Gramofonun icadı

Yazan: admin | icatlar | Pazartesi 7 Haziran 2010 12:50

İğne, plâk üzerinde dolandıkça, oyukların girinti ve çıkıntısına göre meydana gelen titreşimler, iğnenin bağlı bulunduğu diyagrama yansır, titreşimleri, diyagram ve kutusu yardımı ile büyütülerek aksettirilmiş olur.

Makinenin karşısında yapılan bir konuşma ya da söylenen bir şarkı, havayı titreştirir, hava da diyagramda titreşimler meydana getirir. Bunun sonucu olarak, diyagrama bağlı olan iğnede de titreşmeler olur. iğne, titreşerek, dönmekte olan balmumu kalıbı üzerinde, titreşme durumuma göre inişli çıkışlı çizgiler çizer. Böylece, bir kalıp elde edilmiş olunur. Bu kalıptan nikel kalıplar çıkarılır. Sonra da bu nikel kalıptan, bildiğimiz plâkları çoğaltılır.

Plaklar üzerine tespit edilmiş olan esasları tekrarlamaya yarayan alet. Gramafon iki bölümden ibarettir: Plâk ve .

Makine, plâğın devamlı olarak ve aynı hızda dönmesini sağlayan bir ile, sesi yansıtan bir bölümden ibarettir. , zemberek ya da çalıştırılabilir. Her iki şekilde de dakikada ortalama olarak 78 devir yapılır. çalışan gramafonlara pikap adı verilir.

Plâk, gomalaka ve mumlu maddelerle (son yıllarda plâstik maddelerle) yapılan bir disktir.İki yüzünde şeklinde oyuklar vardır. Bu oyuklar, girintili çıkıntılıdır, özel olarak yapılmış olan gramafon iğnesi, bu oyuklar arasında dolaşırken, meydana gelen titreşimler, plâğa alınan sesin tekrar duyulmasını sağlar.

Plâk nasıl doldurulur?

Gramafon 1877 yılında tarafından edilmiş olan fonografın geliştirilmiş şeklidir.

Balmumundan yapılmış düz ve daire biçimli kalıplar, gramafona benzeyen bir makineye konur. Bu makine, balmumundan kalıbı, belli bir hızla döndürür. Kalıbın üzerine bir iğne konmuştur. Bu iğ ne bir diyaframa bağlıdır.

İlk müzik çalar kutusu. Günümüzde hala dinlenmektedir.Ancak bu bilindiÄŸi gibi EDİSON’un icadı deÄŸildir.Gramafon EDİSON’dan yaklaşık 50 sene öncesinde dedesi tarafından tasarlanmıştır.!

Gramofon bir yuvarlak ince taş plak ile, ise bir silindir ile çalışır. Fonografı ilk tasarlayanlardan biri ünlü Edison dir. İlk müzik çalar kutusu. Günümüzde hala dinlenmektedir.

Gramofon (eski fone, “ses” ve grammein, “yazmak”) veya fonograf kelimelerinden kaynaklanıyor. Bu makine ile ses ve müzik kayıtı veya dinleme olanakları bulunmaktadır. Ilk patenti , 29 Eylül 1887 Alman adamı tarafından alındı.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Gramofon

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Fonograf nedir

Yazan: admin | icatlar | Salı 16 Mart 2010 18:31

1877 yılında tarafından edilmiş olan fonografın geliştirilmiş şeklidir.

Plâk nasıl doldurulur?

, plâğın devamlı olarak ve aynı hızda dönmesini sağlayan bir ile, sesi yansıtan bir bölümden ibarettir. , zemberek ya da çalıştırılabilir. Her iki şekilde de dakikada ortalama olarak 78 devir yapılır. çalışan gramafonlara pikap adı verilir.

Balmumundan yapılmış düz ve daire biçimli kalıplar, gramafona benzeyen bir makineye konur. Bu makine, balmumundan kalıbı, belli bir hızla döndürür. Kalıbın üzerine bir iğne konmuştur. Bu iğ ne bir diyaframa bağlıdır.

İğne, plâk üzerinde dolandıkça, oyukların girinti ve çıkıntısına göre meydana gelen titreşimler, iğnenin bağlı bulunduğu diyagrama yansır, titreşimleri, diyagram ve kutusu yardımı ile büyütülerek aksettirilmiş olur.

Gramofon (eski fone, “ses” ve grammein, “yazmak”) veya kelimelerinden kaynaklanıyor. Bu makine ile ses ve müzik kayıtı veya dinleme olanakları bulunmaktadır. Ilk patenti , 29 Eylül 1887 Alman adamı tarafından alındı.

Plâk, gomalaka ve mumlu maddelerle (son yıllarda plâstik maddelerle) yapılan bir disktir.İki yüzünde şeklinde oyuklar vardır. Bu oyuklar, girintili çıkıntılıdır, özel olarak yapılmış olan gramafon iğnesi, bu oyuklar arasında dolaşırken, meydana gelen titreşimler, plâğa alınan sesin tekrar duyulmasını sağlar.

Gramofon bir yuvarlak ince taş plak ile, fonograf ise bir silindir ile çalışır. Fonografı ilk tasarlayanlardan biri ünlü Edison dir. İlk müzik çalar kutusu. Günümüzde hala dinlenmektedir.

Plaklar üzerine tespit edilmiş olan esasları tekrarlamaya yarayan alet. Gramafon iki bölümden ibarettir: Plâk ve makine.

Makinenin karşısında yapılan bir konuşma ya da söylenen bir şarkı, havayı titreştirir, hava da diyagramda titreşimler meydana getirir. Bunun sonucu olarak, diyagrama bağlı olan iğnede de titreşmeler olur. iğne, titreşerek, dönmekte olan balmumu kalıbı üzerinde, titreşme durumuma göre inişli çıkışlı çizgiler çizer. Böylece, bir kalıp elde edilmiş olunur. Bu kalıptan nikel kalıplar çıkarılır. Sonra da bu nikel kalıptan, bildiğimiz gramafon plâkları çoğaltılır.

İlk müzik çalar kutusu. Günümüzde hala dinlenmektedir.Ancak bu bilindiÄŸi gibi EDİSON’un icadı deÄŸildir.Gramafon EDİSON’dan yaklaşık 50 sene öncesinde dedesi tarafından tasarlanmıştır.!

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Fonograf

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

bakır

Yazan: admin | buluÅŸlar | Pazartesi 22 Åžubat 2010 14:50

Malahit minerali.Bir bakır külçesi.İndirgenme elektrolizinde satılabilir kalitede katodik bakır üretimi elektrolitteki bakır deriÅŸimi litresinde 15 g civarına ininceye kadar mümkündür. 15 g’dan 8 g’a kadar olan deriÅŸimlerde yine satılabilir fakat toz veya sünger halde bakır üretilebilmektedir. Bu satılabilirlik sünger bakırın anot fırınında iÅŸleneceÄŸi açısından geçerlidir.Bu deÄŸer en az indirgenecek iyonun EMK deÄŸerine eÅŸittir.Bakır (Cu)Kuprit minerali.Bir elektroliz olayında kullanılan enerjisi ile yapılan kimyasal iÅŸ arasındaki iliÅŸkiler Kanunu ile belirlenir.Bir elektrolit ile temas halinde bulunan elektrotlara dışardan bir elektromotor kuvvet uygulayarak kimyasal bir reaksiyonunOhm kanunu gereÄŸince kablo baÄŸlantılarında ve elektrot-kablo temas noktalarında, sistemden geçen miktarı ile doÄŸru orantılı olarak ortaya çıkar, bu potansiyel düşüşlerine yol açar. Elektroliz sırasında ulaşılması gereken hücre potansiyeli bunların toplamına eÅŸittir.Oksitli bakır cevherlerin doÄŸrudan, diÄŸerlerinin bir ön iÅŸlemden sonra veya bakteriler yardımıyla çözümlendirilmesi sonucu deÄŸiÅŸen derisimlerde elde edilen sülfatlı çözeltilerden bakırın kazanılmasında uygulanan yöntemlerden bir tanesi de indirgenme elektrolizidir. indirgenme elektrolizinde katot ve anot reaksiyonu ise ÅŸu ÅŸekildedir:Azurit minerali.=== Kalkopirit ===–85.105.100.114 17:13, 11 Åžubat 2010 (UTC)sdvgKOGOFF.fefif
İnsanların normal beslenme rejimi her gün 2-5 mg arasında bakır gerektirir. Kalıtımsal protein seruloplazmin (Kan plazmasında bulunan protein) eksikliÄŸi aÅŸağı yukarı bütün dokularda, özellikle beyin ve karaciÄŸerde bakır miktarının artmasıyla birlikte geliÅŸir.Kimyasal formülü 2CuCO3·Cu(OH)2. Bazik bir bakır karbonat olup malahit kadar fazla bulunmaz. Kendine has lacivert renginden dolayı bu anlama gelen azurit adı verilmiÅŸtir.Anot ve katot polarizasyon toplamına parçalanma voltajı da denir. DiÄŸer bir deyiÅŸle elektrolizin gerçekleÅŸmesi için sisteme verilmesi gereken en düşük potansiyel deÄŸeridir.Rafinasyon ve indirgenme elektrolizleri arasındaki temel fark anot tepkimeleridir. Rafinasyon elektrolizinde anot olarak kullanılan malzeme oksitlenip çözeltiye geçerken, indirgenme elektrolizinde çözünmeyen anotlar kullanılır. Çözünmeyen anotların indirgenme elektrolizindeki görevi iletkenliÄŸi saÄŸlamaktır ve yüzeyinde oksijen çıkışı meydana gelir.Voltaj arttıkça akım yoÄŸunluÄŸu da artmakta fakat belli bir noktadan sonra voltajın artması akım yoÄŸunluÄŸunda hiçbir deÄŸiÅŸikliÄŸe sebep olmamaktadır ve bu akım deÄŸerine limit akım denmektedir. Limit akım uygulanabilecek maksimum akımdır. Genellikle limit akımın üçte biri deÄŸerinde çalışılmaktadır. Rafinasyon elektrolizinde aynı bir çözeltiye temas halinde olan aynı bir hem anotta hem katotta bulunduÄŸundan, hücrenin elektromotor kuvveti pratik olarak sıfırdır, yani potansiyel farkı oluÅŸmaz. Elektroliz sırasında indirgenecek iyonlarının çözeltinin iç taraflarından katot yüzeyine gelmeleri difüzyon, konveksiyon ve migrasyon yolu ile gerçekleÅŸir. Katotun hemen yakınında iyonlarınca fakirleÅŸmiÅŸ bir bölge oluÅŸur. Buna “difüzyon tabakası” (Nernst diffusion layer) denmektedir. Bu tabaka kalınlığı elektrolizdeki akım ÅŸiddetine baÄŸlı olmay:)ıp, hücre potansiyelini arttırmak suretiyle akım yükseltildiÄŸinde faz sınırındaki deriÅŸim düşmektedir.bunu yazaan tosun okuyana kosun.xDElektroliz iÅŸleminde meydana gelen olaylar anodik ve katodik tepkimeler olup bunlar anotta yükseltgenme (oksidasyon), katotta ise indirgenme (redüksiyon) ÅŸeklindedir. Genel olarak üç çeÅŸit elektroliz vardır. Bunlar rafinasyon, indirgenme ve ergimiÅŸ tuz elektrolizidir. Rafinasyon elektrolizi çözünebilir anotlarla yapılan elektroliz iÅŸlemine en güzel örnektir. Rafinasyon elektrolizinde anot ve katot aynı metalden oluÅŸtukları için parçalanma voltajı teorik olarak sıfırdır. Uygulanan hücre voltajı bu nedenle sadece elektrolitin direncinin biraz üstünde olmalıdır. Rafinasyon elektrolizini tarif edecek toplam bir reaksiyon anlamsızdır.Bakırın önemi, baÅŸlıca üç nedenden kaynaklanmaktadır:–85.105.100.114 17:13, 11 Åžubat 2010 (UTC)== Bakır mineralleri == Bakır endüstriyel öneme sahip pek çok mineralin önemli bir bileÅŸenidir. Dünya bakır üretiminde kullanılan minerallerin yaklaşık %50 sini kalkozit (İng. chalcocite) (Cu2S), %25′ini kalkopirit (İng. chalcopyrite) (CuFeS2), %3′ünü enargit (İng. enargite) (Cu3AsS4), %1′ini diÄŸer sülfür mineralleri, %6-7 sini nabit (doÄŸal) bakır ve %15′ini de oksit mineralleri oluÅŸturur.elektrot dışında elektronlar anottan katota elektrolit içinde ise katottan anota doÄŸru akarlar. Devreye akım verildiÄŸinde çözeltideki negatif yükler pozitif kutup olan anota, pozitif yükler ise negatif kutup olan katoda yönelirler. Bunu yazan tosun okuyana kosun.Kimyasal formülü CuFeS2 dir. (Açık yazılımı: Cu2S·Fe2S3). CoÄŸrafi bakımdan en yaygın mineral olup hemen hemen her bakır cevher yatağında bulunur. Pirinç sarısı renkte, metalik görünüşte ve yeÅŸilimsi siyah çizgiler halinde kitle ÅŸeklinde bulunur. Kalkopiritin, bornit, demirli kuprit ve pirit ile birlikte diÄŸer sekonder bakır minerallerinin orijinal yapısını oluÅŸturduÄŸu kabul edilmektedir. Mineralin teorik yapısında %34,6 Cu olmakla birlikte cevherdeki Cu miktarı %0,5 ve daha aÅŸağıya düşebilmektedir. Halen Kanada’da %0,06 tenörlü 3×109 ton rezervli bir bakır madeninin ekonomik olarak çalıştırılması için çalışmalar yapılmaktadır. DoÄŸal olarak, cevherde bulunan diÄŸer metaller de kıymetlendirilmek suretiyle bu çalışma ekonomik olabilmektedir.Enargit minerali.Parçalanma Voltajı, elektrolizin gerçekleÅŸebilmesi için, yani örneÄŸin bakır iyonlarının katodda toplanabilmesi için gereken en düşük potansiyeldir ve anotla kato polarizasyonlarının toplamına eÅŸittir.KurÅŸun direkt olarak çözünmeyen PbSO4 oluÅŸturarak anot yüzeyinde kalır. Anot bakırı fazla miktarda kurÅŸun içerirse oluÅŸan PbSO4 yüzeyi tamamen kaplayarak anodun pasifleÅŸmesine neden olur.Bornit minerali.
Kalkopirit minerali.Termodinamik hücre potansiyelinin uygulanması ile bir elektroliz iÅŸleminin gerçekleÅŸmeyeceÄŸi sisteme bazı fazla voltajların da verilmesi gerektiÄŸi yukarıdaki açıklamalarda belirtilmiÅŸtir. Bu fazla voltajlara ilaveten devredeki dirençleri aÅŸabilecek ilave voltaja da ihtiyaç vardır. Bu dirençlerin başında anot -katot arasındaki elektrolitin direnci gelir. Elektrolitin direnci R, akım I olarak alınırsa Ohm kanunu gereÄŸince uygulanacak potansiyel I*R büyüklüğündedir. Elektroliz esnasında ulaşılması gereken hücre voltajı, tüm fazla voltajlar, parçalanma voltajı ve dirençten kaynaklanan potansiyel düşüşlerin toplamına eÅŸittir.Bakır (Ingilizce copper, Almanca Kupfer, Fransızca cuivre), 1B geçiÅŸ grubu elementi. Bakıra tarihte ilk defa Kıbrıs’ta rastlandığından tüm dillerdeki isimlerinin Cyprium kelimesinden türediÄŸi tahmin edilmektedir. Simyacılar tarafından Venüs aynası ile gösterilmiÅŸtir.Kimyasal formülü CuCO3·(OH)2. En çok rastlanılan bakır oksit mineralidir. Büyük kitleler halinde bulunduÄŸunda sadece cevher olarak deÄŸil, aynı zamanda yarı mücevher olarak kuyumculukta, süs eÅŸyası imalinde de kullanılmaktadır. Güzel yeÅŸil bir rengi vardır.Dördüncü grupta yer alan metallerden Se ve Te’ün Cu2S ve Cu2Te halinde anot bakırında bulunduÄŸu ve çözünmeden direkt anot çamuruna geçtiÄŸi kabul edilir. Kalay ise bakırla intermetalik bileÅŸik olmasına raÄŸmen tamamen çözünür, ancak CuSO4’lı çözeltilerde çözünürlüğü çok az olduÄŸundan aÅŸağıdaki tepkime uyarınca hidroliz olarak anot çamuruna geçer:Bakır, çeÅŸitli Bakır, çeÅŸitli piro, hidro ve elektrometalurjik metotların kullanılmasıyla cevherlerinden saf olarak üretilmektedir. Pirometalurjik metotlar, sülfürlü, oksitli ve nabit bakır cevherlerine, hidrometalurjik metotlar ise düşük tenörlü oksitli bakır cevherlerine uygulanır. Elektrometalurji metotları da yukarıdaki yöntemlerin son kademesi olarak her ikisine de uygulanır. Böylece, pirometalurji metotlarıyla elde edilen saf olmayan bakır, elektrolitik arıtmaya tabi tutularak saf katot bakıra çevrilir. Benzer ÅŸekilde hidrometalurjik yollarla sulu çözeltiye alınan bakır, elektrokazanım yoluyla katotta saf olarak toplanabilmektedir. Dünya bakır üretiminin %80’i sülfürlü cevherlerden yapılır.Åžu ÅŸekilde sınıflandırılmaktadır:Kalkozit minerali.Askorbit asit, oksidaz, tirosinaz, laktoz ve monoamin oksidaz gibi yükseltgeyici enzimlerin bir parçası olarak birçok bitki ve hayvanda çok az miktarda bulunan bakır, bunların saÄŸlıklı yaÅŸamı için gereklidir. Bakır, bu proteinlerde, oksijen, kükürt ya da azot atomları içeren baÄŸlanma bölgelerinde sıkıca baÄŸlanır.Anotta oluÅŸan bir kısım bakır iyonları disproporsiyonlaşır. Burada oluÅŸan bakır toz halinde anot yüzeyinde ve yüzeyden ayrılarak banyonun dibinde anot çamurunda birikir. Pb, Sn, Sb ve Bi anodik olarak çözünürler fakat elektrolit içinde oluÅŸturdukları bileÅŸikler nedeniyle ÅŸlam ÅŸeklinde yüzerler ve mekanik olarak katot kirliliÄŸi yaratabilirlerse de genelde çökerler ve anot çamuru içinde birikirler. Anodik olarak çözümlendirilemeyen Au, Ag, ve Pt gibi elementler anodun yenilmesine paralel olarak anottan ayrılıp banyo dibine inerler ve burada anot çamuru içinde birikirler. Ortalama olarak Au, Ag, Se, Te ve Pb %98 oranında, Sb %60 civarında anot çamuruna geçer. Anot bileÅŸimindeki nikelin %5’i çözünmez ve bakır-nikel karışık kristali halinde anot çamuruna geçer. Aynı ÅŸekilde 3 Cu2O·4NiO·Sb2O5‘de büyük oranda çözünmeden anot çamuruna gider. Üçüncü grup metaller de bakırla karışık kristal halinde bulunurlar ve anodik çözünme potansiyeli bakıra yakındır. Ancak bu metaller çözünseler bile daha sonra sementasyon sonucu anot çamuruna giderler. ÖrneÄŸin, gümüş:Bir elektroliz olayında elektrolizin hangi ÅŸartlarda nasıl gerçekleÅŸeceÄŸi, hangi tip anot ve katotlara nasıl tepki vereceÄŸi, uygun sıcaklık, akım ÅŸiddeti ve gerilim deÄŸerlerinin neler olacağı bazı parametrelere baÄŸlıdır. Bu parametrelerden bir tanesi polarizasyondur. Elektrolizi gerçekleÅŸtirmek için gerekli olan potansiyel teorik olandan daha yüksek olmak zorundadır. Teorik deÄŸer ile pratikte uygulanan deÄŸer arsındaki fark fazla voltaj adını alır. Elektrolizde katotta indirgenmeyi gerçekleÅŸtirmek için bu fazla voltaj deÄŸerlerini aÅŸmak gerekir ve sisteme verilmesi gereken fazla voltajların tümü polarizasyon adını alır.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Bak%C4%B1r

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

buhar makinesi

Yazan: admin | icatlar | Pazartesi 22 Åžubat 2010 14:50

, buharın içinde var olan ısı enerjisini, mekanik enerjiye dönüştüren bir dıştan yanmalı motordur. Buhar makineleri, lokomotifler, buharlı gemiler, pompalar, buharlı traktörler ve endüstriyel devreler olabilir.1764 yılında bozulan Newcomen makinalarından biri onarılması için İskoçyalı mühendis James Watt’a verildi. [3] Makinayı onaran watt aynı zamanda randımanı düşük bu makineyi geliÅŸtirmek de istedi. Arkadaşı İskoç kimyacı Joseph Black’tan gizli ısıyı [4] öğrenmiÅŸ olan Watt aynı odayı sürekli ısıtıp soÄŸutmanın ne kadar israflı bir ÅŸey olduÄŸunu anladı ve aklına iki oda yapmak fikri geldi. Biri sürekli sıcak, diÄŸeri de sürekli soÄŸuk tutulacaktı. Buhar iÅŸini yaparken sıcak odada bulunacaktı ve su haline getirilmesi gerektiÄŸinde supaplar sistemiyle soÄŸuk odaya alınacaktı.1712 ‘de İngiliz mühendis Thomas Newcomen (1663-1729) yeni bir tür buhar makinesi geliÅŸtirdi. Bu makinenin Savery Makinesinden avantajı pistonun bir yardımıyla tahterevalli benzeri bir tür kaldıraca tutturulmuÅŸ olmasıydı. Bu kaldıracın diÄŸer ucu ise bir tür tulumbaya baÄŸlanmıştı. Piston silindirin en üst noktasında iken silindirin içine gönderilen soÄŸuk su buharı yoÄŸunlaÅŸtırıyordu. Böylece atmosferik basınç pistona aÅŸağıya doÄŸru kuvvet uyguladığı anda su madenden yükseliyordu. Buhar pistona dolunca bu çevrim tekrar ediyordu. Ayrıca daha az tehlikeliydi. Yine de makine istenilen verime ulaÅŸamamış ve yakıt tüketimi azalmamıştı.Bilinen ilk buhar makinesi diyebileceÄŸimiz örnek Mısırlı mühendis Heron’nun birinci yüzyılda 50 yıllarına doÄŸru Mısır İskenderiye’de uçları birbirlerine göre zıt yönleri gösteren iki eÄŸik tüpün yerleÅŸtirildiÄŸi oyuk bir küreden yaptığı türbin’dir. Kürede su kaynatıldığında buhar borulardan dışarı çıkmakta günümüzde etki tepki kanunu dediÄŸimiz ÅŸeyin sonucunda kürenin dönmesine yol açmakta idi. Hero buharlı bir türbin ya da motor icat etmesine raÄŸmen toplumda bir etki yaratmadığından bunu motor aygıtının icadı olarak görülmemektedir1884 yılında İngiliz mühendis Charles Algernon Parsons (1854-1931) ilk baÅŸarılı buhar türbinini yapmıştır. [5] Bu sayede yüksek hızlı gemi yapımı kolaylaÅŸmış. Jeneratörlerin de kullanılması kolaylaÅŸmıştır.İlk buharlı motorların gemilerde kullanılmasından sonra 1804 yılında Richard Trevithick bir vagonun ÅŸasesi üzerine sabit bir buhar motoru yerleÅŸtirerek dünyanın ilk buharlı lokomotifini üretti. Yaptığı özel yolda lokomotifini hareket ettirerek gösteri düzenlemiÅŸ fakat bundan ticari bir kazanç elde edememiÅŸtir. [12]1787 yılına kadar buharlı motorlar sadece su pompalarını ve tekstil makinalarını çalıştırmak için kullanılmıştı. 22 AÄŸustos 1787 yılında ise John Fitch (1743-1798) ilk vapuru Delaware Nehri’ne indirmiÅŸtir.[6] Bir süre Philaderphia ile Trenton arasında düzenli vapur yolculuÄŸu yapılmasını saÄŸlamıştır.Fakat Fitch ticari anlamda baÅŸarı kazanamamıştır. 1807 yılına gelindiÄŸinde ise yine Amerikalı mucit olan Robert Fulton saatte 8 km hızla giden adını Clermont koyduÄŸu kırk uzunluÄŸundaki vapurları Hudson Nehri’nde iÅŸletmeye baÅŸladı. [7] Bu sefer Fitch’in tersine ticari baÅŸarı kazanıldığından Fulton vapuların mucidi kabul edilmektedir. 1809 yılında ise Moses Rogers komutası altındaki Phoenix okyonusa açılan ilk buharlı vapur oldu. [8]1811 yılında Mississippi Nehri üzerinde iÅŸleyen ilk gemi New Orleans faaliyete geçti. [9]Buhar makinasının verimini inceleyen ilk kiÅŸi Fransız fizikçi Nicolas Leonard Sadi Carnot’tur (1796-1832) 1824 yılında yayımladığı AteÅŸin Tahrik Kuvveti Üzerine isimli kitabında buhar makinasının maksimum veriminin en sıcak halindeki buhar ile en soÄŸuk halindeki suyun sıcaklığı arasındaki farka baÄŸlı olduÄŸunu gösterdi. Carnot ısı ve iÅŸin birbirlerine dönüşmesi yolunu ilk olarak ele alan kiÅŸi olduÄŸundan Termodinamik biliminin kurucusu kabul edilmektedir.Bilinen ilk örnek Fransız mühendis Nicolas Joseph Cugnot tarafından yapılan Fardier’dir. Nicholas Joseph Cugnot küçük ölçekte yaptığı iki kazanlı Newcomen makinesini üç tekerlekli bir arabaya yükleyerek 1769 yılında deneme yapmıştır. Fakat buharlaÅŸma yoluyla azalan kazan suyunu yenileyecek bir sistem olmadığından araç 15 dakikada bir durmak ve su ikmali yapıp suyun kaynamasını beklemek gerekmekteydi.Bir buhar makinesi basınç altında buhar üretmek için suyu kaynatacak bir kazana ihtiyaç duyar. Herhangi bir ısı kaynağı kullanılabilir, fakat genelde odun, kömür veya petrol türevi yakıtların yakılmasından elde edilen ateÅŸ kullanılır. [1]Buhar gücünün Heron tarafından uygulamasından sonra 1679 yılında ilk faydalı uygulama Fransız fizikçi Denis Papin ‘den (1647-1712) geldi. İçinde suyun kaynadığı ve biriken buharın suyun kaynama noktasını yükselttiÄŸi sıkıca kapanan bir kapağı olan icat edilmiÅŸti. Papin’in dikkat ettiÄŸi ÅŸey daha yüksek ısıda kemikler yumuÅŸuyor ve et daha çabuk piÅŸiyordu. Tencereye buhar basıncının çok yükselmesine karşın bir de güvenlik vanası eklenmiÅŸti.1825 yılına gelindiÄŸinde ise İngiliz mucit George Stephenson geliÅŸtirilmiÅŸ buharlı motorlardan faydalanarak ilk buharlı denebilecek ve adına Rocket dediÄŸi aracı yaptı.Çalışma prensibi ise, buhar kazanından gelen buhar odacığa dolar. Odacık buhar ile doluyken üzerine soÄŸuk su döküldüğünde suya donüşen buhar vakum yaratır böylece odacıktaki su seviyesi yükselir. Vana yardımıyla odaya buhar dolduÄŸunda iÅŸ yapılmış olur yani madenden su çekilmiÅŸ olur. Bu makinede vanalar insan gücüyle sırayla kapatılıp açılması gerekmektedir.James Watt’ın geliÅŸtirmesine raÄŸmen buhar makinalarının verimi halen %7 civarında idi kalan %93 boÅŸa giden ısı olarak kayboluyordu.Buhar makineleri iki ana baÅŸlıkta sınıflandırılabilir.Çalışma prensibi olarak, ısı enerjisini alan su buharlaÅŸarak geniÅŸler ve bir odacığa alınır, odacık soÄŸutulduÄŸunda sıvı hale geçen buhar vakum yaratır böylece mekanizmaların hareket alması ile mekanik enerjiye yani iÅŸe dönüşür.Okyanusu aÅŸan ilk gemi ise 1819 yılında Georgia Savannah’tan İngiltere’deki Liverpool’a beÅŸbuçuk haftada ulaÅŸan Savannah isimli gemi oldu. YolculuÄŸun büyük kısmı yelkenlerin açılması ile bitirildiÄŸinden aslında buharlı gemi sayılmazdı. [10]Watt 1781 yılına gelindiÄŸinde makinasını iyice geliÅŸtirmiÅŸ ve pistonun ileri geri hareketini ustalıkla bir tekerleÄŸin dönme hareketine çeviren mekanik aletleride icat etmiÅŸti. Watt’ın makine tarihi ve makine mühendisliÄŸine katkıları çok büyük önem taşır.1827 yılında Türbinlerin ve gemi pervanesinin keÅŸfedilmesi sonucu , pervanenin yan çarktan daha etkili olduÄŸu anlaşıldı ve gemi teknolojisi hızla geliÅŸti [11]1698 yılında, İngiliz mühendis Thomas Savery (1650-1715), ilk ticari olarak satılan buhar makinesini yapmıştır. Bu makine maden ocağından suyu dışarı atmak amacıyla kullanılmıştır. Madencinin Arkadaşı olarak tanınmaktaydı.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Buhar_makinesi

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Benjamin Franklin

Yazan: admin | Mucitler | Çarşamba 17 Şubat 2010 12:14

Benjamin Franklin, (d. 17 1706, Boston – ö. 17 Nisan 1790[1], Philadelphia ABD’li yayımcı, yazar, mucit, felsefeci, adamı, siyasetçi ve diplomattır. On yedi çocuklu bir sabun ve imalatçısının onuncu oÄŸluydu. Bir adamı olarak aydınlanmada yaptığı buluÅŸlar ve teoriler önemliydi. Franklin ve teknoloji konusunda yaptığı önemli deneyler ile uluslararası ün kazandı.On yaşında okulu bıraktı. 12 yaşındayken basımevi yöneten ve liberal bir yayınlayan aÄŸabeyi James’ın yanına çırak olarak girdi. Basımcılık mesleÄŸini öğrendi ve edebiyat çalışmalarına baÅŸladı. 1730′da Philadelphia’da bir basımevi ve kurdu. Poor Richard’s Almanac’ı (Fakir Richard’ın Almanak’ı) yayınlamaya baÅŸladı:1732­-1757 yılları arasında yönetmenliÄŸini yaptığı Almanac’da Richard Sounders imzasıyla yazılar yazdı. Siyaset, felsefe, bilim, iÅŸ iliÅŸkileri gibi konuların tartışıldığı Junto adlı bir kulüp; kütüphane, hastane ve yangına karşı sigorta ÅŸirketi kurdu. Basımevlerini çoÄŸalttı.Franklin 1736′da Philadelphia meclis sekreteri oldu ve siyasete atıldı. 1750′de Pensilvanya meclisine seçildi, arazi vergisine karşı olan büyük ailelerle mücadele etti. İngiliz Amerikası postalarının genel müdürlüğüne getirildi. Posta servisinde çeÅŸitli düzenlemeler yaptı. Özellikle olaylarıyla ilgili araÅŸtırmalar yapan Franklin, elektrik yüklerindeki artı ve eksi uçlarını keÅŸfetti ve elektrik yükünün korunumu ilkesini ortaya attı. Fırtınalı bir havada uçurtma uçurarak gerçekleÅŸtirdiÄŸi deneyi sonunda ÅŸimÅŸeÄŸin elektriksel bir olay olduÄŸunu keÅŸfetti[2]. Elektrikten etkilenmeleri sebebiyle kendisinin kurtulmasına raÄŸmen iki yardımcısının öldüğü bu deneyden yola çıkarak ’i keÅŸfetti, ışığından daha fazla yararlanmak için uygulamasını baÅŸlattı.1757′de Kuzey Amerika Sömürgeler isyanının baÅŸlangıcında sömürgelerde yaÅŸayanlar Franklin’i, ÅŸikayetlerini Londra’ya iletmekle; 1765′te de damga resmi kanununa karşı itirazları Lord Grenville’e bildirmekle görevlendirdi. 1772′de Massachusetts Valisi Hutchinson’un sömürge halkına karşı hakaretlerle dolu mektuplarını ele geçirerek yayınladı. Sömürge halkı karşısındaki itibarı arttı. Amerikan Kongresine milletvekili seçildi. 1776′da Jefferson ve John Adams ile birlikte bağımsızlık bildirgesini hazırladı. Eylül 1776′da kongre, ekonomik ve askeri yardım istemek üzere aralarında Franklin‘in de bulunduÄŸu üç kiÅŸilik bir komisyonu Fransa’ya gönderdi. Franklin, dışiÅŸleri bakanı Gravier ile görüşmelerinde çok baÅŸarılı oldu. 1775-1783 Amerikan Bağımsızlık Savaşı sonunda İngiltere ile barış görüşmelerini sürdürmek üzere seçilen diplomatlardan birisi olarak İngiltere’ye gitti. İngiltere ile barış antlaÅŸmasının imzalanmasından sonra 1785′te Amerika’ya döndü. 1787′de Philadelphia Anayasa Kurultayının çalışmalarına katıldı. Bir müddet sonra da öldü.Franklin’in müthiÅŸ buluÅŸları oldu. Bunlar; yıldırımsavar (paratoner), bardak Armonica, Franklin sobası, bifokal gözlük, ve esnek idrar katetederdi.Posta müdürü yardımcısı olarak, Franklin Kuzey Atlantik Okyanusu’na ilgi duydu. Franklin 1768 yılında posta iÅŸleri için ortalama bir tüccar gemisi aldı ve uzun İngiltere’den New York’a ulaÅŸmak için paketlerin birkaç hafta zamanı vardı. Newport’a, Rhode Island’a ulaÅŸabildi.Yani paketleri yerine ulaÅŸtırabilmiÅŸti.Franklin, ve gitar çalabilen bir kiÅŸiydi. Kendi icat ettiÄŸi Cam Armonica’yı ve birçok onun geliÅŸtirilmiÅŸ sürümlerini çalardı. Bu Avrupa’daki yerlerini buldu.[5]Franklin, satranca büyük ilgi duyan biriydi. Çok iyi bir oyuncusu idi.. Onun oynaması üzerine Amerikan Colombian Dergisi, Franklin’in ABD’de 2. bilen kiÅŸi olduÄŸu yazmıştı.[6] Franklin’in ABD’de beÄŸenilen bir satranç oyuncusu olarak 1999 yılında ün salonu oldu[6].Franklin, 1736 yılında Amerika’nın ilk gönüllü yangın ÅŸirketlerini kurdu. Franklin, kamu iÅŸleri için gittikçe daha fazla endiÅŸe etmeye baÅŸladı. 1743 yılında 4. Akademisi’ni açtı. 13 Kasım 1749′da Franklin akademi baÅŸkanlığına atandı. Franklin, siyasete dahildi ve hızla geliÅŸmiÅŸti. Hep barışçıl olmuÅŸtur.Franklin, 17 Nisan 1790 tarihinde, 84 yaşında hayatını kaybetti. Onun cenazesine yaklaşık 20.000 kiÅŸi katıldı. Onun ölümü Benjamin Franklin of Dr. John Jones ve hesabından aktardığı kitapta açıklanmıştır:Ne zaman aÄŸrı ve nefes alma zorluÄŸu tamamen baÅŸlasa ve AkciÄŸerlerinde bir imposthume, aniden tüm umutlarını ve gururunu kaybetti ve önemli bir miktar o gücü vardı ama solunum organları yavaÅŸ yavaÅŸ baskı gördü ve baÅŸarısız oldu.(17 Nisan, 1790), tarihinde gece usulca, seksen dört yıl ve üç aylık uzun ve faydalı ömrü bitti.[7]“The Princess and the Patriot: Ekaterina Dashkova , Benjamin Franklin and the Age of Enlightenment” sergisi Åžubat 2006′da baÅŸlayıp Aralık 2006′da bitti. Benjamin Franklin ve Dashkova yalnızca bir kez, Paris’te 1781 yılında bir araya geldi. Franklin 75 ve Dashkova 37 yaşında idi. Franklin ve tek kadın Amerikan Felsefi Toplumu’na katılan ilk kadın olması için Dashkova’yı davet etti. Daha sonra, Dashkova’yı Rus Bilimler Akademisi’ne ilk üye yaptı.Houston, Alan, ed. Franklin: The Autobiography and other Writings on Politics, Economics, and Virtue. Cambridge U. Press, 2004. 371 pp. Ketcham, Ralph, ed. The Political Thought of Benjamin Franklin. (1965, reprinted 2003). 459 pp.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Benjamin_Franklin

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

kapasitör

Yazan: admin | icatlar | Pazar 14 Åžubat 2010 12:54

Kondansatör, elektronların kutuplanarak elektriksel yükü elektrik alanın içerisinde depolayabilme özelliklerinden faydalanılarak, bir yalıtkan malzemenin iki metal tabaka arasına yerleÅŸtirilmesiyle oluÅŸturulan temel elektrik ve elektronik devre elemanıdır. Piyasada kapasite, kapasitör, sığaç gibi isimlerle anılan kondansatörler, 18. yüzyılda icat edilip geliÅŸtirilmeye baÅŸlanmış ve günümüzde teknolojinin ilerlemesinde büyük önemi olan elektrik – elektronik dallarının en vazgeçilmez unsurlarından biri olmuÅŸtur. Elektrik yükü depolama, reaktif güç kontrolü, bilgi kaybı engelleme, AC/DC arasında dönüşüm yapmada kullanılırlar ve tüm entegre elektronik devrelerin vazgeçilmez elemanıdırlar.

Kondansatörlerin karakteristikleri olarak;

sayılabilir. Bu kriterler göz önünde bulundurulduktan sonra gereksinime uygun olan kondansatör tercih edilir. Kondansatörlerin fiziksel büyüklükleri, çalışma gerilimleri ve depolayabilecekleri yük miktarına bağlıdır. Tasarım açısından ise çeşitlilik boldur, hemen hemen her boyut ve şekilde kondansatör temin edilebilir.

Elektrik konusunun geliÅŸmesi 18. yüzyılda statik (durgun) elektriÄŸin incelenmesiyle baÅŸlamıştır.[1] Statik elektriÄŸin bir ip boyunca iletilebilmesi, elektrik yükünün temasla paylaşılabilmesi ve depolanabilmesi özellikleri araÅŸtırmacı tarafından keÅŸfedilmeye baÅŸlanmıştı. 1745 yılında Ewald von Kleist elektriÄŸi küçük metal bir ÅŸiÅŸede depolamayı baÅŸarmıştı. Ancak kondansatörün asıl geliÅŸmesi, Leiden’de elektrik üzerinde deneyler yapan Pieter van Musschenbroek’in çalışmaları sonucu gerçekleÅŸmiÅŸti. Musschenbroek bir rastlantı sonucu Kleist’in çalışmalarını doÄŸrular nitelikte sonuçlara eriÅŸti. Musschenbroek içi ve dışı metalle kaplı cam bir ÅŸiÅŸe tasarladı. ÅžiÅŸenin bir kısmı suyla doldurulmuÅŸ ve aÄŸzı hava – sıvı geçirmeyecek ÅŸekilde bir mantarla tıkanmıştı. Mantarın ortasından bir iletken bir ucu ÅŸiÅŸe dışında bir ucu suyun içinde olacak ÅŸekilde yerleÅŸtirilmiÅŸti. İletkene statik elektrik üretici temas ettiÄŸinde Leiden ÅŸiÅŸesi yük depolamakta, elektriÄŸi ileten baÅŸka bir malzeme temas ettiÄŸinde boÅŸalmaktaydı.[2] Bu ÅŸiÅŸeler aynı zamanda ilk kondansatörlerdi.[1] Öyleki, ÅŸu anda Farad olan kapasite birimi ilk zamanlarda jar (ÅŸiÅŸe) olarak kabul edilmiÅŸti ve bu birim bugün 1 nF kapasiteye tekabül eder.[3]

Denemeler sonucunda metal kaplamalar arasındaki cam inceldikçe yayılan kıvılcımın büyüdüğü gözlendi. Leiden ÅŸiÅŸelerinde depolanan yük büyük deÄŸerler alabiliyordu ve birbirine tellerle baÄŸlanmış Leiden ÅŸiÅŸelerinden boÅŸalan elektriÄŸin hayvanları öldürebileceÄŸi gözlenmiÅŸti.[1] Bu ilginç alet Ewald von Kleist’in keÅŸfi, Pieter van Musschenbroek’in geliÅŸtirmesiyle ortaya çıkmıştır. Amerikalı devlet ve bilimadamı , cam yalıtkanın Leyden ÅŸiÅŸesinden farklı olarak oval deÄŸil düzlemsel olmasının aynı iÅŸlevi gördüğünü bulmuÅŸ, Franklin’in düzlemsel cam yalıtkanlı kondansatörüne Franklin Düzlemleri adı verilmiÅŸtir.[2] Ardından Alessandro Volta ve Nikola Tesla gibi birçok adamı tarafından incelenen kondansatör geliÅŸtirilerek günümüzdeki ÅŸeklini almıştır. Kondansatörler ismini, İtalyanca condensatore kelimesinden alır. Kapasite birimi ise jar’dan sonra, İngiliz bilim adamı Michael Faraday’ın isminden hareketle Farad seçilmiÅŸtir.

Kondansatörlerde temel olarak iki deÄŸiÅŸken, tüketici için seçme olanağı sunar ve kondansatörler arasındaki farkları oluÅŸturur. Bunlar, kondansatörün çalışma – dayanma gerilim deÄŸeri ve depolayabileceÄŸi yük miktarıdır ve bunlar her kondansatörün üzerinde belirtilmiÅŸ olmak zorundadır. Kimi kondansatörlerin üzerinde çalışma deÄŸerleri doÄŸrudan yazılı iken kiminde rakamlar ve renkler kullanılır. Direk deÄŸerleri yazılı olanlar kolay okunmasına karşın, rakam ve renk kodlu olanların okunması belli standartlara baÄŸlıdır.

Rakam kodlarının standartları bir liste şeklinde verilebilir.

Simetrik tolerans ifade eden kodlar

Rakam kodlarından başka, bazı kondansatör çeşitlerinde de renk kodları kullanılır. Özellikle seramik, tantalum ve polyester kondansatörlerde renk kodları yaygındır. Aşağıdaki liste renk kodlarının anlamlarını sıralarken, yandaki resimlerde de çeşitli örnekler görülebilir.

Renk kodları standardı

Harf kodları kondansatörler üzerinde toleransı veya sıcaklık katsayısını belirtmek için kullanılırlar. Tolerans değeri için rakam kodunun yanına bir büyük harf yerleştirilir. Bu harflerin anlamı rakam kodları bölümünde yazmaktadır. Sıcaklık katsayısını belirtmek için ise harflerden oluşan bir dizi kullanılır.

Yalıtkan malzemelerin çoÄŸunda sıcaklıkla kapasite deÄŸiÅŸmemesine raÄŸmen bazı malzemelerde deÄŸiÅŸim olur. Sıcaklık katsayısı, bir malzemenin sıcaklıkla kapasite deÄŸiÅŸimini belirten katsayıdır. İngilizcesi temperature coefficient (tempco) olan bu katsayının birimi \ 1/ ^\circ C‘dir. Uygulamada ise \ ppm 1/ ^\circ C ifadesiyle karşılaşılır. ppm sözcüğü milyonda bir katsayısının ingilizce baÅŸ harflerinden oluÅŸturulmuÅŸtur.

Çoğu yalıtkan malzemenin sıcaklıkla kapasite değişimi eğrisi düz kabul edilebilecek şekildedir. Ancak seramik yalıtkanının kapasitesi sıcaklık değişimine çok duyarlıdır ve büyük değişimler gösterir, öyle ki seramik kondansatörlerin üstünde belirtilen değerler sadece oda sıcaklığında (25 °C ~ 77 °F) geçerlidir. Sıcaklık katsayısı kondansatörlerin üzerinde bir harf dizisi kodla belirtilir ve aşağıdaki liste bu harflerin anlamını belirtir. Yandaki resimde ise bazı sıcaklık katsayısı kodlarının anlamları ve okunuş şekilleri verilmiştir.

Kondansatörleri sınıflandırmanın en çok kullanılan yöntemi yalıtkan maddesine göre sınıflandırmadır. Malzemelerin bağıl yalıtkanlık katsayısı ve delinme gerilimleri yalıtkanlar arasındaki farklılıkları oluşturur ve bunlar kondansatörlerin özelliklerini belirleyip uygulama alanlarındaki çeşitliliği genişletir. Yandaki resimde farklı kondansatörlerin sahip oldukları farklı kapasite ve çalışma gerilim değerleri aralıkları görülmektedir. Aşağıdaki listede ise yalıtkanları farklı olan kondansatörlerin birbirlerine göre farkları sıralanır.

Yalıtkanları farklı olan kondansatörlerin karşılaştırılması

Kimi kondansatörlerin kapasiteleri değiştirilemez ve sabit kapasiteli olarak üretilirken, kimi kondansatörlerin kapasite değerleri üzerinde oynama, değişikliğe gitme imkânı vardır.

Sabit kondansatörlerin aşamasında belli olan kapasiteleri sonradan kullanıcı eliyle değiştirilemediğinden devreye ince ayar yapma imkânı yoktur. Kullanıcı önceden ihtiyacı olan çalışma değerlerini belirler, ardından ona göre uygun bir kondansatör temin eder. Sabit kondansatör olarak üstteki beş örnek sayılabilir. Bu kondansatör çeşitlerinin daha ayrıntılı anlatımları yalıtkanlarına göre kondansatörler bölümünde bulunabilir. Devrede gösteriliş şekilleri ise yandadır.

Kapasiteleri çeşitli yöntemlerle değiştirilebilen kondansatörlere ayarlanabilir kondansatör adı verilir. Bu halleriyle ince ayar yapmaya imkân tanırlar. Yandaki resim, devre üzerinde ayarlanabilir kondansatörlerin alabileceği simgelerdir. Üç çeşit ayarlanabilir kondansatörden bahsedilebilir.

Varyabl kondansatör

Birçok plakanın birbiri içine geçecek şekilde bağlanmasıyla elde edilen varyabl kondansatörler, iki parçadan oluşurlar (sabit parça stator, hareketli parça rotor). Rotora bağlı olan mil sayesinde plakalar birbiri içine doğru hareket eder veya uzaklaşır. Bu şekilde plakalar arası yüzey alanı kontrol edilir ve kapasite değerinde değişim olur. Varyabl kondansatörler, çok büyük kapasite değerlerine ulaşamasalar da yüksek gerilim ve yüksek frekans değerlerinde çalışabilme olanağı sunarlar.

Trimer kondansatör

Trimerler, varyabl kondansatörlerden farklı olarak plakaların birbirine yaklaştırılması yöntemiyle kapasite değişimi sağlarlar. Küçük güç ve küçük boyutlu olup tornavida ile kontrol edilen trimerlerin kullanım alanı genel olarak telekomünikasyon devreleridir.

Varaktör

kullanılarak oluşturulmuş bir kondansatör çeşididir. Gerilim kontrollüdürler, uygulanan gerilim değeri büyüdükçe kapasite değerleri düşer. Yüksek frekansta çalışabilip telekomünikasyon alanında frekans kontrolünde kullanılırlar.

Kondansatörler üretim aşamasında kutupları belirlenmiş olarak da tasarlanabilirler. Bu duruma göre kondansatörler iki gruba ayrılır.

Üretim aÅŸamasında kutuplanmamış ve devreye baÄŸlanma yönü önem taşımayan kondansatörlerdir. Seramik ve mika yalıtkanlı kondansatörlerlerin dahil olduÄŸu bu grup, birkaç pikoFarad’dan mikroFarad deÄŸerlerine kadar bir yelpazede deÄŸer alır. Devre ÅŸemalarında aldığı semboller yandadır.

Elektrik, elektron hareketlerinin incelendiği, en küçük yapıtaşı elektron olan bir bilimken,hidrolik sıvıların mekanik özelliklerini inceleyen bir mühendislik ve bilim dalıdır.[4] Elektrik ile hidrolik arasındaki benzetim yöntemi hesaplama ve elektriğin gözde canlanması açısından oldukça faydalıdır. Kondansatör analizi için gereken elektriksel birimlerin hidrolikteki karşılıkları aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Kondansatör, elektrik yükünü depolayan bir eleman olma özelliğiyle hidrolik bilimindeki sıvı tanklarına eşdeğerdir. Her yalıtkan malzemenin farklı yük depolama kapasitesi ve farklı bozulma gerilimi olduğu gibi, her sıvı tankının da bir basınç dayanımı ve sıvı miktarı kapasitesi vardır. Kondansatörlerde yalıtkan malzeme ne kadar önemliyse, sıvı tanklarında da sıvı ve tank çeşidi o kadar önemlidir.

Kondansatör kapasitesi, uygulanan gerilim başına depolanan yük miktarı olarak tanımlanır. Sıvı tankı kapasitesi ise tanka uygulanan basınç başına depolanan sıvı miktarıdır. Kondansatör uçları arasındaki gerilim farkı, sıvı tankına bağlı iki borudan geçen sıvıların basınç farkı olarak temsil edilir. Yandaki resimde kondansatörün \ + ucu 25 Volt, \ - ucu ise 10 Volttur ve 15 Volt fark, kondansatöre uygulanan gerilim farkıdır. Yine aynı resimde sıvı tankına sıvı basan pompanın basıncı 5 N/m2, sıvıyı çeken pompanın basıncı ise 3 N/m2dir, aradaki basınç farkı ise tankın uçları arasındaki basınç farkıdır. Kondansatör uçları arasındaki gerilim farkının plakalar arasında yük biriktirmesi gibi, tankın uçları arasındaki basınç farkı da tankta sıvı biriktirir. Tankın deforme olmaması için dış maddesinin, uçlar arasındaki basınç farkına dayanabilecek sağlamlıkta olması gerekir. Kondansatörlerin çalışma gerilimlerinin üzerindeki gerilimlerde deforme olmaları gibi, sıvı tankları da fazla basınçta patlarlar.

Hidrolikte DC kaynak, içinden geçen sıvının basıncının, hızının ve yönünün hiç değişmediği sıvı pompasına benzetilebilir. Basınç farkı, bir tanka giren sıvı basıncıyla çıkan sıvı basıncı arasındaki farktır. Uçları arasında P sıvı basıncı olan bir tankın çıkış borusu kapalı farzedilip giriş borusundaki sıvı basıncı P olarak verilmesi benzetimi ve gerçekleşecek olaylar yandaki animasyonda verilmiştir.

Uçları arasında sıvı basınç farkı olan tankın içinde sıvı birikmesi başlar. İlk anda tank boş olduğundan, pompadan gelen sıvı basıncının önünde bir engel yoktur ve sıvı akış hızı halindedir. Tank dolmaya başladıkça biriken sıvı, ağırlığı dolayısıyla pompaya ters yönde ve zamanla artan bir basınç uygular, net basınç pompa sıvı basıncı ile tankta biriken sıvı basıncı arasındaki fark olduğundan ve basınç farkı zamanla azalır. Basınç farkının azalması, tanka sıvı giriş hızının azalması anlamı da taşıdığından tankın sıvıyla dolma hızı gittikçe yavaşlar.

1. Tank dolu ve pompa basıncı sıvı basıncından büyüktür…

2. Tank dolu, pompa basıncı ile sıvı basıncı eÅŸit, ancak sıvı miktarı az…

3. Pompa basıncı ile sıvı basıncı eÅŸit, ancak sıvı tankı tamamen dolmadı…

Hidrolikte AC kaynak, sıvı akış yönü, hızı ve basıncı belli bir frekansa göre değişen pompa olarak düşünülebilir. Kondansatör eşdeğeri olan sıvı tankına bağlanmış bir pompadan, periyodun bir yarısında tanka sıvı verildiği diğer yarısında tanktan sıvı çekildiği, basınç değişiminin de sinüsoidal şekilde olduğu benzetimi ile AC kaynağa bağlanmış bir kondansatör gözde daha kolay canlanır. Sıvı akış yönünün değiştiği sistemlerde sıvı tankı sürekli dolup boşalma hareketi yapar, sıvı akışı durmaz ancak sıvı akışına karşı bir direnç oluşur. Bu direncin bağlı olduğu büyüklükler şöyle sıralanabilir.

\ R_{tank} = \frac {1}{S \cdot f} \rightarrow \rightarrow \rightarrow R_{kondansator} = \frac {1}{C \cdot 2 \pi f}

Üstteki formülasyon bir sıvı tankının basıncı sinüsoidal şekilde değişen pompadan sıvı girişine gösterdiği direncin nelere bağlı olduğunu ifade eder. Hidrolikteki eşdeğerleriyle yer değiştirdiğinde ise kondansatörün AC kaynakta elektron ve akım akışına gösterdiği direnç elde edilir. Formülasyonlar arasındaki tek fark olan \ 2 \pi çarpanı, kondansatörün AC direnci ifadesinde açısal frekansın kullanılmasından kaynaklanır. Kapasite değeri ve çalışma frekansının artması kondansatör direncinin düşmesine neden olur.

Sıvı pompası basıncının sinüsoidal şekilde olması, bir periyotun yarısında tanka sıvı gönderip diğer yarısında sıvı çektiği anlamına gelir. Sıvı gönderme sürecinin sonlarına doğru sinüsoidal grafikten kaynaklanan nedenle, sıvı tanka doğru itilmesine karşın pompa basıncı oldukça düşer ve sıfıra yaklaşır. Ancak tankta birikmiş sıvının basıncı pompa basıncından büyük hale gelir ve basınç farkı pompa sıvıyı tanka doğru itmesine karşın negatif çıkar. Yani, pompa basıncı tanka doğrudur ancak sıvı akışı tanktan dışarıya doğru gerçekleşir, dolayısıyla sıvı akışı faz olarak pompa basıncından ileridedir. Kondansatör benzetiminde eşdeğer büyüklükler kullanılırsa akım fazörü gerilim fazöründen ileridedir denilir.

Kondansatörler, elektrik yükünü yalıtkan malzemesinin içerisinde elektrik alanı olarak depolar. Kapasite \ C, bir kondansatörün yük depolayabilme yeteneÄŸi olarak tanımlanır ve birimi (Michael Faraday’ın anısına) Farad’ olarak belirlenmiÅŸtir. Uluslararası MKS birim sisteminde \ 1 \mbox {Farad}, uçları arasına \ 1 \mbox {Volt} gerilim uygulandığında \ 1 \mbox {Coulomb} = 6.275 \cdot 10^{28} tane elektron depolayabilen kondansatörün kapasitesine eÅŸittir. Matematiksel formdaki ifadesi ise aÅŸağıdadır.

Kondansatör – sıvı tankı benzetiminde elektronun karşılığının sıvı damlası olduÄŸu göz önüne alınırsa \ 1 \mbox {Farad} kapasitenin çok büyük bir deÄŸer olduÄŸu anlaşılır. Bundan dolayı uygulamada \ Farad biriminin alt katları daha yaygındır. Kapasite deÄŸeri metal tabakaların alanına ve yalıtkan malzemenin dielektrik katsayısına doÄŸru orantılı, metaller arası uzaklığa ters orantılı baÄŸlıdır.

Sıvı tankı benzetiminde de belirtildiği üzere kapasite, bir kondansatörün bir kaynağı ne kadar besleyebileceğinin de ölçütüdür, kapasite değeri arttıkça kondansatörün yükü besleyebileceği süre de artar.

Kondansatörün uçları arasına bir gerilim farkı uygulandığı zaman, devreden akım geçer. Eğer kondansatörün uçları arasında gerilim değişikliği olmazsa bir süre sonra kondansatör dolar ve akım geçirmemeye başlar. Gerilimde bırakılıp dolmuş ve akım geçirmeyen bir kondansatörün uçları arasındaki gerilim değiştirildiği anda ise devreden yeniden akım geçmeye başlar. Yani kondansatör akımı, uçları arasına uygulanan gerilimin değişimine bağlıdır. Bu durum aşağıdaki gibi gösterilir.

Bu ifadenin pratik olarak anlamları şöyle sıralanabilir:

Aşağıdaki ifade ise bize kondansatör geriliminin, akım cinsinden değerini söyler. Akımın integrali, kondansatörde depolanan elektrik yükünü verdiğinden, kapasiteye oranı bize uçlar arasındaki gerilimi verir.

Bir devre elemanının ifadesi, eğer sinüsoidal bir kaynağa bağlanırsa frekans domeninde yazılabilir. Bu hesaplamalarda, özellikle de türev ifadesinin yok edilmesinde çok kolaylık sağlayacaktır. Bunun için ise fazör yöntemini kullanacağız. Gerilim ve akım fazörleri aşağıdaki gibidir ve büyük harflerle belirtilirler.

Kondansatörlerin seri bağlanmasında öncelikle uçların doğru bağlanıp bağlanmamış olması sonrasında da kondansatörlerin yüklü olup olmaması göz önüne alınır. Her bir kondansatörün \ - ucu sonraki kondansatörün \ + ucuna bağlandığında seri bağlama sağlanmış olur. Yandaki resimde düzgün olarak seri bağlanmış 3 adet kondansatör bulunmaktadır. Kondansatörler seri bağlandığı zaman, kaynak akımı her bir kondansatörden geçen akıma eşit olur, kaynak gerilimi ise her bir kondansatörün gerilimlerinin toplamı olur.

Paralel bağlı elemanların \ + uçları aynı noktaya, yine \ - uçları da aynı noktaya bağlanır. Kondansatörlerin paralel bağlanmış şekli yandadır. Paralel bağlamada her bir kondansatörün gerilimi kaynak gerilimine eşittir, kaynak akımı ise her bir kondansatöre giden akımların toplamıdır.

Kondansatörün uçları arasına gerilim uygulandığı anda plakalar arasındaki yalıtkan malzemenin elektronları kutuplanırlar. Elektronlar \ + tarafa doÄŸru yönlenmeye çalışırken, \ - uç elektronları kendinden uzaklaÅŸtırır ve yalıtkan malzemenin kutuplanması böylece saÄŸlanmış olur. KutuplaÅŸmanın ve gerilim farkının olduÄŸu bir bölgede elektrik alanın varlığından bahsedebilir. Kondansatörde depolanan enerji, pil tarafından yapılan iÅŸ yoluyla bulunabilir. Bir \ q yükünün \ a noktasından \ b noktasına taşınmasıyla birlikte, kondansatörün kapasitesi \ C‘ye göre bir \ V_{ab} gerilimi oluÅŸur.

Aşağıdaki ifade oldukça küçük bir \ dq yükünün \ a noktasından \ b noktasına taşınması sırasında yapılan çok küçük işi gösterir.

AÅŸağıdaki formül ise yük miktarını \ 0 ‘dan \ Q‘ya entegre ederek, kapasitesi \ C olan bir kondansatörde \ V_{ab} geriliminde \ Q kadar yükü depolamak için gereken enerji miktarını verir.

Kondansatörde Depolanan Enerji

Sinüsoidal bir kaynakta anlık güç ifadesi aşağıdaki gibi bulunmuştur. Formülasyonda simge kalabalığı olmaması açısından faz farkı \ \phi olarak tanımlanmıştır.

Kapasitif yük, empedansının sanal kısmında kapasitif reaktansın etkisinin baskın olduğu yüktür. Kapasitif yüklerde sanal kısım \ - değer alır. Faz diyagramı çizildiğinde de kapasitif reaktansın etkisi sebebiyle sanal kısım aşağı doğru yönlenmiştir. Bunun nedeni, kapasitif yüklerde akım fazörünün gerilim fazörüne göre önden gitmesidir. Dolayısıyla faz farkı olarak tanımlanan \ \phi_v - \phi_i ifadesi negatif değer alır.

Anlık gücün genel ifadesi her türlü yük için geçerlidir. Kapasitif yüklerde faz farkı negatif olduğundan bu durum ele alınabilir, yerine koyulursa üstteki anlık güç ifadesi az da olsa değişikliğe uğrar. Faz farkının işareti hesaba katılınca, \ cos (-a) = cos(a) ve \ sin (-a) = - sin (a) trigonometrik eşitliklerinden anlık güç aşağıdaki hali alır.

Genel anlık güç ifadesinden farklı olarak kapasitif yüklü bir devrede güç ifadesinde, reaktif gücün işareti \ + olur. Reaktif gücün pozitif olmasının anlamı şudur: Kapasitif bir yükte reaktif güç pozitif çıkar, kondansatör bu sebeple bir reaktif güç depolama elemanı olarak görülebilir. İlerleyen zamanla birlikte kondansatör, reaktif gücü kendinde toplamaktadır. Kapasitif yükler saf kapasitif yüklerden farklı olarak bir direnç (resistans) kısmı da bulundurduklarından devrede aktif güç harcaması da yaparlar. Bu aktif güç tamamen dirençler üzerinde harcanır, kondansatörde depolanan ise tamamen reaktif güçtür. [6]

Saf kapasitif yükte, kapasitif yükten farklı olarak resistif kısım bulunmaz. En basitinden bu, üzerine kondansatör haricinde hiç bir devre elemanı bağlı olmayan bir devre olarak düşünebilir. Dolayısıyla bulanacak anlık güç, bir kondansatörün sinüsoidal devreye bağlandığında depolayabileceği reaktif güce eşit olur. Saf kapasitif yüklerde akım fazörü gerilim fazörüne göre \ 90^ \circ = \frac {\pi} {2} kadar önde ilerler. Yani faz farkı ifadesi \ -90^ \circ değerini alır. Bu değer, anlık güç ifadesinin içinde bulunan faz farkı kısmına yerleştirip aşağıdaki formülasyona ulaşılır.

Saf kapasitif yükte anlık güç ifadesi oldukça basitleşir ve formülde sadece reaktif güç kısmı kalır. Bu formülasyonun anlattığı şudur: Saf kapasitif bir yükte reaktif güç pozitif çıkar ve kondansatör bir reaktif güç depolayıcısı olarak çalışır. Devrede direnç bulunmadığından aktif güç harcanması olmaz ve anlık güç tamamen reaktif güçten oluşur. Yani reaktif güç alabileceği en büyük değerini alır ve kondansatör bu gücü depolama yönünde çalışır.

Kondansatörler akkü olarak da kullanılmaktadırlar, çünkü gerilimi U yavaş şekilde azalabilecek şekilde devrelere takılabilirler.

Kaydedilen elektriksel yük elektrik akımı olarak boşalır. Dolayısıyla:

 I = - \frac {dQ}{dt}

 R= \frac U I

ve de

 C= \frac Q U

ile  I= \frac U R = \frac {dU} {dt \cdot C}

Yani:  \dot U(t)= \frac {U(t)}{R \cdot C}

Bu diferansiyel denklemin çözümü  U(t) = U_0 \cdot e^{- \frac t {R \cdot C}} dir.

Böylece gerilim dirençle oynanarak yavaş veya hızlı şekilde boşaltılabilir.

Kondansatör bir DC kaynağına (örneğin pil) bağlandığında elektron bazında gerçekleşen olaylar şöyledir;

Kondansatörün uçları arasında oluşan bu elektron sayıları farkı, uçlar arasında gerilim farkına yol açar. Bu gerilim farkı, kondansatör uçlarına bağlanan DC kaynağın veya pilin gerilimine eşittir. Kondansatör DC kaynağa bağlandığı zaman kapasitesini doldurana dek devreden bir akım geçer. Bu akımın analizi, DC gerilime bağlanmış kondansatör ve lambadan oluşan bir devre üzerinden yapılabilir.

İçinde yük barındırmayan bir kondansatörün başlangıç anı gerilimi \ v_C(0) = 0 olur. Bu kondansatörün ucuna \ v_{DC} = v doğru gerilimi uygulandığı zaman devrede oluşan gerilim farkı aşağıdaki gibi ifade edilir.

Bu gerilim farkının önündeki dirençler ise kondansatörün iç direnci ile lambanın direncidir. Lamba direncine \ R_L, kondansatör iç direncine de \ R_C adı verilir.

Devre tamamlandığı ilk anda elektronlar akmaya başlar ve hızlıca kondansatörün kutuplanmasını sağlarlar. Bağlanmanın gerçekleştirildiği ilk an olan \ t = 0^+ anında elektronlar harekete geçerler, bu öyle kısa bir an sayılır ki kondansatörde o ana kadar hiç yük birikmez. Yani gerilim farkı hala DC kaynağın gerilimine eşittir. Bu anda akımın değeri aşağıdaki gibi elde edilir.

DC gerilime bağlı bir kondansatör ve lamba devresinin üzerinden geçen akımın alabileceği en yüksek değer budur. Çünkü zaman ilerledikçe kondansatör dolmaya başlar ve kutuplandıkça DC kaynağa ters bir DC kaynak gibi davranır. Zamanın sonsuza doğru gittiği varsayılırsa, kondansatör kaynağın değerinde ve kaynağa ters bağlı bir DC kaynak haline gelir. Yeterli zaman geçtikten sonra \ v_C(\infty) = v haline gelir ve devrede oluşan gerilim farkı \ v_{DC} - v_C = v - v = 0 olur.

Açıktır ki, gerilim farkının oluşmadığı bir devreden akım geçmez. Kondansatör başlangıç anında boştur ve yük biriktirmeye başlar, devreden akım geçer; dolduktan sonra ise bir pil gibi davranır ve devreyi tıkar, akım akmasını engeller. Bu iki zaman aralığında ise akım değişimi şöyle incelenir. İlk anda \ v_C(0) = 0 olan kondansatör gerilimi, hızlıca kutuplaşmanın sağlanmasıyla birlikte, ulaşacağı değer olan \ v_C(\infty) = v gerilimine doğru artış gösterir. Elektronların hareketi olduğu sürece kondansatörün gerilimi artar, devrenin net gerilim farkı zaman ilerledikçe düşer. Buna bağlı olarak da akım değeri \ i(0^+) = v / (R_C + R_L) başlangıç değerinden sürekli bir azalma gösterir. Nitekim zaman yeteri kadar ilerledikten sonra da akım \ i(\infty) = 0 olur. Akımdaki bu düşüşün grafiği çıkarıldığı zaman azalmanın doğal logaritmik bir şekilde gerçekleştiği görülmektedir. Kutuplanması sağlanmış bir kondansatör devreden sökülüp kullanılabilir. Bu anda artık kondansatörün başlangıç gerilimi \ v_C(0) = v olarak hesaplamaya katılır.

DC kaynak, bir adet lamba ve kondansatör devresinin pratik hayattaki incelemesi yandaki animasyonda görülür. Kondansatör ilk anda yüksüzdür, bir DC kaynağı olan pile bağlanırsa yük depolar, bu arada üzerinden zamanla doğal logaritmik azalan bir akım geçer. Tam dolu haldeki kondansatör bir anahtar yardımıyla pilden ayrılır ve lambaya bağlanır. Kondansatör bu haliyle bir DC kaynak gibi davranır ve lambaya bağlandığının ilk anında akım en yüksek değerinden akmaya başlar. Yani lamba en parlak halindedir. Lamba yanmaya devam ettikçe kondansatörün depoladığı yük düşer ve lamba parlaklığı azalır. Depolanan yük tükendiğinde ise lamba tamamen söner. Lambanın yanma süresinin artırılması için, daha yüksek kapasiteli bir kondansatöre ihtiyaç olur.

ÖrneÄŸin 5 V ile çalışan bir lambanın saniyede kullanacağı elektrik yükünün deÄŸeri 1 nanoFarad kabul edilirse, bu lambanın ucuna 5 V çalışma gerilimine sahip 10 nanoFarad ‘lık yükü depolamış bir kondansatör baÄŸlandığında, lambamız 10 saniye boyunca yanar. Bu süreyi artırmak için kondansatörün kapasitesi artırılır, ancak kondansatörün boyutları ve maliyeti de artar.

DC kaynak, kondansatör ve lamba eğer seri olarak bağlanırsa, empedans değerine göre devreden bir akım akmaya başlar, bu akımın alabileceği en yüksek değerdir. Çünkü henüz kondansatör kutuplanmaz ve gerilim biriktirmez. DC kaynağa bağlı bir kondansatörün karakteristiğine göre kutuplanmaya başlayan kondansatör, ters bağlı bir DC kaynak gibi davranır ve lambanın uçları arasındaki net gerilimin düşmesine neden olur. Lambanın parlaklığı doğal logaritmik olarak azalır. Kondansatör kutuplanmasını tamamladığında ise, devrenin net gerilimi sıfır olur ve lamba tamamen söner.

Kondansatörün çalışma gerilimine uygun değerde bir DC gerilime tabi tutulmasına dikkat edilmelidir. Anma gerilimdeğerinin çok üstünde bir gerilime tabi tutulan plakalar arasındaki yalıtkan malzeme deforme olur ve üzerinden akım kaçırmaya başlar. Bu kaçak akımı çok büyürse kondansatörün kapasitesine göre büyüklüğü değişen bir patlama gerçekleşir. Çünkü gerilim farkının önünde olan kondansatör direnci oldukça küçüktür, bu da akımın büyümesine neden olur.

Kondansatörün DC akıma göre davranışı, AC akımda deÄŸiÅŸiklik gösterir. AC akım, gerilim ve akım yönünün belli bir frekansa göre yön deÄŸiÅŸtirdiÄŸi elektrik enerjisidir. Gerilimin yönü ve genliÄŸi sürekli deÄŸiÅŸtiÄŸinden kondansatörde depolanan elektrik yükü ve uçları arasındaki gerilim de sürekli deÄŸiÅŸim içindedir. Kondansatör dolup boÅŸalma hareketini frekans sıklığında gerçekleÅŸtirir. Kondansatör baÄŸlı bulunan bir AC devrede, akım bir süre sonra kesilmez. Sonuç olarak: AC devredeki kondansatör, akım akışına karşı bir engel oluÅŸturmaz, ancak bir direnç gösterir denilebilir. Kondansatörün gösterdiÄŸi bu dirence Kapasitif Reaktans denir. Kapasitif reaktans, \ X_C ile gösterilir, birimi dirençle aynı olup Ohm’dur.

\ X_C = \frac {1}{\omega C} = \frac {1}{2 \pi f C}

Bu ifadeden hareketle kondansatörün \ X_C kapasitif reaktansının; \ C kapasitesi ve \ f frekansı ile ters orantılı olduğu söylenebilir. Kondansatörün kapasitesi ve çalışma frekansı arttıkça kapasitif reaktansı, diğer bir deyimle direnci azalır.

Kondansatörün AC akıma karşı gösterdiÄŸi bu direnç, resistif (omik – saf direnç) dirençten farklıdır. Saf dirençte gerilim farkı ile akım arasında direnç deÄŸeri kadar bir oran olmasına raÄŸmen, kondansatör ve endüktans gibi deÄŸiÅŸken ifadelere sahip elemanların dahil olduÄŸu bir devrede bu oran deÄŸiÅŸir. Kondansatör AC akımda dirence dolaylı yönden etki etmektedir. Açıklamak için empedans kavramını tanımlanır.

Empedans yukarıdaki gibi tanımlanırken \ R saf direnç eÅŸdeÄŸerini, \ Xreaktansın eÅŸdeÄŸerini belirtir. Kondansatörün ve kapasitif bir sistemin reaktansı \ X_C‘dir. Dolayısıyla empedansın sanal kısmı frekans domeni ifadesine göre aÅŸağıdaki gibi olur.

Bir direnç ve bir kondansatörün bağlı olduğu devre göz önüne alındığında empedans, aşağıdaki gibi olur.

Empedansın sanal kısmında \ + iÅŸaret \ -‘ye dönüştü. Bu da yandaki empedans diyagramında olduÄŸu gibi kapasitif reaktansın ters yönde dönmesine neden olur. Dolayısıyla, kondansatör empedansının faz açısı negatif yönde çıkar. AÅŸağıdaki grafikten de kapasitif bir yükün empedansının fazör diyagramı görülür.

Bu ifadeden anlaşılan, gerilimin faz değerinin, akımla empedansın faz değerlerinin toplamı olduğudur. Kapasitif devrede empedansın faz değeri negatif olduğundan aşağıdaki eşitlikler çıkartılır.

Son ifade akımın faz açısının gerilimin faz açısından büyük olduğunu ifade etmektedir. Yani akım fazörü, gerilim fazörüne göre önde ilerler. Kapasitif devrelerde akım gerilimden ileridedir ve empedansın sanal kısmı negatif değer alır.

AC devrelerinde reaktif güç devreye girer ve hesabı için faz farkına ihtiyaç vardır. Kondansatör plakaları arasında depoladığı elektrik enerjisini kaynak kesildikten sonra devreye verdiğinden faz kayması oluşturur. Kapasitif devrelerde empedansın sanal kısmı negatif \ (-) değer alır, bu da empedansın faz değerinin negatif \ (-) olması anlamına gelir.

Akım – Gerilim – Empedans arasındaki iliÅŸki kullanılır;

Bu ifadeler, gerilimin faz açısının, akımla empedansın faz açılarının toplamına eşit olduğunu belirtir. Kapasitif devrede empedansın faz değeri negatif olduğundan, aşağıdaki eşitlikler çıkarılır.

Grafikte akım ile gerilim grafiklerinin ekseni kestiği noktalar görülüyor ve akım grafiği x eksenini daha önce keser. Yani akım faz olarak gerilimden daha ileridir. Bu da tanıma göre kapasitif yüklerde faz farkı açısının negatif olduğunu ifade eder.

Faz farkı gözlem yoluyla da anlaşılabilir; kondansatör, üzerine gerilim uygulandığı anda dolmaya başlar, frekans değerine göre üzerinden akım geçirme düzeyi artar. Kapasitif bir devreye herhangi bir anda bakıldığında, bazı anlarda gerilim \ 0 olmasına rağmen akımın hala akmaya devam ettiği görülür. Çünkü kaynak kesildiğinde bile, kondansatör depoladığı yüklerle devreden bir süre akım geçmesini sağlar. Bunlar faz farkının varlığına işarettir.

Reaktif güç elektriksel güçte görünür gcün bir bileşeni olup iş yapabilme ve işe dönüştürülebilme özelliği yoktur. Bu güç, kondansatörlerde plakalar arasında elektriksel alan olarak saklanır. Kaynak kapandığında ise devreye geri verilir. Anlık gücün yukarıda bulunan tanımında içinde \ sin( \phi) faktörünün bulunduğu kısım bize reaktif güç değerini verir. Reaktif gücün frekansı da normal frekanstan farklıdır, iki katına çıkar.

Güç ifadesi, elemandan geçen akımla elemanın uçları arasındaki gerilimin çarpımından oluÅŸur. Empedans kavramının verdiÄŸi bilgiler eÅŸiÄŸinde aÅŸağıdaki eÅŸitlikler saÄŸlanır. Akım fazörünün üstündeki yıldız \ (*), fazörün transpozesinin alındığını, daha basit anlamıyla genliÄŸinin sabit kalması ÅŸartıyla faz açısının terse dönüp \ - iÅŸaret almasını anlatır. Ayrıca fazörlerin altında bulunan \ eff ifadesi de fazörlerin efektif yani etkin deÄŸerlerinin alındığını gösterir. Sinüsoidal bir dalgada efektif deÄŸer, genliÄŸin 2′nin kareköküne bölünmüş halidir. Matematiksel olarak aÅŸağıdaki ifadeler kullanılabilir.

Bu formüller ışığında kondansatörde depolanan reaktif güç aşağıdaki gibi bulunur.

Kondansatör her ne kadar direnç gibi pasif, yani kontrolsüz elemanlardan da olsa dirence göre farklılıklar taşır. Matematiksel ifadesi direnç gibi doğru orantılı değildir, türev ifadesi içerir. Kondansatör akımının akması, zaman domeni ifadesinden anlaşıldığı gibi, kondansatörün uçları arasındaki gerilimin değişmesine bağlıdır. Alternatif akımda kaynak gerilimi sürekli değişir, kondansatöre uygulanan gerilim değeri de değişime uğrar. Bu da kondansatörden sürekli akım geçmesini sağlar.

Kondansatör AC akımın geçmesini engellemez. Direnç elemanı gibi olmasa da akıma karşı bir tepki gösterir, direnç uygular. Omik dirençten farklı olarak akımın hem değerini düşürür, hem de fazının gerilime göre kaymasına neden olur. Kondansatörün AC gerilime karşı koyma eşdeğerine kapasitif reaktans adı verilir. Kapasitif reaktans, kaynak frekansı ve kondansatör kapasitesine bağlıdır. Frekans ve kapasite yükseldikçe reaktans düşer. Reaktansın düşmesi;

Empedans diyagramı incelendiğinde görülür ki, kapasitif yüklerde empedansın sanal kısmı negatif, direncin yönü sürekli pozitif yönde olur. Reaktans negatif yönde olduğundan bu iki fazörün bileşiminin açı değeri negatif çıkar. Empedansın açısı kapasitif yüklerde negatif değer alır ve dolayısıyla akım fazörü gerilim fazörünün önünden ilerler. Kondansatör, çalışmaya başladığında sürekli olarak dolup boşalma hareketi yapar, belli bir yerde kaynak akımı kesilirse kondansatör depolamış olduğu yükleri devreye verir ve kısa süre de olsa akım geçmesini sağlar. Yani akım fazörü gerilim fazöründen ilerdedir denir.

Kondansatör reaktif güç depolayan bir elemandır. Reaktif güç işe dönüştürülmemesine rağmen motorlar endüktif ve bobin yapısında olduğundan çalışmaya başlamaları için bir manyetik alana ve reaktif güce ihtiyaç duyarlar, endüktif devrelerin çalışması için gereken reaktif güç de kondansatörlerden karşılanır. Ancak şebeke durumundan bakarsak reaktif gücün ihtiyaçtan fazla bulunmasının istenmeyen bir durum olduğu unutulmamalıdır. Bunun için kompanzasyon yapılır ve reaktif gücün düşürülmesi yoluna gidilir.

Kondansatörün matematiksel ifadeleri ve pratik anlamda bu ifadelerin ne anlamlara geldiği bilgilerinin ışığında, kondansatörler çeşitli amaçlarla bir çok kullanım alanı bulur. Bu kullanım alanlarını belirleyen özellikler;

Aşağıdaki liste hangi uygulamanın ne kadar kapasiteli kondansatörlerle gerçekleştirildiği ve bu kondansatörlerin ne gibi özelliklere sahip olması gerektiği hakkında bilgi sunar.[8]

Kondansatöre bir DC kaynak bağlandığı zaman, kısa sürede yükü depolar ve dolar. Bu şekilde devreden ayrılan bir kondansatör yüklüdür ve plakaları arasında bir gerilim değeri okunur. Bu şekliyle kondansatörler bir pile benzetilebilir. İçindeki yükü ise kendisine bağlanan direnç değerine göre belli bir sürede boşaltan kondansatörler, devreye bağlandığı zaman kısa süre içinde yüklerini tüketirler, çünkü içlerindeki yük pile göre hem azdır hem de yeni yük üretimi yapamaz. Kondansatöre kısa devre yapıldığında bu yükün kıvılcım çıkartacak derecede hızlı aktığı görülür. Hem enerjiyi depolama hem de yükü aniden devreye sokma özelliklerinden dolayı, kaynağın devre dışı kalacağı durumlarda ve ani yük akışına ihtiyaç olan alanlarda kondansatörler kullanılabilir.

flaşlarının çalışması için enerji depolayan araçlar kondansatörlerdir. Flaşa bağlanmış olan kondansatör önce pil tarafından doldurulur ardından çekim anında devreye sokulur ve depolanmış yüksek enerji bir anda boşaltılır, böylece anlık olarak yüksek aydınlık elde edilmiş olur. Flaşın biriktirdiği yüksek enerjiyi bir anda harcaması kondansatör sayesinde olmaktadır. Kondansatörün aniden boşalması flaş ışığının parlak olmasını sağlar.[9]

Kondansatörler, elektronik alet herhangi bir sebeple kaynaktan ayrılırsa aletin bir süre daha işlev görmesini de sağlar. Buna örnek olarak hoparlörler verilebilir. Hoparlörlerin besleme devresinde bulunan kondansatörler kaynak gerilimi kesildiği zaman birkaç saniyeliğine de olsa höparlörün çalışmasını ve ses kaybı olmamasını sağlarlar. Hoparlörün çalıştığı süre boyunca depolanan kondansatör, kaynağın kesintiye uğramasının ardından depoladığı yükü hoparlöre verir ve böylece ses bir süreliğine kesilmez. Fişten çekilen hoparlörden hala ses gelmesinin nedeni budur. Bu kullanım şekli daha da genişletilebilir, farklı farklı kullanım alanları bulunabilir.

Kondansatör, kendisini besleyen kaynak tükendiği zaman hafızasındaki bilgiyi kaybeden elektronik aletler için geçici de olsa çözüm oluşturur. Dijital kol saatleri, bazı parçaları, cep telefonları bu tür aletlere örnek olarak verilebilir. Dijital saatler ve cep telefonlarında bulunan kondansatör, pil tükendiği zaman devreye girer ve özellikle saat ve bazı önemli bilgilerin kaybolmaması için yüklerini harcarlar. Kondansatör belli bir süre sonra yeniden depolanmadığından boşalacaktır ve bulunan çözüm geçici olacaktır. Bazı cep telefonlarının pillerinin birkaç saniyeliğine çıkarılıp geri takıldığında açılışta saati hatırlaması, daha uzun süreli pilsiz bırakmada ise açılışta saati yeniden sormasının sebebi de budur. Çünkü kondansatör o hafızayı sadece birkaç saniyeliğine tutacak şekilde tasarlanmıştır.

Kondansatör ani yük boşalmaları yapabildiğinden laboratuvar ortamında deney ve yapay yıldırım oluşturma amacıyla da kullanılır. Bir yapay yıldırımda aktarılan yük miktarı ve oluşan gerilim o kadar büyüktür ki, bu yükü depolamak için metrelerce uzunlukta büyük kondansatör blokları ve bu kondansatörleri doldurmak için dakikalar gerekmektedir. Depolanan enerji bir anda kısa devre edilir ve bir noktaya hedeflendirilir, böylece yapay bir yıldırım oluşturulabilir.

Anlık güç ifadesinde de anlatıldığı üzere kondansatörler aktif güç harcamazlar ve reaktif güç depolayıcı olarak çalışırlar. Endüktif devreler ise çalışmalarının başlangıcı için reaktif güce ihtiyaç duyarlar ve çalışırken reaktif güç oluştururlar. Kondansatörler reaktif güç depolarken endüktanslar da çalışmak için reaktif güç harcıyorlar. Bu harcayacakları güç de kondansatörler tarafından sağlanabilir. Ayrıca endüktif devrelerin faz kayması akımın geri kalması yönündeyken, kapasitif devrelerin faz kayması akımın önde gitmesi yönündedir. Bu da faz açısının ayarlanması için bize olanak sunar.

Elektrik makineleri veya daha bilinen adıyla motorlar büyük bobin sarımlarından oluştuğundan endüktif devrelere sahiptirler. Endüktif devrelerin anlık güçlerinin ifadeleri çıkarıldığında görülecektir ki endüktanslar harekete geçmeleri için reaktif güç harcayıp çevrelerinde manyetik alan oluştururlar. Bu reaktif güç şebekeden de çekilebilir. Ancak birçok fabrikanın, bir çok motorun ve endüktif devrenin bulunduğu bir bölgede çekilen reaktif güç verimin oldukça aşağı düşmesine neden olacaktır. Bunun için motorların devrelerine reaktif güç yüklü kondansatörler bağlanır ve motora yol verilmesi yani motorun harekete geçirilebilmesi için gereken reaktif güç bu kondansatörlerden sağlanır. Bu kondansatörler elektronik devrelerde kullanılan kondansatörlere göre fiziksel olarak oldukça büyüktür. Çünkü motorlar 220 veya 380 Volt ile çalışırlar ve fazla miktarda reaktif güce ihtiyaçları vardır, bunu depolayacak kondansatörler de tabii ki büyük olacaktır.

Reaktif güç ile aktif gücün bileşiminden oluşan görünür güçte, aktif gücün maksimum hale getirilip, güç faktörünün düzeltilmesi ve verimin en büyük halini alması işlemine kompanzasyon denir.

Uygulamada fabrikalar, elektrik makineleri, iş makineleri ve motorlar endüktif çalıştıklarından bağlandıkları şebekeye reaktif güç verirler. Verilen reaktif güç aktif gücün dolayısıyla verimin oldukça düşmesine neden olur. İki eş sistemin kompanze edilmiş ve edilmemiş halleri karşılaştırıldığında çekilen akımın değişmediği, ancak aktif gücün arttığı görülür. İşte verimin artması ve şebekenin reaktif güçten kötü etkilenmemesi için endüktif sistemin girişine bir kompanzasyon kondansatörü bağlanır ve devrede üretilen rekatif güç şebekeye verilmeden kondansatörlerde depolanır. Motor devreye girerken de bu kondansatörler depoladıkları reaktif gücü motorlara geri verirler. Dolayısıyla şebeke sistemi saf resistif bir sisteme yakın olarak görür ve şebekeyle sistem arasında reaktif güç alışverişi olmaz.

Havai nakil kablolarının her biri farklı bir fazı taşır, her bir kablonun sahip olduğu gerilim değeri anlık olarak değişmektedir ve kablolar arasında gerilim farkları oluşur. Kablolar kondansatör plakaları, aralarındaki mesafe yalıtkan kalınlığı ve aradaki yalıtkan da hava olarak hayal edilirse, havai nakil hatlarının oldukça büyük ve uzun bir kondansatör olduğu varsayalabilir. Her ne kadar kablolar arası mesafenin çok açık olması kapasite değerinde düşmeye yol açsa da bu kabloların kilometrelerce ilerlerdiği düşünüldüğünde, toplamdaki kapasite değeri hattın varış noktasında çıkış noktasına göre faz farkının oluşmasına neden olacaktır. Yani havai nakil hatlarının da bir kapasitesi vardır ve hesaba katılır.

Havai hatların kapasite değerleri kablonun cinsine, kablo aralığına göre değişir. Havai hatlar çekilirken kullanılacak kablonun kilometre başına kapasite (F/km) değeri kataloğundan okunur. Buna göre hesaplama yapılır.

Kondansatörler içlerinde biriktirdikleri enerjiyi yüke boşaltmak suretiyle doğrultucu devrelerinde de kullanılabilirler. En basit doğrultuculardan olan yarım dalga doğrultucuda yüke ulaşan gerilimin grafiği alttaki resimde görülür. Ancak DC gerilimle çalışan bir alet için elde edilen bu gerilim grafiği uygun değildir. Çünkü aletin istediği, bir pilden elde edilebilecek kadar düz ve pürüzsüz bir gerilimdir.

Yandaki şemada yarım dalga doğrultucuya bağlı bir yüke paralel kondansatör bağlanması örneği görülür. Gerilim artarken yük depolayan kondansatör, gerilimin düşmeye başlayınca, yani ifadesinde bulunan gerilimin türevi negatif değer alınca içindeki elektrik yükünü, yüke iletmeye başlar. Bu noktadan itibaren AC gerilim azalırken, kondansatör bir kaynak gibi davranır ve içindeki yükü önündeki empedans değerine göre boşaltır. Yüke iletilen gerilimin grafiği yandaki resimde üstteki gerilim grafiği haline gelir. İlk duruma göre bu grafik DC gerilime daha yakındır. Bu da DC gerilimle çalışan bir aletin düzgün şekilde çalışması için daha uygundur.

Kararlılığa ulaşmış bir kondansatörlü doğrultma devresi göz önüne alındığında, üstteki grafikte gerilimin bir maksimum ve bir minimum değerleri olduğunu görürüz. Bu iki değer arasındaki fark dalgacık (ripple) olarak adlandırılır. Bu dalgacıkların genliği ne kadar düşük olursa o kadar doğru gerilim değerini yakalanmış olur.

Doğrultucuda kullanılan kondansatörlerin kapasite değerleri de elde edilen gerilim grafiğini etkiler. Kapasiteleri farklı 3 kondansatör \ (X = C < Y = 3C < Z = 6C) aynı doğrultucu devresine bağlandığında grafikte olduğu gibi kapasite değeri arttıkça yük geriliminin DC gerilime yaklaştığı görülür. Bunun nedeni ise kondansatörün kapasitesinin arttıkça depoladığı yük miktarının artması ve bu elektrik yükünün daha uzun süre yükü beslemesidir. Yani kısaca, doğrultucu kondansatörlerinin kapasite değerleri arttıkça, DC gerilime yaklaşım sağlanır ve dalgacık genliği düşer.

RC filtreler bir direnç ve bir kondansatörün bağlanmasıyla oluşturulur. Bu filtrelerin görevleri adlarında belirtilir. Görevleri belli frekansların geçmesini belli frekansların ise söndürülmesini sağlamaktır. Aynı şekilde bu devrelerin matematiksel analizi yapıldığında bir matematiksel operatörün ifadesi elde edilir. Yani RC devreleri frekans geçirme görevlerinin yanında matematiksel işlev operatör elde edilmesi için de kullanılan devrelerdir.

Bu RC devresinin görevi isminden de belli olduğu üzere alçak frekansları geçirmektir. Yandaki devre şemasında da görüldüğü gibi bir direnç ile bir kondansatör birbirine seri halde bağlanıp, AC kaynak altında kondansatörün uçları arasındaki gerilim değeri okunur ve toplam gerilim ile çıkış gerilimi arasında frekans analizi yapılırsa bu sistemin belli bir frekans değerinden düşük frekansları aynen geçireceği, bu frekans değerinin üzerindeki frekansları ise hızlı bir şekilde söndüreceği görülür.

Ayrıca aynı sistemin gerilim analizi zaman domenine göre yapıldığında görülecektir ki kondansatörün uçları arasındaki gerilim, giriş geriliminin integrali alınmış ve bir sabitle çarpılmış haline eşittir. Dolayısıyla bu devre aynı zamanda integral alıcı devre olarak da anılır. İntegral ifadesinin önündeki sabit de bağlanan elemanların direnç ve kapasite değerlerine bağlıdır.

Yine aynı şekilde bu RC filtresinin görevi de isminden bellidir. Yanda şeması gösterilen devreden de anlaşıldığı gibi bir direnç ve bir kondansatör seri bağlanır ancak bu sefer direncin uçları arasındaki gerilim değeri okunur. Ardından yapılan frekans analizinde görülür ki bu devre bir frekans değerinden düşükte kalan frekansları geçirmeyip söndürmekte, o frekans değerinden yüksek frekansları ise aynen geçirmektedir.

Gerilim analizi zaman domeninde yapıldığı zaman ise direncin uçları arasındaki gerilimin giriş gerilimin türevi alınmış ve bir sabitle çarpılmış haline eşit olduğu görülür. Bu sabit yine direnç ve kapasite değerlerine bağlıdır. Bu sebeple bu devreye türev alıcı devre adı da verilebilir. dalgana bak

Yalıtkan bir malzemenin içinde depolayabileceği yük miktarı o malzemenin bir karakteristiğidir, yani farklı malzemelerin aynı koşullarda depolayabilecekleri yük miktarı da farklı olur. Bir malzemenin üzerinde yük depolayabilme yeteneği yalıtkanlık (dielektrik) sabiti \ \varepsilon adı verilen katsayı ile ölçülür ve bu katsayı her malzemede farklı değer alır. Hesaplama kolaylığı açısından her malzemenin dielektrik katsayısı, boşluğun dielektrik katsayısına göre oranlanır ve ortaya çıkan yeni katsayıya bağıl dielektrik (yalıtkanlık) sabiti adı verilir, kısaca vakumun yalıtkanlığı temel alınarak diğer malzemelerin yalıtkanlığı buna göre kıyaslanır. [10] Bir yalıtkan malzeme bağıl dielektrik sabiti oranında, vakuma göre daha fazla yük depolar. Alttaki kutuda vakumun dielektrik sabiti verilmiştir.

\ \varepsilon Hakkında Bilgi

Yalıtkan malzemelerin karakteristikleri arasında gerilime dayanıklılık da sayılmalıdır. Bir malzemenin yalıtkanlığını yitirip deforme olduÄŸu gerilim deÄŸerine bozulma – delinme gerilimi adı verilir ve yalıtkanlar için önemli bir göstergedir. Kondansatörlere delinme gerilimlerinden büyük bir gerilim kesinlikle uygulanmamalıdır, çünkü bu ÅŸekilde kondansatör iletken haline gelir ve iÅŸlevsiz kalır. [10]

Bazı yalıtkanların bağıl dielektrik sabitleri ve delinme gerilimleri[11]

Çeşitli fiziksel yapılarda kondansatörler temin edilebilir. Elektronik ve metalürji bilimlerinin gelişmesi, oldukça küçük ve farklı yapılarda kondansatör üretimini mümkün kılmıştır. Örneğin entegre devrelerin üzerinde mercimek ve pil şeklinde görülebilirler. Farklı yapıdaki kondansatörlerin kapasite değerleri belli başlı formülasyonlara göre hesap edilir. İki düz metal tabakadan üretilen kondansatör ile silindir veya daire şeklinde olan kondansatörün kapasiteleri farklı şekilde hesap edilir. Her ne kadar düzlemsel kondansatörün hesabı kolay olsa da 3 boyutluluk, silindiriklik ve küresellik devreye girdiğinde formulasyonlar oldukça karışık hale gelir.

Uygulamada oldukça fazla karşılaşılan bir kondansatör tipidir. Düzlemsel iki metal tabaka arasında belli bir dielektrik katsayısına sahip olan bir yalıtkanın yerleştirilmesiyle elde edilir.

Düzlemsel koordinatlarda gerilim değişimi bir boyutta gerçekleşir. Değişimin sadece x ekseninde olduğu yandaki şekilden görülür. İki kalın çizgi metal tabakaları belirtirken, aradaki \ a kadar uzaklık içerisine yalıtkan bir malzeme yerleştirilir. Metal tabakaların alanları \ S olup, birinin gerilimi \ 0 iken diğer tabakaya \ U gerilimi uygulandığında elektrik alanı \ E, yüksek gerilimden düşük gerilime doğru olur.

Tabaka üzerinde herhangi bir noktada gerilim yani \ y ve \ z ekseni üzerinde gerilim değişmez. Yalıtkan malzeme gerilime karşı bir direnç gösterir ve bu sebeple gerilim düşümü \ x ekseni üzerinde olur, bir tabakadan diğerine geçerken gerilim \ U değerinden \ 0 değerine düşer. Kondansatörün gerilim uygulanmayan plakasının \ x = 0, gerilim uygulanan plakasının \ x = a konumlarında bulunduğu göz önüne alınır ve hesaplamalar sonucunda düzlemsel kondansatörün kapasite değerinin nelere bağlı olduğu bulunur.

Bu ifadeye göre düzlemsel kondansatörlerde kapasiteyi değiştiren etmenler, aradaki malzemenin dielektrik katsayısı, malzemenin kalınlığı ve metal plakaların yüzey alanıdır. Yüzey alanı, dielektrik katsayısı arttıkça ve aradaki mesafe azaldıkça kapasite artar.

Küresel kondansatörler iki metal kürenin içiçe konulup aralarına bir yalıtkanın yerleştirilmesiyle oluşturulur. Gündelik hayatta fazla kullanım alanı yoktur, genellikle yüksek gerilim tekniğinde benzetim yapmak için kullanılır ve kolaylık sağlar. Farklı çeşitleri mevcuttur, kürelerin merkezleri birbirindek ayrık, küreler birbiriyle ilişkisiz olabilir. Ancak hesaplamada kolaylık olması açısından eşmerkezli küresel kondansatörler kullanılacaktır.

İç küre yarıçapının \ r_1, dış küre yarıçapının \ r_2 olduğu kabul edilir. Kondansatör \ z ekseninde ise yine \ r_1 ve \ r_2 uzaklıkları arasında yer alır. İç küreye gerilim uygulanıp, dış küreye gerilim uygulanmadığında, sistem belli bir değerde yük depolama özelliğine sahip olur. Eşmerkezli küresel kondansatörlerde kapasite değerinin ifadesi aşağıdaki gibi yazılabilir.

Bu ifadede kesin olan tek şey, aradaki malzemenin dielektrik katsayısının kapasite değerini doğru orantılı etkilediğidir. \ r_1 ve \ r_2 yarıçapları ise alacakları değerlere göre kapasite değerini etkilerler, bu oran tasarım açısından çeşitlilik olanağı sunar.

Silindirsel kondansatörler iki metal silindir tabakanın birbirinin içine yerleştirilmesi ve aralarına yalıtkan bir malzemenin koyulmasıyla tasarlanır. Bu tip kondansatörlerin günlük hayatta kullanımı çoktur. Kablolar, yüksek gerilim havai hatları veya geçit izolatörleri bu kullanım alanlarına örnek olarak verilebilir.[12] Benzetim açısından da kolaylık sağlayan silindirsel kondansatörlerin incelenmesinde eşeksenli olanları kullanılır.

İç silindir yarıçapı \ r_1, dış silindir yarıçapı \ r_2 iken, silindir uzunlukları \ l olarak alınır. Gerilim iç silindire uygulanır, dış silindir ise gerilimsiz bırakılır. Bu durumda sistem yalıtkan malzeme üzerinde yük depolar. Kapasite değeri ise aşağıdaki gibi bulunur.

Eşeksenli silindirsel kondansatörlerde kapasite değeri, yalıtkan malzemenin dielektrik sabitinden ve silindir uzunluğundan doğru orantılı olarak etkilenir, bu ikisinin artması kapasiteyi artırmaktadır. Doğal logaritmik ifadenin içerisinde gelen yarıçaplar oranı \ r_2 / r_1 ise ters orantılı bir etki yapar. Yarıçaplar arasındaki oranda oynama yapılarak çeşitli değerlerde silindirsel kondanstörler elde edilebilir.

Kondansatörlerde elektrotların birbirlerine göre konumları düzlemsel, küresel ve silindirsel olmaları hakkında bilgi verir, farklı fiziksel yapılar farklı ihtiyaçlar için geliştirilmiştir ve seçenekleri artırıp uygulama çeşitliliğine uyum sağlarlar. Kondansatör imalatında asıl önemli olan, kullanıcıların isteklerini karşılayacak şekilde, farklı uygulamalar için farklı ürünler imal etmek, bunları imal ederken de kapasite değeri ve çalışma gerilimi üzerinde ayarlamasında farklı yalıtkan malzemelerin farklı yalıtkanlık özelliklerinden faydalanılır.

Kapasite değeri, yalıtkan malzemenin incelmesi (elektrotların birbirine yaklaşması) ve elektrot alanının artmasıyla artar fakat yalıtkanların incelmesi malzeme açısından üretimde zorluk yarattığı gibi çalışma geriliminin azalmasına yol açtığından çok da avantajlı değildir. Ayrıca elektrot alanının artması da kondansatör büyüklüğünün artmasına neden olacağından bir yerden sonra kullanışsızlığı peşinden getirmektedir. Dolayısıyla imalat ve tasarım aşamasında bir optimizasyona gidilmelidir. İstenen kapasite ve çalışma değerleri en küçük ve kullanışlı boyuta nasıl getirilebilir tasarlanmalıdır. Bu tasarlama çalışmaları farklı yalıtkanların kullanıldığı farklı kondansatörlerde yalıtkanların özellikleri göz önüne alınarak yapılır.

Kondansatörlerde alüminyum, gümüş veya kurşun elektrotlar kullanılır ancak alüminyum elektrot kullanımı en yaygın olanıdır. Yalıtkan farklılıkları ise kondansatörler arasındaki temel farkı oluşturur. Yalıtkan ile alüminyum film iletkenlerinin oluşturduğu kondansatöler ise bir kabın içerisine yerleştirilir ve enerjili kısım yalıtılmış olur.

Kondansatörlerde küçük boyutta istenen kapasite değerini elde etmenin yollarından bir tanesi elektrot alanında artırım yapmaktır, ancak elektrotlar düzlemsel olarak kullanıldığında alan arttıkça kondansatör boyutu de artmaktadır. Kondansatörlerde sargı yöntemi, elektrot alanında artma elde ederken boyutlardaki artmanın daha kabul edilebilir seviyede kalması için uygulanan bir yöntemdir.

Sargı yöntemi düzlemsel kondansatörlerin küçük boyuta sığdırılması amacını taşıyan bir yöntemdir. Uygulanması için (yandaki resimden takip edilebilir) boy olarak makul ancak en olarak uzun elektrot ve yalıtkan malzeme seçilir. Elektrot ve yalıtkan malzemelerin kolayca bükülebilir olması sargı yöntemi için ÅŸarttır. Dıştan içe doÄŸru sırayla yalıtkan – elektrot – yalıtkan – elektrot dizilimi saÄŸlanacak ÅŸekilde malzemeler üstüste yerleÅŸtirilir. Ardından bir rulonun etrafına, oluÅŸturulan bu kondansatör sarılmaya baÅŸlanır. Tamamen sargı haline gelmiÅŸ kondansatör yalıtkan bir kabın içerisine yerleÅŸtirilerek dış ortamdan izole edilir. Görünüş olarak silindirsel kondansatöre benzese de temelde tasarlanan düzlemsel bir kondansatörün sarılmış halidir. Yandaki resimde görülen kondansatör, içteki alüminyum elektrot yani anota artı (pozitif) kutup baÄŸlandığında çalışmaya baÅŸlayacaktır.

Kondansatörün kullanım alanına göre terminallerinin yani uçlarının yerleri tasarlanmalıdır. Radyal bir kondansatörde uçlar aynı kenardan aynı yöne doğru çıkarlar. Aksiyal kondansatörlerde ise bir uç tavandayken diğer uç taban kısmında olur ve ters yönlere doğru çıkarlar. Sargı işlemi gerçekleştirilmeden önce düzlemsel elektrotların aynı yöne bakan kenarlardan uzatılan uçlar radyal kondansatör, ters yöne bakan kenarlardan çıkarılan uçlar ise aksiyal kondansatör elde edilmesini sağlar.

Sargı yöntemiyle, düzlemsel kondansatör halinde bırakılsa kullanışsız olacak derecede büyük boyutlara ulaşabilecek kondansatör, çok küçük bir boyutta aynı işlevi görmüş olur. Kağıtlı (yağ emdirilmiş), alüminyum film gibi çeşitli kondansatörler bu şekilde elde edilirler.

Kondansatörlerde kullanılan yalıtkan malzemenin bükülmez olması durumunda sargı yöntemi gerçekleştirilemez. Elektrot alanının artırılması birçok elektrotun birbiri içine geçirilip, elektrotlar arasına esnek olmayan yalıtkan malzemeden yerleştirilmesiyle çok katlı elektrot yöntemi uygulanmış olur.

Birçok elektrot – yandaki resimden de takip edilebildiÄŸi gibi – ardışık olarak (bir tarak gibi) birbirlerinin içine geçirildiÄŸinde, toplam elektrot sayısının bir eksiÄŸi kadar kondansatör paralel baÄŸlanmış olarak elde edilir. Kondansatörün iki elektrot arasındaki mesafesi \ a, malzemenin yalıtkanlık katsayısı \ \varepsilon_r \varepsilon_0, elektrotların birbirine bakan alanları \ S ve toplam elektrot sayısı \ N olduÄŸu düşünülürse çok katlı elektrota sahip bir kondansatörün kapasite deÄŸeri aÅŸağıdaki gibi bulunur.

\ C = \frac {(N - 1) \cdot \varepsilon_r \varepsilon_0 \cdot S}{a}

Mika ve seramik, esnek olmayan ancak elektriği iyi yalıtan ve kolayca inceltilebilir malzemeler olduklarından, seramik ve eski tip mikalı kondansatörler bu yöntemle imal edilirler.

Kondansatörler enerji depolayan elemanlardır ve içlerindeki elektriksel yükü uzunca bir süre saklayabilirler. Güç giriÅŸi kesilmiÅŸ bir devrede bulunan kondansatör bile depo ettiÄŸi yükü boÅŸaltarak devrenin diÄŸer elemanlarının zarar görmesine yol açabilir. Devreden ayrılmasına raÄŸmen uçları arasına herhangi bir yük baÄŸlanmayan kondansatör depoladığı yükü uçları kısa devre edildiÄŸi an hızla boÅŸaltır ve bazen öldürücü olabilen ÅŸoklara, elektrik yanıklarına neden olabilir. ÖrneÄŸin görünüşte zararsız olan ve 1.5 Volt ile çalışan fotoÄŸraf flaÅŸları içlerinde 300 Volt’a kadar yük depolayabilen kondansatörlere sahiptirler, bu kondansatörlerde depolanan enerji bir insanı kolayca çarpabilir ve ÅŸoklara yol açabilir.

Yüksek kapasite değerine sahip veya yüksek gerilimde çalışan kondansatörlerle çalışılırken dikkatle davranılır, kondansatörün tamamen boşaldığından emin olduktan sonra temas etmek açısından faydalıdır. Kondansatörler devreden söküldükleri anda yük depolamış halde bulunurlar, bu sebeple içlerindeki elektriksel yükünü boşaltmak için sönümlendirici direnç adı verilen, değeri akımı zararsız hale getirecek kadar yüksek ancak çok uzun olmayan bir sürede kondansatörü boşaltacak kadar da düşük olan bir direnç, kondansatörün uçları arasına temas ettirilir ve tam boşalmanın sağlandığından emin oluncaya kadar beklenir. Yüksek gerilim kondansatörleri istiflenirken uçları arasına bir yalıtkanla kesinlikle kısa devre yapılır, çünkü bu tip kondansatörler cidden büyük zararlara yol açabilecek yükleri içlerinde depolayabilirler.

Eski yaÄŸ emdirilmiÅŸ büyük kondansatörler poliklorlanmış bifenil (PCB) içerirler. PCB bileÅŸikleri artıkları topraktan yeraltı sularına karışabilmektedir. PCB’ler içme suyuyla çok az bir miktarda tüketilse bile kanserojen etki göstermektedir. PCBlerin insan vücuduna karışması aÅŸağıdki yollarla olabilmektedir;

Bu nedenlerden dolayı eski büyük tip yağ emdirilmiş kondansatörler için çeşitli önlemler alınmalı, akıntı yapmış kondansatörler kesinlikle güvenli bir şekilde yok edilmelidirler. Bu sağlık risklerinden dolayı artık PCB içeren kondansatörler üretilmemekte ve kullanımda olanlar tedavülden kaldırılmaktadır.

İnsanlığın iki metal tabaka arasına bir yalıtkan malzeme yerleştirmek suretiyle icat ettiği kondansatörler, büyük bir sanayi alanı oluşturmuş ve günümüzde milyonlarca doların döndüğü bir pazar haline gelmiştir. Öyle ki farklı uygulamalar için farklı büyük alt kollara ayrılmış, pazar içinde birçok pazar oluşturmuştur. Kondansatör sanayisi, diğer teknolojik gelişmelerden fazla etkilenmemiş, yapımında kullanılan malzemelerin çeşitliliğinden ziyade yapı ve fiziksel boyutunda gelişmeler görülmüştür.

Alüminyum hala elektrotlarda kullanılan yegane malzemedir. YaÄŸ emdirilmiÅŸ kâğıtların yalıtkan malzeme olmaktan çıkması ise 1960′lı yıllara rastlar. Plastik filmlerin yalıtkan olarak kullanılmasıyla beraber kondansatör teknolojisinde en büyük ilerleme kaydedilmiÅŸ, kâğıtlı kondansatörler tedavülden kalkmaya baÅŸlamış ve kuru yalıtkanlı kondansatörler ortaya çıkmıştır. Yine bu ilerlemeyle birlikte kondansatör imalatında devrim niteliÄŸinde geliÅŸmeler olmuÅŸ, çok küçük boyutlu ve ucuz kondansatörlerin üretimi mümkün olmuÅŸtur.

Modern kondansatör sanayisindeki büyüme, II. Dünya Savaşı’nda elektronik bilimindeki geliÅŸmelerle tetiklenmiÅŸtir. Barışın saÄŸlanmasının ve elektronik bilimine yeni alt dalların eklenmesinin ardından dünya genelinde kondansatör ihtiyacı inanılmaz bir ÅŸekilde artış göstermiÅŸtir. Ancak yandaki grafikte de görüldüğü gibi, üreticiler açısından ÅŸanssız bir durum olarak, kondansatör sanayisi dünya ticaretindeki ihtiyaç artış ve azalmalarından oldukça fazla etkilenmiÅŸtir, bu da tüketicilerin kondansatör ihtiyacında büyük deÄŸiÅŸikliklere yol açmıştır. Bu sebeple de kondansatör üreticileri öngörü yapmakta zorlanmış ve aÄŸzı sıkılığı tercih etmiÅŸtir.

Kondansatör pazarında 2000 yılında rekor kırılmasının ardından 2001 – 2002 yıllarında piyasa düşüşe geçmiÅŸti ve piyasanın yeniden hayat belirtisi göstermesi için 2003 yılının ikinci yarısına kadar beklenmesi gerekiyordu. Bu canlanış 2004′ün ilk yarısında gelen yüksek talep ve sabit fiyat sayesinde ivme kazandı. Ancak bazı ekonomik sebepler yüzünden 2005 yılında baÅŸlayan düşüş 2006 yılına kadar devam etti. Günümüzdeki ekonomi çevrelerindeki beklentiler kondansatör piyasasının 2009 yılına kadar büyük bir büyüme içerisine gireceÄŸi yönündedir.

2000 yılının sonunda haberleşme ve telekom teknolojileri piyasasında meydana gelen çöküşün ardından kondansatör sanayisi yeni bir yapılanmanın içine girdi ve farklı alanlarda mücadele etmek zorunda kaldı. Günümüzde kondansatör piyasası fiyatlandırma, malzeme fiyatlandırması ve ulaşılabilirlik, kondansatör teknolojileri arasındaki yarış, kapasite değerleri, Çin ve Tayvan gibi ucuz üretim yapan ülkeler hakkında acil önlemler, üretimin yıllar geçtikçe bu ülkelere kayması, kondansatörlerden kurşun gibi zararlı malzemelerin temizlenmesi ve daha zararsız malzemelerin kullanılması gibi alanlarda mücadele vermektedir.

Pasif elektronik elemanlar piyasasında Avrupa’da birinci, dünya genelinde ikinci büyük firma olan EPCOS’un kondansatör piyasası ile ilgili verileri kullanılarak piyasanın bugünü ve geleceÄŸi daha iyi takip edilebilir. Merkezi Almanya’da bulunan firma kondansatörler, seramik elemanlar (seramik kondansatörler dahil), ferrit ve endüktanslar gibi alanlarda söz sahibidir. EPCOS kondansatör fabrikası alüminyum, tantalum, film, güç kondansatörü ve ultrakondansatör üretimi yapmaktadır.

Firmanın kondansatör satışlarında 2004 yılında bir önceki yılın aynı dönemine göre % 1.1 artış gözlenmiÅŸtir ve satış 350 milyon €’dan 354 milyon €’ya çıkmıştır. Yılın son çeyreÄŸinde ise yine geçen yılın son çeyreÄŸine göre % 7′lik bir satış artışı görülmüş ve satış 83 milyon € olmuÅŸtur. Bu artışı otomotiv ve endüstriyel elektronik alanında ortaya çıkan alüminyum kondansatör ihtiyacı saÄŸlamıştır. Tüketicilerin film kondansatör ihtiyacındaki artış yine satışı artırmıştır ancak tantalum kondansatörlerin bu artışta payı yok denebilecek düzeydedir.

Aşağıdaki iki liste EPCOS firmasının 2003 yılında yaptığı kondansatör satışlarının hangi endüstriye yüzde olarak ne kadar yapıldığını ve kondansatör çeşitlerinin toplam satış içerisindeki payını göstermektedir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kapasit%C3%B6r

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

buharlı makineyi icat etti

Yazan: admin | icatlar | PerÅŸembe 11 Åžubat 2010 15:51

, buharın içinde var olan ısı enerjisini, mekanik enerjiye dönüştüren bir dıştan yanmalı motordur. Buhar makineleri, lokomotifler, buharlı gemiler, pompalar, buharlı traktörler ve endüstriyel devreler olabilir.Bir buhar makinesi basınç altında buhar üretmek için suyu kaynatacak bir kazana ihtiyaç duyar. Herhangi bir ısı kaynağı kullanılabilir, fakat genelde odun, kömür veya petrol türevi yakıtların yakılmasından elde edilen ateÅŸ kullanılır. [1]Çalışma prensibi olarak, ısı enerjisini alan su buharlaÅŸarak geniÅŸler ve bir odacığa alınır, odacık soÄŸutulduÄŸunda sıvı hale geçen buhar vakum yaratır böylece mekanizmaların hareket alması ile mekanik enerjiye yani iÅŸe dönüşür.Bilinen ilk buhar makinesi diyebileceÄŸimiz örnek Mısırlı mühendis Heron’nun birinci yüzyılda 50 yıllarına doÄŸru Mısır İskenderiye’de uçları birbirlerine göre zıt yönleri gösteren iki eÄŸik tüpün yerleÅŸtirildiÄŸi oyuk bir küreden yaptığı türbin’dir. Kürede su kaynatıldığında buhar borulardan dışarı çıkmakta günümüzde etki tepki kanunu dediÄŸimiz ÅŸeyin sonucunda kürenin dönmesine yol açmakta idi. Hero buharlı bir türbin ya da motor icat etmesine raÄŸmen toplumda bir etki yaratmadığından bunu motor aygıtının icadı olarak görülmemektedirBuhar gücünün Heron tarafından uygulamasından sonra 1679 yılında ilk faydalı uygulama fizikçi Denis Papin ‘den (1647-1712) geldi. İçinde suyun kaynadığı ve biriken buharın suyun kaynama noktasını yükselttiÄŸi sıkıca kapanan bir kapağı olan düdüklü tencere icat edilmiÅŸti. Papin’in dikkat ettiÄŸi ÅŸey daha yüksek ısıda kemikler yumuÅŸuyor ve et daha çabuk piÅŸiyordu. Tencereye buhar basıncının çok yükselmesine karşın bir de güvenlik vanası eklenmiÅŸti.1698 yılında, İngiliz mühendis Savery (1650-1715), ilk ticari olarak satılan buhar makinesini yapmıştır. Bu maden ocağından suyu dışarı atmak amacıyla kullanılmıştır. Madencinin Arkadaşı olarak tanınmaktaydı.Çalışma prensibi ise, buhar kazanından gelen buhar odacığa dolar. Odacık buhar ile doluyken üzerine soÄŸuk su döküldüğünde suya donüşen buhar vakum yaratır böylece odacıktaki su seviyesi yükselir. Vana yardımıyla odaya buhar dolduÄŸunda iÅŸ yapılmış olur yani madenden su çekilmiÅŸ olur. Bu makinede vanalar insan gücüyle sırayla kapatılıp açılması gerekmektedir.1712 ‘de İngiliz mühendis Thomas Newcomen (1663-1729) yeni bir tür buhar makinesi geliÅŸtirdi. Bu makinenin Savery Makinesinden en büyük avantajı pistonun bir zincir yardımıyla tahterevalli benzeri bir tür kaldıraca tutturulmuÅŸ olmasıydı. Bu kaldıracın diÄŸer ucu ise bir tür tulumbaya baÄŸlanmıştı. Piston silindirin en üst noktasında iken silindirin içine gönderilen soÄŸuk su buharı yoÄŸunlaÅŸtırıyordu. Böylece atmosferik basınç pistona aÅŸağıya doÄŸru kuvvet uyguladığı anda su madenden yükseliyordu. Buhar pistona dolunca bu çevrim tekrar ediyordu. Ayrıca daha az tehlikeliydi. Yine de istenilen verime ulaÅŸamamış ve yakıt tüketimi azalmamıştı.1764 yılında bozulan Newcomen makinalarından biri onarılması için İskoçyalı mühendis ’a verildi. [3] Makinayı onaran watt aynı zamanda randımanı düşük bu makineyi geliÅŸtirmek de istedi. Arkadaşı İskoç kimyacı Joseph Black’tan gizli ısıyı [4] öğrenmiÅŸ olan Watt aynı odayı sürekli ısıtıp soÄŸutmanın ne kadar israflı bir ÅŸey olduÄŸunu anladı ve aklına iki oda yapmak fikri geldi. Biri sürekli sıcak, diÄŸeri de sürekli soÄŸuk tutulacaktı. Buhar iÅŸini yaparken sıcak odada bulunacaktı ve su haline getirilmesi gerektiÄŸinde supaplar sistemiyle soÄŸuk odaya alınacaktı.Watt 1781 yılına gelindiÄŸinde makinasını iyice geliÅŸtirmiÅŸ ve pistonun ileri geri hareketini ustalıkla bir tekerleÄŸin dönme hareketine çeviren mekanik aletleride icat etmiÅŸti. Watt’ın makine tarihi ve makine mühendisliÄŸine katkıları çok büyük önem taşır.1884 yılında İngiliz mühendis Algernon Parsons (1854-1931) ilk baÅŸarılı buhar türbinini yapmıştır. [5] Bu sayede yüksek hızlı gemi yapımı kolaylaÅŸmış. Jeneratörlerin de kullanılması kolaylaÅŸmıştır.James Watt’ın geliÅŸtirmesine raÄŸmen buhar makinalarının verimi halen %7 civarında idi kalan %93 boÅŸa giden ısı olarak kayboluyordu.Buhar makinasının verimini inceleyen ilk kiÅŸi Fransız fizikçi Nicolas Leonard Sadi Carnot’tur (1796-1832) 1824 yılında yayımladığı AteÅŸin Tahrik Kuvveti Üzerine isimli kitabında buhar makinasının maksimum veriminin en sıcak halindeki buhar ile en soÄŸuk halindeki suyun sıcaklığı arasındaki farka baÄŸlı olduÄŸunu gösterdi. Carnot ısı ve iÅŸin birbirlerine dönüşmesi yolunu ilk olarak ele alan kiÅŸi olduÄŸundan Termodinamik biliminin kurucusu kabul edilmektedir.1787 yılına kadar buharlı motorlar sadece su pompalarını ve tekstil makinalarını çalıştırmak için kullanılmıştı. 22 AÄŸustos 1787 yılında ise Amerikalı John Fitch (1743-1798) ilk vapuru Delaware Nehri’ne indirmiÅŸtir.[6] Bir süre Philaderphia ile Trenton arasında düzenli vapur yolculuÄŸu yapılmasını saÄŸlamıştır.Fakat Fitch ticari anlamda baÅŸarı kazanamamıştır. 1807 yılına gelindiÄŸinde ise yine Amerikalı mucit olan Robert Fulton saatte 8 km hızla giden adını Clermont koyduÄŸu kırk metre uzunluÄŸundaki vapurları Hudson Nehri’nde iÅŸletmeye baÅŸladı. [7] Bu sefer Fitch’in tersine ticari baÅŸarı kazanıldığından Fulton vapuların mucidi kabul edilmektedir. 1809 yılında ise Moses Rogers komutası altındaki Phoenix okyonusa açılan ilk buharlı vapur oldu. [8]1811 yılında Mississippi Nehri üzerinde iÅŸleyen ilk gemi New Orleans faaliyete geçti. [9]Okyanusu aÅŸan ilk gemi ise 1819 yılında Georgia Savannah’tan İngiltere’deki Liverpool’a beÅŸbuçuk haftada ulaÅŸan Savannah isimli gemi oldu. YolculuÄŸun büyük kısmı yelkenlerin açılması ile bitirildiÄŸinden aslında buharlı gemi sayılmazdı. [10]1827 yılında Türbinlerin ve gemi pervanesinin keÅŸfedilmesi sonucu , pervanenin yan çarktan daha etkili olduÄŸu anlaşıldı ve gemi teknolojisi hızla geliÅŸti [11]İlk buharlı motorların gemilerde kullanılmasından sonra 1804 yılında Richard Trevithick bir vagonun ÅŸasesi üzerine sabit bir buhar motoru yerleÅŸtirerek dünyanın ilk buharlı lokomotifini üretti. Yaptığı özel yolda lokomotifini hareket ettirerek gösteri düzenlemiÅŸ fakat bundan ticari bir kazanç elde edememiÅŸtir. [12]1825 yılına gelindiÄŸinde ise İngiliz mucit George Stephenson geliÅŸtirilmiÅŸ buharlı motorlardan faydalanarak ilk buharlı lokomotif denebilecek ve adına Rocket dediÄŸi aracı yaptı.Bilinen ilk örnek Fransız mühendis Nicolas Joseph Cugnot tarafından yapılan Fardier’dir. Nicholas Joseph Cugnot küçük ölçekte yaptığı iki kazanlı Newcomen makinesini üç tekerlekli bir arabaya yükleyerek 1769 yılında deneme yapmıştır. Fakat buharlaÅŸma yoluyla azalan kazan suyunu yenileyecek bir sistem olmadığından araç 15 dakikada bir durmak ve su ikmali yapıp suyun kaynamasını beklemek gerekmekteydi.Buhar makineleri iki ana baÅŸlıkta sınıflandırılabilir.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Buharl%C4%B1_makine

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Güneş sistemi

Yazan: admin | icatlar | Çarşamba 10 Şubat 2010 10:43

→ BaÅŸlığın diÄŸer anlamları için (anlam ayrımı) sayfasına bakınız.GüneÅŸ, GüneÅŸ Sistemi’nin merkezinde yer alan yıldızdır. Orta büyüklükte olan GüneÅŸ tek başına GüneÅŸ Sistemi’nin kütlesinin % 99,8′ini oluÅŸturur. Geri kalan kütle GüneÅŸ’in çevresinde dönen gezegenler, asteroitler, göktaÅŸları, kuyrukluyıldızlar ve kozmik tozdan oluÅŸur. Günışığı ÅŸeklinde GüneÅŸ’ten yayılan enerji, fotosentez yoluyla Dünya üzerindeki hayatın hemen hemen tamamının var olmasını saÄŸlar ve Dünya’nın iklimiyle hava durumunun üzerinde önemli etkilerde bulunur.Samanyolu gökadasında bilinen 200 milyar yıldızdan birisi olan GüneÅŸ, kütlesi sıcak gazlardan oluÅŸan ve çevresine ısı ve yayan bir yıldızdır. GüneÅŸin çapı dünyanın çapının 109 katı (1.5 milyon km), hacmi 1,3 milyon katı ve ağırlığı 333.000 katı kadardır. GüneÅŸin yoÄŸunluÄŸu ise Dünyanın yoÄŸunluÄŸunun ¼’ü kadardır. GüneÅŸ kendi ekseni etrafında saatte 70.000 km hızla döner. Bir turunu ise 25 günde tamamlar. GüneÅŸin yüzey sıcaklığı 5500 °C ve çekirdeÄŸinin sıcaklığıysa 15,6 milyon °C’dir. GüneÅŸten çıkan enerjinin 2 milyonda 1′i yeryüzüne ulaşır. Güneş’in üç günde yaymış olduÄŸu enerji, dünyadaki tüm petrol, aÄŸaç, doÄŸalgaz, vb. yakıta eÅŸdeÄŸerdir. GüneÅŸ ışınları 8,44 dakikada yeryüzüne ulaşır. GüneÅŸ dünyaya en yakın yıldızdır. Çekim kuvveti dünya yer çekiminin 28 katıdır.GüneÅŸ yüzeyi kütlesinin %74′ünü ve hacminin %92′sini oluÅŸturan hidrojen, kütlesinin %24-25′ünü[9] ve hacminin %7′sini oluÅŸturan helyum ile Fe, Ni, O, Si, S, Mg, C, Ne, Ca, ve Cr gibi diÄŸer elementlerden oluÅŸur.[10] GüneÅŸ’in yıldız sınıfı G2V’dir. G2 GüneÅŸ’in yüzey sıcaklığının yaklaşık 5.780 K olduÄŸu, dolayısıyla beyaz renge sahip olduÄŸu anlamına gelir. Günışığının atmosferden geçerken kırılması sonucu sarı gibi görünür. Bu mavi fotonların Rayleigh saçılımının sonucunda yeteri kadar mavi ışığın kırılmasıyla geride sarı olarak algılanan kırmızılığın kalmasıdır.Tayfı içinde iyonize ve nötr metaller olduÄŸu kadar çok zayıf hidrojen çizgileri de bulunur. V eki (Roma rakamıyla beÅŸ) çoÄŸu yıldız gibi GüneÅŸ’in de ana dizi üzerinde olduÄŸunu gösterir. Enerjisini hidrojen çekirdeklerinin füzyonla helyuma dönüşmesinden elde eder ve hidrostatik denge içindedir, yani zaman içinde ne geniÅŸler ne de küçülür. Saniyede 600 milyon ton hidrojen, helyuma dönüşür. Bu da, GüneÅŸ`in her geçen saniye 4,5 milyon ton hafiflemesine yol açar. GüneÅŸteki füzyon olayı sonucunda kızıl kırmızımsı bir alev 15-20 bin km yükselir ve GüneÅŸ Fırtınası meydana gelir. Galaksimizde 100 milyondan fazla G2 sınıfı yıldız bulunur. GüneÅŸ, galaksimiz içinde bulunan yıldızların % 85′inden daha parlaktır, bu yıldızların çoÄŸu kırmızı cücelerdir.[11]GüneÅŸ Samanyolu merkezinin çevresinde yaklaşık 26.000 ışıkyılı uzaklıkta döner. Galaktik merkez çevresinde bir dönüşünü yaklaşık 225–250 milyon yılda bir tamamlar. Yaklaşık yörünge hızı saniyede 220 kilometredir (+/-20km/s). Bu da her 1.400 yılda bir, 1 ışıkyılı ve her 8 günde 1 GB’dir. Bu galaktik uzaklık ve hız bilgileri ÅŸu anda sahip olduÄŸumuz en doÄŸru bilgilerdir ancak daha fazla öğrendikçe bunlar da geliÅŸebilir.[12]GüneÅŸ günümüzde Samanyolu’nun daha büyük olan Kahraman takımyıldızı ve Yay takımyıldızı kolları arasında kalan Orion Kolu’nun iç kısmında, Yerel Yıldızlararası Bulut içinde yüksek sıcaklıkta dağınık bölgesi olan düşük yoÄŸunluklu Yerel Kabarcık içinden geçmektedir. Dünya’ya 17 ışıkyılı uzaklıkta yer alan en yakın 50 yıldız içinde GüneÅŸ, mutlak kadir olarak dördüncü sıradadır (M=4,83)GüneÅŸ’in yıldız geliÅŸimi modellemesi ve nükleokozmokronoloji yöntemleri kullanılarak ana dizi üzerinde hesaplanan yaşının 4,57 milyar yıl olduÄŸu düşünülmektedir.[13] Hidrojen moleküler bulutun hızla kendi içine çökmesi sonucu üçüncü nesil, Öbek I, T Tauri yıldızı olan GüneÅŸ’in doÄŸduÄŸu düşünülmektedir. Bu doÄŸan yıldızın Samanyolu gökadasının çekirdeÄŸinden 26.000 ışıkyılı uzakta hemen hemen dairesel bir yörüngeye girdiÄŸi varsayılmaktadır.Yıldız ana dizi üzerinde yıldız evrimi aÅŸamasının yarı yolundadır. Bu aÅŸamada çekirdekte oluÅŸan nükleer füzyon reaksiyonları hidrojeni helyuma dönüştürür. Her saniye GüneÅŸ’in çekirdeÄŸinde 4 milyon ton madde enerjiye çevrilir ve ortaya nötrinolarla radyasyon çıkar. Bu hızla günümüze kadar 100 Dünya kütlesi kadar madde enerjiye çevrilmiÅŸtir. GüneÅŸ yaklaşık olarak 10 milyar yıl ana dizi yıldızı olarak yaÅŸamına devam edecektir.GüneÅŸ süpernova olarak patlayacak kadar fazla kütleye sahip deÄŸildir. Bunun yerine 5-6 milyar yıl içinde kırmızı dev aÅŸamasına girecektir. Çekirdekte bulunan hidrojen yakıtı tükendikçe dış katmanları geniÅŸleyecek, çekirdeÄŸi büzüşerek ısınacaktır. Çekirdek ısısı 100 MK civarına ulaÅŸtığında helyum füzyonu tetiklenecek ve karbon ile oksijen üretmeye baÅŸlayacaktır. Böylece 7,8 milyar yıl içinde gezegen bulutsu aÅŸamasının asimptotik dev koluna girerek iç sıcaklığında oluÅŸan kararsızlıklar nedeniyle yüzeyinden kütle kaybetmeye baÅŸlayacaktır. GüneÅŸ’in dış katmanlarının geniÅŸleyerek Dünya’nın yörüngesinin bulunduÄŸu noktaya kadar gelmesi olasıdır ancak son zamanlarda yapılan araÅŸtırmalar, GüneÅŸ’ten kırmızı dev aÅŸamasının baÅŸlarında kaybolan kütle nedeniyle Dünya’nın yörüngesinin daha uzaklaÅŸacağını, dolayısıyla da GüneÅŸ’in dış katmanları tarafından yutulmayacağını önermektedir.[14] Ancak Dünya’nın üstündeki suyun tamamı kaynayacak ve atmosferinin çoÄŸu uzaya kaçacaktır. Bu dönemde oluÅŸan güneÅŸ sıcaklıklarının sonucunda 900 milyon yıl sonra Dünya yüzeyi bildiÄŸimiz yaÅŸamı destekleyemeyecek kadar ısınacaktır.[15] Bir kaç milyar yıl sonra da yüzeyde bulunan su tamamen yok olacaktır.[16]Kırmızı dev aÅŸamasının ardından yoÄŸun termal titreÅŸimler GüneÅŸ’in dış katmanlarından kurtularak bir gezegensel bulutsu oluÅŸturmasına neden olacaktır. Geride kalan tek cisim aşırı derecede sıcak olan yıldız çekirdeÄŸi olacaktır. Bu çekirdek milyarlarca yıl boyunca yavaÅŸ yavaÅŸ soÄŸuyup beyaz cüce olarak yok olacaktır. Bu yıldız evrimi senaryosu düşük ve orta kütleli yıldızların tipik geliÅŸim senaryosudur.[14][17]GüneÅŸ bir sarı cücedir. GüneÅŸ Sistemi’nin toplam kütlesinin yaklaşık % 99′unu oluÅŸturur. GüneÅŸ hemen hemen mükemmel bir küre ÅŸeklindedir, basıklığı yalnızca 9 milyonda birdir,[18] yani kutuplararası çapı ile ekvator çapı arasında bulunan fark yalnızca 10 km.’dir. GüneÅŸ plazma hâlindedir ve katı deÄŸildir; dolayısıyla kendi ekseni etrafında dönerken kademeli olarak döner, yani ekvatorda kutuplarda olduÄŸundan daha hızlı döner. Bu gerçek dönüşün periyodu ekvatorda 25 gün, kutuplarda 35 gündür. Ancak Dünya GüneÅŸ’in etrafında dönerken gözlem noktamız sürekli deÄŸiÅŸtiÄŸi için GüneÅŸ’in görünür dönüşü ekvatorda yaklaşık 28 gün kadardır. Bu yavaÅŸ dönüşün merkezkaç etkisi GüneÅŸ’in ekvatorunda yüzey çekiminden 18 milyon kat daha güçsüzdür. Aynı zamanda gezegenlerden kaynaklanan gelgit etkisi GüneÅŸ’in ÅŸeklini belirgin derecede etkilemez.Kayalık gezegenlerde olduÄŸu gibi GüneÅŸ’in belirli sınırları yoktur. Dış katmanlarında, merkezinden uzaklaÅŸtıkça gaz yoÄŸunluÄŸu üstel olarak azalır. Ancak aÅŸağıda açıklandığı gibi GüneÅŸ’in belirgin bir iç yapısı bulunur. GüneÅŸ’in yarıçapı merkezinden ışıkyuvarının (fotosfer) kenarına kadar ölçülür. Bu hemen yukarısında gazların önemli miktarda ışık saçamayacak kadar çok soÄŸuk ya da çok ince olduÄŸu katmandır. Işık yuvarı çıplak gözle görülen yüzeydir. GüneÅŸ çekirdeÄŸi toplam hacminin yüzde 10′una ama toplam kütlesinin yüzde 40′ına sahiptir.[19]GüneÅŸ’in içi doÄŸrudan gözlemlenemez ve GüneÅŸ elektromanyetik ışımaya karşı opaktır. Ancak nasıl sismoloji deprem tarafından üretilen dalgaları kullanarak Dünya’nın iç yapısını ortaya çıkarıyorsa helyosismoloji de GüneÅŸ’in içinden geçen basınç dalgalarını kullanarak iç yapısını ölçmeye ve görüntülemeye çalışır. GüneÅŸ’in bilgisayar modellemesi de iç katmanları araÅŸtırmak amacıyla kuramsal bir araç olarak kullanılır.GüneÅŸ çekirdeÄŸi merkezden 0,2 güneÅŸ yarıçapına kadar uzanır. YoÄŸunluÄŸu 150.000 kg/m³ (Yeryüzünde suyun yoÄŸunluÄŸunun 150 katı) civarında, sıcaklığı da 13.600.000 kelvin kadardır (yüzey sıcaklığı yaklaşık 5.800 kelvindir). Yakın zamandaki SOHO (Solar and Heliospheric Observatory) misyonunun getirdiÄŸi bilgiler çekirdekte işınsal bölgeye doÄŸru daha hızlı bir dönme hızı olduÄŸunu belirtmektedir[20] GüneÅŸ’in yaÅŸamının çoÄŸunda enerji, proton-proton zincirleme tepkimesi diye adlandırılan aÅŸamalardan oluÅŸan ve hidrojeni helyuma çeviren nükleer füzyon ile oluÅŸur. Çekirdek, füzyon ile önemli derecede ısı oluÅŸturulan tek yerdir. Yıldızın geri kalanı çekirdekten dışarıya doÄŸru transfer edilen enerjiyle ısınır. Çekirdekte füzyonla oluÅŸan tüm enerji arka arkaya gelen katmanlardan geçerek güneÅŸ ışıkyuvarına ulaşır ve buradan uzaya günışığı ve parçacıkların kinetik enerjisi olarak yayılır.GüneÅŸ’te serbest olarak bulunan toplam ~8.9×1056 proton (hidrojen çekirdeÄŸi) her saniye 3,4×1038 kadarı helyum çekirdeÄŸine dönüşür, saniyede 4,26 milyon ton madde-enerji dönüşüm oranıyla saniyede 383 yottawatt (3,83×1026 W) ya da 9,15×1010 megaton TNT enerji açığa çıkar. Bu aslında güneÅŸ çekirdeÄŸinde 0,3 µW/cm³ ya da 6 µW/kg madde gibi oldukça düşük bir enerji üretimi oranına karşılık gelir. ÖrneÄŸin insan vücudu yaklaşık olarak 1,2 W/kg ısı üretir, yani bu da GüneÅŸ’in birim kütle başına milyonlarca katı demektir. Dünya üzerinde benzer parametreler kullanılarak plazma ile enerji üretilmesi tamamen mantıksız olacaktır çünkü orta kapasitede 1 GW’lık bir füzyon güç santralı bir küp mil hacminde 170 milyar tonluk plazmaya ihtiyaç duyacaktır. Dolayısıyla yeryüzünde bulunan füzyon reaktörleri, GüneÅŸ’in içindekinden çok daha yüksek plazma sıcaklıkları kullanmaktadır.Nükleer füzyon hızı, yoÄŸunluk ve sıcaklığa çok yakından baÄŸlıdır, dolayısıyla çekirdekteki füzyon hızı kendi kendini düzenleyen bir dengeye sahiptir. Biraz yüksek bir füzyon hızı sonucunda çekirdek ısınarak dış katmanlara doÄŸru hafifçe geniÅŸleyecek, füzyon hızını azaltacak ve kendini düzenleyecektir. Biraz düşük bir füzyon hızı da çekirdeÄŸin soÄŸumasına ve daralmasına dolayısyla da füzyon hızının artmasına neden olacaktır.Nükleer füzyon tepkimeleri sonucunda açığa çıkan yüksek enerjili fotonlar (kozmik, gama ve X ışınları) güneÅŸ plazmasının yalnızca birkaç milimetresi tarafında emilir ve tekrar rastgele yönlerde çok az enerji kaybederek tekrar yayılır, bu nedenle de ışımanın GüneÅŸ’in yüzeyine ulaÅŸması uzun zaman alır. “Foton yolculuk zamanı” 10.000 ilâ 170.000 yıl kadar sürer.[21]Isıyayımsal dış katmandan ÅŸeffaf “yüzey” ışıkyuvara doÄŸru son bir yolculuktan sonra fotonlar görünür ışık olarak kaçar. GüneÅŸ’in merkezinde bulunan her gama ışını uzaya kaçmadan önce bir kaç milyon görünür ışık fotonuna dönüşür. Nötrinolar da çekirdekteki tepkimelerde oluÅŸur ama fotonların aksine nadiren madde ile etkileÅŸime girer, dolayısıyla hemen hemen hepsi GüneÅŸ’ten hemen kaçabilir. Çok uzun yıllar, GüneÅŸ’te üretilen nötrinoların ölçümü kuramlar sonucu tahmin edilenden 3 kat daha düşüktü. Bu tutarsızlık yakın zamanda nötrino salınım etkilerinin keÅŸfiyle çözüldü. GüneÅŸ gerçekten de kuramlarca önerilen miktarda nötrinoyu açığa çıkarmakta ancak nötrino algılayıcıları bunların üçte ikisini kaçırmaktadır çünkü nötrinolar kuantum sayılarını deÄŸiÅŸtirmektedir.Yaklaşık 0,2 güneÅŸ yarıçapından 0,7 güneÅŸ yarıçapına kadar bulunan madde, çekirdekteki yoÄŸun ısıyı dışarı doÄŸru temal radyasyonla taşıyacak kadar sıcak ve yoÄŸundur. Bu bölgede ısıyayım yoktur, yükseklik arttıkça madde soÄŸusa da sıcaklık düşümü adyabatik sapma oranından düşük olduÄŸu için ısıyayım oluÅŸamaz. Isı ışınım yoluyla iletilir. Hidrojen ve helyum iyonları foton açığa çıkarır. Fotonlar diÄŸer iyonlar tarafından emilmeden bir miktar yol alır. Bu ÅŸekilde enerji dışarı doÄŸru çok yavaÅŸ bir hızla ilerler.Işınsal ile ısıyayımsal bölge arasında “tachocline” adı verilen bir geçiÅŸ katmanı bulunur. Burada ışınsal bölgenin tekdüze dönüşüyle ısıyayımsal bölgenin kademeli dönüşü arasında oluÅŸan ani deÄŸiÅŸiklik büyük bir kırılmaya neden olur.GüneÅŸ’in dış katmanında, yani yarıçapının % 70 aÅŸağısına kadar olan bölgede plazma ısıyı dışarıya doÄŸru ışıma yoluyla iletecek kadar yoÄŸun ve sıcak deÄŸildir. Sonuç olarak sıcak sütunların yüzeye yani ışıkyuvara doÄŸru madde taşıdığı ısıyayım oluÅŸur. Yüzeye çıkan madde soÄŸuyunca tekrar ısıyayımsal bölgenin baÅŸladığı yere çökerek ışınsal bölgenin üst kısmından daha fazla ısı alır.Isıyayımsal bölgede bulunan termal sütunlar GüneÅŸ’in yüzeyinde belirli bir iz bırakır. GüneÅŸ’in iç bölgesinin dış katmanı olan bu bölgedeki türbülanslı ısıyayım küçük ölçekli bir dinamo yaratarak GüneÅŸ’in yüzeyinin tamamında manyetik kuzey ve güney kutuplar yaratır.Işıkyuvar, GüneÅŸ’in görünen yüzeyi, hemen altında görünen ışığa opak olduÄŸu katmandır. Işıkyuvarın üzerinde görünen günışığı uzaya serbestçe yayılır ve enerjisi GüneÅŸ’ten uzaklaşır. Opaklıkta olan deÄŸiÅŸiklik görünen ışığı kolayca soÄŸuran H- iyonlarının miktarlarının azalmasıdır. Buna karşın görünen ışık elektronların hidrojen atomlarıyla H- iyonu oluÅŸturmak için tepkimeye girmesiyle oluÅŸur.[22][23] Işıkyuvar on ile yüz kilometre arasındaki kalınlığıyla Dünya üzerinde bulunan havadan daha az opaktır. Işıkyuvarın üst kısmının alt kısmından soÄŸuk olması nedeniyle GüneÅŸ ortada kenarlara nazaran daha parlakmış gibi görünür. GüneÅŸ’in kara cisim ışınımı 6.000 K sıcaklığında olduÄŸunu gösterir. Işıkyuvarın parçacık yoÄŸunluÄŸu yaklaşık 1023 m−3‘dir bu da Dünya havayuvarının deniz düzeyindeki parçacık yoÄŸunluÄŸunun % 1′i kadardır.Işıkyuvarın ilk optik tayf incelemeleri sırasında bazı soÄŸurma çizgilerinin o zamanlar Dünya üzerinde bilinen hiçbir elemente ait olmadığı anlaşıldı. 1868 yılında Norman Lockyer bunun yeni bir elemente ait olduÄŸu varsayımını öne sürdü ve adını Yunan güneÅŸ tanrısı Helios’tan esinlenerek “helyum” koydu. Bundan ancak 25 yıl sonra helyum yeryüzünde izole edilebildi.[24]GüneÅŸ’in ışıkyuvar üzerinde bulunan bölümlerine topluca güneÅŸ gazyuvarı denir. Radyo dalgalarından görünür ışığa ve gama ışınlarına kadar olan elektromanyetik spektrumda çalışan teleskoplarlarla görünebilir ve baÅŸlıca beÅŸ bölgeden oluÅŸur: Sıcaklık ineci, renkyuvar, geçiÅŸ bölgesi, korona ve günyuvar. GüneÅŸ’in dış gazyuvarı sayılan günyuvar Plüton’un yörüngesinin çok ötesine gündurguna kadar uzanır. Gündurgunda yıldızlararası ortam ile ÅŸok dalgası ÅŸeklinde bir sınır oluÅŸturur. Renkyuvar, geçiÅŸ bölgesi ve korona GüneÅŸ’in yüzeyinden daha sıcaktır. Sebebi tamamen kanıtlanmasa da kanıtlar Alfvén dalgalarının koronayı ısıtabilecek kadar enerjiye sahip olabileceÄŸini göstermektedir.[25]GüneÅŸ’in en soÄŸuk bölgesi ışıkyuvarın yaklaşık 500 km üzerindeki sıcaklık ineci bölgesidir. Sıcaklık yaklaşık 4.000 K’dir. Bu bölge karbonmonoksit ve su gibi basit moleküllerin soÄŸurma tayflarıyla farkedilebileceÄŸi kadar soÄŸuktur.Sıcaklık ineci bölgenin hemen üzerinde 2.000 km kalınlığında, yayılım ve soÄŸurma çizgilerinin egemen olduÄŸu ince bir katman bulunur. Adının renkyuvar olmasının nedeni, güneÅŸ tutulmalarının başında ve sonunda bu bölgenin renkli bir ışık olarak görülmesidir. Renkyuvarın sıcaklığı yükseldikçe artar ve en üst bölgede 100.000 K’e eriÅŸir.Işıkyuvarın üzerinde, sıcaklığın çok hızla 100.000 K’den bir milyon K’e çıktığı geçiÅŸ bölgesi yer alır. Sıcaklık artışının nedeni bölgede bulunan helyumun yüksek sıcaklıklar nedeniyle tamamen iyonize olarak faz geçiÅŸidir. GeçiÅŸ bölgesi kesin belirli bir yükseklikte oluÅŸmaz. Daha çok renkyuvarda bulunan iÄŸnemsi ve ipliksi yapıların çevresinde bir ayça oluÅŸturur ve sürekli kaotik bir hareket içindedir. GeçiÅŸ bölgesi yeryüzünden kolay görülmez ama uzaydan, elektromanyetik spektrumun morötesi bölümüne kadar hassas cihazlar tarafından kolayca gözlemlenebilir.Korona hacim olarak GüneÅŸ’ten çok daha büyük olan dış gazyuvarı katmanıdır. Korona tüm GüneÅŸ Sistemi’ni ve günyuvarını kaplayan güneÅŸ rüzgârına pürüzsüzce geçiÅŸ yapar. Korona’nın GüneÅŸ yüzeyine yakın olan alt katmanlarının parçacık yoÄŸunluÄŸu 1014–1016 m−3‘dur. Sıcaklığı birkaç milyon kelvin civarındadır.Günyuvar ise yaklaşık 20 güneÅŸ yarıçapınden (0,1 GB) GüneÅŸ Sistemi’nin en son noktasına kadar uzanır. İç sınırlarının tanımı güneÅŸ rüzgârının süperalfvénik akışa sahip olması yani bu akışın Alfvén dalgalarının hızından daha fazla olması ile belirlenir. Bu sınırın dışındaki türbülans ya da dinamik kuvvetler GüneÅŸ koronasının ÅŸeklini etkilemez çünkü bilgi ancak Alfvén dalgalarının hızıyla yayılabilir. GüneÅŸ rüzgârı, sürekli olarak günyuvar boyunca dışa doÄŸru akar, GüneÅŸ’ten 50 GB ötede gündurguna çarpana kadar güneÅŸ manyetik alanını spiral bir ÅŸekle sokar. Aralık 2004′te Voyager 1 uzay sondasının, gündurgun olduÄŸuna inanılan bir ÅŸok dalgası cephesini geçtiÄŸi bildirildi. Her iki Voyager sondası da sınıra yaklaÅŸtıkça daha yüksek düzeyde enerji yüklü parçacıkların varlığını kaydetti.[26]GüneÅŸ, atomdan büyük her nesne gibi kimyasal elementlerden oluÅŸmuÅŸtur. Bir çok biliminsanı bu elementlerin bolluklarını, gezegenlerdeki elementlerle olan baÄŸlantılarını ve güneÅŸin içindeki dağılımlarını araşırmıştır[kaynak belirtilmeli].Bazı elementlerin karakteristik kütle oranları şöyledir[27][28]:1968 yılında Belçikalı bir biliminsanı lityum, berilyum, ve bor bolluklarının önceden düşünüldüğünden daha fazla olduÄŸunu bulmuÅŸtur[29]. 2005 yılında üç biliminsanı neon bolluÄŸunun önceden düşünüldüğünden daha fazla olabileceÄŸini helyosismolojik gözlemlere dayanarak önermiÅŸlerdir[30]. 1986′ya kadar GüneÅŸ’in helyum içeriÄŸinin Y=0,25 olduÄŸu genel kabul görmüştü ancak bu tarihte iki biliminsanı Y=0,279 deÄŸerinin daha doÄŸru olduÄŸunu iddia etmiÅŸtir.[31]. 1970′lerde bir çok araÅŸtırma GüneÅŸ’te bulunan demir grubu elementlerin bolluÄŸuna odaklandı.[32][32] Tek iyonlu demir grubu elementlerinin gf deÄŸerlerinin ilk 1962′de bulunmuÅŸ[32] ve geliÅŸtirilmiÅŸ f deÄŸerleri 1976′da hesaplanmıştır.[32] Kobalt ve mangan gibi bazı demir grubu elementlerinin bolluk tespitleri, çok ince yapıya sahip olmalarından ötürü zordur.[32].GüneÅŸ içinde bulunan elementlerin dağılımı bir çok deÄŸiÅŸkene baÄŸlıdır, örneÄŸin kütleçekimi nedeniyle ağır elementler (örneÄŸin helyum) güneÅŸ kütlesinin merkezine yakın dururken, ağır olmayan elementler (örneÄŸin hidrojen) GüneÅŸ’in dış katmanlarına doÄŸru yayılır. [28] Özellikle GüneÅŸ’in içinde helyumun dağılımı özel olarak ilgi çekmektedir. Helyumun dağılma sürecinin zamanla hızlandığı ortaya çıkarılmıştır. [33] GüneÅŸ’in dış katmanını oluÅŸturan ışıkyuvarın bileÅŸimi, içinde bulunan döteryum, lityum, bor ve berilyum dışında, GüneÅŸ Sistemi’nin oluÅŸumundaki kimyasal bileÅŸime örnek olarak alınmaktadır.[34]Uygun filtrelemeyle GüneÅŸ gözlemlendiÄŸinde ilk dikkati çeken etrafına göre daha soÄŸuk olması nedeniyle daha koyu görüken belirli sınırlara sahip güneÅŸ lekeleridir. GüneÅŸ lekeleri, güçlü manyetik kuvvetlerin ısıyayımı engellediÄŸi ve sıcak iç bölgeden yüzeye doÄŸru enerji transferinin azaldığı yoÄŸun manyetik etkinliÄŸin olduÄŸu bölgelerdir. Manyetik alan koronanın aşırı ısınmasına neden olur ve yoÄŸun güneÅŸ püskürtüleri ile koronada kütle fırlatılmasına neden olan etkin bölgeler oluÅŸturur.GüneÅŸ’in üzerinde görünür güneÅŸ lekelerinin sayısı sabit deÄŸildir ama GüneÅŸ döngüsü denen 11 yıllık bir döngü içinde deÄŸiÅŸiklik gösterir. Döngünün tipik minimum döneminde çok az güneÅŸ lekesi görünür ve hatta bazen hiç görünmez. Gözükenler yüksek enlemlerde bulunur. GüneÅŸ döngüsü ilerledikçe Spörer yasasının açıkladığı gibi güneÅŸ lekelerinin sayısı artar ve ekvatora doÄŸru yaklaşır. GüneÅŸ lekeleri genelde zıt manyetik kutuplara sahip çiftler olarak bulunur. Ana güneÅŸ lekesinin manyetik polaritesi her güneÅŸ döngüsünde deÄŸiÅŸir, dolayısıyla bir döngüde kuzey manyetik kutba sahip olan leke bir sonraki döngüde güney manyetik kutba sahip olur.GüneÅŸ döngüsünün uzayın durumu üzerinde büyük etkisi vardır, ve Dünya’nın iklimi üzerinde de önemli bir etki yapar. GüneÅŸ etkinliÄŸinin minimumda olduÄŸu dönemler soÄŸuk hava sıcaklıklarıyla, normalden daha uzun süren güneÅŸ döngüleri de daha sıcak hava sıcaklıklarıyla iliÅŸkilendirilir. 17. yüzyılda güneÅŸ döngüsünün bir kaç on yıl boyunca tamamen durduÄŸu gözlemlenmiÅŸtir; bu dönemde çok az güneÅŸ lekesi görülmüştür. Küçük Buz Çağı ya da Maunder minimumu diye bilinen bu dönemde Avrupa’da çok soÄŸuk hava sıcaklıklarıyla karşılaşılmıştır.[35] Daha da önceleri benzer minimum dönemler aÄŸaç halkalarının analiziyle ortaya konmuÅŸtur ve bu dönemler normalden daha düşük global hava sıcaklıklarıyla eÅŸleÅŸmektedir.Çok yeni bir teori GüneÅŸ’in çekirdeÄŸindeki manyetik kararsızlıkların 41.000 ya da 100.000 yıllık periyotlarda deÄŸiÅŸikliklere sebep olduÄŸunu öne sürmektedir. Bu kuram, buzul çaÄŸlarını Milankovitch döngülerinden daha iyi açıklayabilir. Astrofizik alanındaki bir çok kuram gibi bu da doÄŸrudan test edilemez.[36][37]Uzun yıllar boyunca Dünya üzerinde tespit edilen GüneÅŸ’ten gelen nötrinoların sayısı standart GüneÅŸ modeline göre tahmin edilenin yarısı ile üçte biri arasında deÄŸiÅŸmekteydi. Bu aykırı sonuç GüneÅŸ nötrino problemi olarak bilinir. Problemi çözmek için öne sürülen kuramlar ya GüneÅŸ’in iç sıcaklığını azaltarak daha düşük bir nötrino akısını açıklamaya çalışıyordu, ya da nötrinoların GüneÅŸ’ten Dünya’ya gelirken salınıma uÄŸradığını yani varlığı tespit edilemeyen tau ve muon nötrino parçacıklarına dönüştüğünü öneriyordu.[38] 1980′lerde nötrino akısını olabildiÄŸince tam olarak ölçebilmek için Sudbury Nötrino Gözlemevi ve Kamiokande gibi birkaç nötrino gözlemevi kuruldu. Bu gözlemevlerinden gelen sonuçlar sonunda nötrinoların çok küçük durak kütlesi (“rest mass”) olduÄŸunu ve gerçekten de salındıklarını gösterdi.[39] Hatta, 2001 yılında Sudbury Nötrino Gözlemevi doÄŸrudan üç tip nötrinoyu da tespit etmeyi baÅŸardı ve GüneÅŸ’in toplam nötino ışıma oranının standart GüneÅŸ modeli ile uyumlu olduÄŸunu ortaya çıkardı. Nötrino enerjisine baÄŸlı olarak Dünya’da görünen nötrinoların üçte biri elktron nötrino tipindedir. Bu oran maddede nötrino salınımını açıklayan, madde etkisi de diye bilinen Mikheyev-Smirnov-Wolfenstein (MSW) etkisi ile tahmin edilen oranla uyumludur. Dolayısıyla problem artık çözülmüştür.GüneÅŸ’in optik yüzeyi ışıkyuvar yaklaşık 6.000 K’lik bir sıcaklığa sahiptir. Bunun üzerinde 1.000.000 K’lik güneÅŸ koronası bulunur. Koronanın bu aşırı yüksek sıcaklığı, ışıkyuvardan doÄŸrudan ısı iletimi dışında baÅŸka bir kaynaktan ısıtıldığını gösterir.Koronayı ısıtmak için gerekli olan enerjinin ışıkyuvarın altında bulunan ısıyayımsal bölgedeki türbülanslı hareketten kaynaklandığı düşünülmüş ve koronanın nasıl ısındığına dair iki ana iÅŸleyiÅŸ önerilmiÅŸtir. Bunlardan birincisi dalga ısınmasıdır. Isıyayımsal bölgedeki türbülanslı hareket ses, kütleçekim ve manyetohidrodinamik dalgalar üretir. Bu dalgalar yukarı doÄŸru hareket eder ve koronada dağılarak enerjilerini ortamdaki gaza ısı olarak verir. İkincisi ise manyetik ısınmadır. Işıkyuvarında hareketin sürekli olarak oluÅŸturduÄŸu manyetik enerji güneÅŸ püskürtüsü gibi büyük ve buna benzer bir çok küçük olayla yayılır.[40]Åžu anda dalgaların etkin bir ısı yayma iÅŸleyiÅŸi olup olmadığı çok açık deÄŸildir. Alfvén dalgaları dışında tüm dalgaların koronaya ulaÅŸmadan önce dağıldıkları ortaya çıkarılmıştır.[41] Alfvén dalgaları da korona da kolayca dağılmamaktadır. Günümüzde araÅŸtırma daha çok püskürtü yolu ile ısınma iÅŸleyiÅŸine doÄŸru yönelmiÅŸtir. Korona ısınmasını açıklamak için olası bir görüş sürekli küçük ölçekli püskürtülerdir[42] ve hâlâ araÅŸtırılmaktadır.GüneÅŸ geliÅŸiminin kuramsal modelleri 3,8 ile 2,5 milyar yıl önce Arkeyan Devir’de GüneÅŸ’in bugünkünden 75% daha az parlak olduÄŸunu önerir. Bu kadar zayıf bir yıldız Dünya üzerinde su varlığını destekleyemeyeceÄŸinden hayatında geliÅŸememesi gerekirdi. Ancak jeolojik kayıtlar Dünya’nın tarihi boyunca oldukça sabit bir sıcaklıkta kaldığını gösterir, hatta genç Dünya bugünden biraz daha sıcaktır. Biliminsanları arasında varılan görüşbirliÄŸi genç Dünyanın atmosferinde oldukça fazla miktarda sera gazlarının (karbon dioksit, metan ve/veya amonyak) bulunması nedeniyle GüneÅŸ’ten gelen az enerjiyi atmosferde hapsettikleri fazla ısıyla dengelediÄŸidir.[43]GüneÅŸ içinde bulunan tüm madde yüksek sıcaklıklardan ötürü gaz ve plazma hâlindedir. Bu nedenle GüneÅŸ ekvatorda yukarı enlemlerde olduÄŸundan daha hızlı döner. Ekvatorda dönüş hızı 25 gün iken kutuplarda 35 günde kendi etrafında döner. Bu kademeli dönüş sonucunda manyetik alan çizgilerinin zamanla kıvrılarak manyetik alan halkaları oluÅŸturması GüneÅŸ’in yüzeyinden patlamalarla ayrılarak güneÅŸ lekeleri ve güneÅŸ püskürtüleri oluÅŸumuna neden olur. Bu kıvrılma hareketi solar dinamonun oluÅŸmasına ve 11 yıllık GüneÅŸ döngüsü ile GüneÅŸ’in manyetik alanının yön deÄŸiÅŸtirmesine neden olur.GüneÅŸ’in dönen manyetik alanının gezegenlerarası ortamda bulunan plazma üzerindeki etkisi Günyuvar katmanını oluÅŸturur. Bu katman farklı yönleri gösteren manyetik alanları ayırır. Gezegenlerarası ortamda bulunan plazma aynı zamanda Dünya’nın yörüngesinde GüneÅŸ’in manyetik alanının kuvvetinden de sorumludur. EÄŸer uzay bir vakum olsaydı GüneÅŸ’in10-4 manyetik dipol alanı uzaklığın kübüyle azalarak 10-11 tesla olacaktı. Ancak uydu gözlemleri bunun 100 kat daha fazla kuvvetli olduÄŸunu ve 10-9 tesla civarında olduÄŸunu göstermektedir. Manyetohidrodinamik (MHD) kuram manyetik alan içindeki iletken bir akışkanın (örneÄŸin gezegenlerarası ortam) yine manyetik alan yaratan akımları indüklediÄŸini söyler, dolayısıyla bir MHD dinamo gibi hareket eder.Gökyüzü’nde bulunan parlak bir disk olan GüneÅŸ, ufuÄŸun üzerindeyken gün, ortada yokken de gece olur kavrayışı İnsanoÄŸlu’nun GüneÅŸ hakkındaki en temel görüşüdür. Tarihöncesi ve antik çaÄŸ dönemi kültürlerde GüneÅŸ’in bir tanrı olduÄŸuna ya da diÄŸer doÄŸaüstü olaylara neden olduÄŸuna inanılırdı. Güney Amerika’daki İnka ve günümüz Meksika’sındaki Aztek uygarlıklarının merkezinde GüneÅŸ’e tapınma bulunmaktadır. Bir çok antik anıt GüneÅŸ ile ilgili fenomenlere göre yapılmıştır. ÖrneÄŸin taÅŸ megalitler oldukça doÄŸru bir ÅŸekilde gündönümünü iÅŸaret eder. En tanınmış megalitler Nabta Playa, Mısır, İngiltere’de Stonehenge’dedir. Meksika’da Chichén Itzá’da bulunan El Castillo piramidi, ilkbahar ve sonbahar ekinokslarında merdivenlerden yukarı yılanların çıktığını gösteren gölgeler verecek ÅŸekilde tasarlanmıştır. Sabit yıldızlara göre GüneÅŸ tutulum boyunca zodyaktan geçerek bir yıl içinde tam tur atıyormuÅŸ gibi görünür, dolayısıyla da Yunan gökbilimciler tarafından yedi gezegenden biri olarak sayılırdı. Haftanın günlerine de bu yedi gezegenin adı verilmiÅŸtir.GüneÅŸ hakkında ilk bilimsel açıklamayı yapan insanlardan birisi Yunanlı filozof Anaxagoras GüneÅŸ’in tanrı Helios’un arabası olmadığını Peloponnez’den bile büyük devasa yanan bir metal top olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Bu sapkın düşünceyi öğrettiÄŸi için iktidardakiler tarafından tutuklanmış ve ölüm cezasına çarptırılmıştır ancak Perikles’in araya girmesiyle daha sonra serbest bırakılmıştır. Dünya ile GüneÅŸ arasındaki uzaklığı tam olarak ilk hesaplayan insan 3. yüzyılda Eratosthenes olmuÅŸtur. BulduÄŸu 149 milyon km uzaklık günümüzde kabul edilen uzaklık ile aynıdır.Gezegenlerin GüneÅŸ’in etrafında döndüğü kuramı Yunan Samoslu Aristarchus ve Hintliler tarafından önerilmiÅŸtir. Bu görüş 16. yüzyılda Mikolaj Kopernik tarafından tekrar ele alınmıştır. 17. yüzyılın başında teleskobun bulunuÅŸuyla güneÅŸ lekeleri Thomas Harriot, Galileo Galilei ve diÄŸer gökbilimcileri tarafından detaylı olarak gözlemlenebilmiÅŸtir. Galileo, güneÅŸ lekelerinin Batı uygarlığında bilinen ilk gözlemlerini yapmış ve bunların GüneÅŸ ile Dünya arasında dolaÅŸan küçük gökcisimleri olmadığını aksine GüneÅŸ’in yüzeyinde olduÄŸunu varsaymıştır.[45] GüneÅŸ lekeleri Han hanedanından beri gözlemlenmekte ve Çinli gökbilimciler tarafından yüzyıllardır kayıtları tutulmaktaydı. 1672′de Giovanni Cassini ve Jean Richer mars olan uzaklığı belirledi, dolayısıyla da GüneÅŸ’e olan uzaklığı hesap edebildiler. bir prizma kullanarak günışığını inceledi ve ışığın birçok renkten oluÅŸtuÄŸunu gösterdi.[46] 1800′de William Herschel güneÅŸ tayfının kırmızı bölümünün ötesinde kızılötesi ışımayı keÅŸfetti.[47] 1800′lerde GüneÅŸ’in spektroskopik incelenmesinde ilerlemeler kaydedilmiÅŸtir. Joseph von Fraunhofer tayf üstünde soÄŸurma çizgilerinin ilk gözlemlerini gerçekleÅŸtirmiÅŸtir. Tayf üzerindeki en kuvvetli soÄŸurma çizgilerinin adı günümüzde Fraunhofer çizgileri olarak bilinir. GüneÅŸ’ten gelen ışığı tayfı geniÅŸletildiÄŸinde kayıp birçok renk bulunabilir.Modern bilimsel dönemin baÅŸlarında GüneÅŸ enerjisinin kaynağı hâlâ bir bilmeceydi. Lord Kelvin, GüneÅŸ’in içerisinde barındırdığı ısıyı ışıyan, soÄŸuyan sıvı bir nesne olduÄŸunu önerdi.[48] Kelvin ve Hermann von Helmholtz daha sonra enerji çıktısını açıklamak için Kelvin-Helmholtz iÅŸleyiÅŸini önerdi. Maalesef ortaya çıkan yaÅŸ tahmini jeolojik kanıtların önerdiÄŸi bir kaç milyon yıldan çok daha az olan 20 milyon yıl kadardı. In 1890′da güneÅŸ tayfında helyumu keÅŸfeden Joseph Norman Lockyer, GüneÅŸ’in oluÅŸumu ve geliÅŸimi için kuyrukluyıldızlara dayanan bir varsayım öne sürdü.[49]1904 yılına kadar kanıtlanmış bir çözüm getirilemedi. Ernest Rutherford GüneÅŸ’in enerji çıktısının iç ısı kaynağıyla devam ettirilebileceÄŸini ve bunun da radyoaktif bozulma olabileceÄŸini önerdi.[50] Ancak GüneÅŸ enerjisinin kaynağı hakkındaki en önemli ipucunu saÄŸlayan kiÅŸi ünlü kütle-enerji denkliÄŸi bağıntısı E = mc² ile Einstein olmuÅŸtur.1920′de Arthur Eddington GüneÅŸ’in çekirdeÄŸinde bulunan basınç ve sıcaklıkların hidrojeni helyuma dönüştürecek bir nükleer füzyon tepkimesi için yeterli olduÄŸunu, kütledeki net deÄŸiÅŸiklikten de enerji oluÅŸacağını önermiÅŸtir.[51] GüneÅŸ’te bulunan hidrojenin baskınlığı 1925 yılında Cecilia Payne-Gaposchkin tarafından doÄŸrulanmıştır. Kuramsal füzyon kavramı 1930′larda astrofizikçiler Subrahmanyan Chandrasekhar ve Hans Bethe tarafından geliÅŸtirilmiÅŸtir. Hans Bethe, GüneÅŸ’in enerjisini saÄŸlayan iki ana nükleer tepkimeyi hesaplamıştır.[52][53]1957 yeni ufuklar açan, “Yıldızlarda Elementlerin Sentezi” baÅŸlıklı bir bilimsel makale Margaret Burbridge tarafından yayımlandı[54] Makale evrende bulunan elementlerin GüneÅŸ gibi yıldızların içinde sentezlendiÄŸini kanıtlarıyla gösterdi. Bu açıklamalar günümüzde bilimin önemli ilerlemelerinden biri olarak sayılmaktadır.GüneÅŸ’i gözlemlemek için tasarlanmış ilk uydular NASA’nın 1959 ile 1968 yılları arasında fırlatılan Pioneer 5, 6, 7, 8 ve 9 uzay sondalarıdır. Bu sondalar, Dünya’nınkine benzer bir uzaklıkta GüneÅŸ’in yörüngesinde kaldılar ve güneÅŸ rüzgârı ile güneÅŸ manyetik alanının ilk detaylı ölçümlerini gerçekleÅŸtirdiler. Pioneer 9 özellikle uzun bir zaman çalışır durumda kaldı ve 1987′ye kadar data göndermeye devam etti.[55]1970′lerde Helios 1 uzay sondası ve Skylab Apollo Teleskobu biliminsanlarına güneÅŸ rüzgârı ve korona hakkında yeni data saÄŸladı. ABD – Almanya ortak giriÅŸimi olan Helios 1 uzay sondası, günberi rotasında Merkür’ün yörüngesine giren bir yörüngedeydi. NASA tarafından 1973′te fırlatılan Skylab uzay istasyonunun içinde Apollo Teleskobu denen bir güneÅŸ gözlem modülü de bulunmaktaydı. Skylab GüneÅŸ geçiÅŸ bölgesinin ve koronanın morötesi ışınımının ilk zamanlamalı göslemlerini gerçekleÅŸtirdi. BuluÅŸlar arasında koronodan kütle fırlatılması ve ÅŸimdilerde güneÅŸ rüzgârıyla yakın iliÅŸkisi olduÄŸu bilinen korona delikleri olmuÅŸtur.1980′de NASA tarafından Solar Maksimum uzay uydusu fırlatıldı. Bu uzay aracı yüksek güneÅŸ etkinliÄŸi sırasında güneÅŸ püskürtülerinde ortaya çıkan gamma ışını, X ışını ve UV ışımasını gözlemlemek için tasarlanmıştı. Ancak fırlatmadan bir iki ay sonra bir hata sonucu sonda bekleme moduna girdi ve sonraki üç yılını bu ÅŸekilde geçirdi. 1984 yılında uzay mekiÄŸi Challenger STS-41C görevi uyduyu bularak onardı. Haziran 1989′da Dünya atmosferine girene kadar Solar Maximum sondası binlerce korona görseli çekebildi.[56]Japonya’nın 1991′de fırlatılan Yohkoh (Günışığı) uydusu X ışını dalgaboyunda güneÅŸ püskürtülerini gözlemledi. Sondadan gelen datalar sayesinde biliminsanları deÄŸiÅŸik tipte güneÅŸ püskürtülerini tanımlayabildiler. Ayrıca doruk etkinlik bmlgelerinden uzakta olan koronanın da eskiden düşünüldüğünün aksine daha dinamik ve etkin olduÄŸu ortaya çıkarıldı. Yohkoh tam bir güneÅŸ döngüsünü gözlemledi ancak 2001de güneÅŸ tutulması sırasında bekleme moduna girdi ve GüneÅŸ ile olan baÄŸlantısını yitirdi. 2005 yılında atmosfere yeniden girerken yokoldu.[57]Günümüze kadar en önemli güneÅŸ uzay görevlerinden biri Avrupa Uzay Ajansı ile NASA ortak projesi olan ve 2 Aralık 1995′te fırlatılan SOHO (Solar and Heliospheric Observatory) görevidir. BaÅŸlangıcında iki yıllık bir görev için planlanan SOHO 2007 itibariyle on yılı aÅŸkın bir süre etkinlik göstermiÅŸtir. Çok yararlı olduÄŸunu kanıtlamasından 2008′de fırlatılacak devam görevi Solar Dynamics Observatory planlanmıştır. Dünya ile GüneÅŸ arasında Lagrange noktasına yerleÅŸtirilen SOHO fırlatıldığından beri deÄŸiÅŸik dalgaboylarında GüneÅŸ’in görüntüsünü sürekli olarak iletmektedir. DoÄŸrudan GüneÅŸ’i gözlemleyebilmesinin yanı sıra SOHO özellikle GüneÅŸ’in yanından geçerken yanan bir çok küçük kuyrukluyıldız dahil bir çok kuyrukluyıldızın keÅŸfine yaradı.[58]Tüm bu uydular GüneÅŸ’i tutulum düzlemi üzerinden gözlemlemiÅŸtir, yani yalnızca ekvator bölgelerinin detayları mevcuttur. 1990 yılında GüneÅŸ’in kutup bölgelerini incelemek için Ulysses uzay sondası fırlatıldı. Önce Jüpiter’e kadar giderek burada ‘sapan’ etkisinden faydalanarak tutulum düzleminin üstünde bir yörüngeye oturdu. Tesadüfen çok yakından 1994 yılında Shoemaker-Levy 9 kuyrukluyıldızının Jüpiter ile çarpışmasını izleyebildi. Ulysses planlanan yörüngesine girdikten sonra güneÅŸ rüzgârını gözlemlemeye ve yüksek enlemlerde manyetik alan kuvvetini belirlemeye baÅŸladı. Yüksek enlemlerden çıkan güneÅŸ rüzgârının beklenenden daha düşük olarak 750 km/s hızla hareket ettiÄŸini buldu. Ayrıca yüksek enlemlerden çıkan, galaktik kozmik ışınlar saçan büyük manyetik dalgaların varlığını keÅŸfetti.[59]Işıkyuvar’da bulunan elementlerin bolluÄŸu günışığı tayflarından çok iyi bilinmektedir ancak GüneÅŸ’in içinin bileÅŸimi çok iyi anlaşılamamıştır. Bir güneÅŸ rüzgârı örnek getirme görevi için kullanılan Genesis uzay aracı, gökbilimcilerinin güneÅŸ maddesi bileÅŸimini doÄŸrudan ölçebilmesi için tasarlanmıştı. Genesis 2004 yılında Dünya’ya döndü ancak iniÅŸ sırasında paraşütlerinden biri açılmadığı için zarar gördü. Aşırı derecede zarara raÄŸmen bazı iÅŸe yarar örnekler ele geçirildi ve analizleri devam etmektedir.STEREO (The Solar Terrestrial Relations Observatory) görevi Ekim 2006′da fırlatılmıştır. İki eÅŸlenik uzay aracı GüneÅŸ’in ve koronadan kütle fırlatımı gibi olayların stereoskopik fotoÄŸrafını çekebilecek ÅŸekilde yörüngeye sokulmuÅŸlardır.Günışığı çok parlaktır ve çıplak gözle kısa süreler için GüneÅŸ’e bakmak acı verici olabilir ama özel olarak normal gözler için zararlı deÄŸildir.[60][61] GüneÅŸ’e doÄŸrudan bakıldığında gözde yıldız gibi parlamalar oluÅŸur ve geçici olarak yarı körlüğe sebep olur. Aynı zamanda retinaya 4 milliwatt günışığı düşmesine, böylece retinanın hafifçe ısınarak, potansiyel olarak gözlerin zarar görmesine neden olur.[62][63] UV ışınlarına maruz kalma sonucu aÅŸamalı olarak gözün lensi yıllar sonra sararır ve katarakt oluÅŸumuna neden olabilir.[64] DoÄŸrudan GüneÅŸ’e bakıldığında yaklaşık 100 dakika sonra UV kaynaklı güneÅŸ yanığı benzeri lezyonlar retina üzerinde oluÅŸur, özellikle morötesi ışınlar yoÄŸun ise.[65][66] Gözler genç ise durum daha da kötüleÅŸir, çünkü yaÅŸlanan gözlerden daha fazla UV’den etkilenir.GüneÅŸ’i dürbün gibi ışığı yoÄŸunlaÅŸtıran optik cihazlarla izlemek eÄŸer UV ışınları filtre edecek uygun bir filtre yoksa çok zararlıdır. Filtresiz dürbünler çıplak gözün aldığından 500 kat daha fazla enerjinin retinaya gelmesini saÄŸlayacağından retina hücrelerinin hemen ölmesine neden olur. Öğlen güneÅŸine filtresiz dürbünle çok kısa bir süre bakmak bile kalıcı körlüğe neden olur.[67] GüneÅŸ’i izlemenin güvenli bir yolu teleskop kullanarak görüntüsünü bir ekrana yansıtmaktır.Kısmi güneÅŸ tutulmalarını izlemek zararlıdır, çünkü gözbebekleri aşırı yüksek kontrasta uyumlu deÄŸildir. GözbebeÄŸi ortamda bulunan toplam ışık miktarına göre geniÅŸler, ortamda bulunan en parlak nesneye göre deÄŸil. Kısmi tutulmalarda günışığının çoÄŸunluÄŸu GüneÅŸ’in önünden geçen Ay tarafından engellenir ama ışıkyuvarın örtülmemiÅŸ kısımlarının yüzey parlaklığı normal günlerdeki ile aynıdır. Ortamın loÅŸ olması nedeniyle gözbebeÄŸi ~2 mm’den ~6 mm’ye büyür, ve günışığına maruz kalan her retina hücresi tutulmayan normalin on katı ışık alacaktır. Bu gözlemcinin gözünde kalıcı kör noktalara neden olacak ÅŸekilde hücreleri öldürebilir ya da hücrelere zarar verebilir.[68] Hemen acı oluÅŸmadığı için tecrübesiz gözlemciler ve çocuklar bu zararın farkına varamaz, bir kiÅŸinin görüşünün bozulması hemen farkedilmez.GündoÄŸumu ve günbatımı esnasında günışığı Rayleigh saçılımı ve Mie saçılımı nedeniyle azalır. Dünya atmosferinden geçerken aldığı uzun yol nedeniyle çıplak gözle rahat bir ÅŸekilde seyredilebilecek kadar sönüktür. Pus, duman, toz ve yüksek nem ışığın azalmasına yardımcı olur.GüneÅŸi izlemek için kullanılan ışık azaltıcı filtreler bu nedenle tasarlanır. Uydurularak yapılan filtreler UV ve IR ışınları geçirebilir dolayısıyla yüksek parlaklık düzeylerinde göze zararlı olabilir. Teleskoplarda kullanılan filtreler lensin ya da açıklığın üzerinde olmalı ama oküler mercekte olmamalıdır. Çünkü emilen günışığından kaynaklanan aşırı ısı bu filtrelerin aniden çatlamasına neden olabilir. 14 numaralı kaynak camı kabul edilebilir bir güneÅŸ filtresidir ama negatif siyah filmi deÄŸildir çünkü çok fazla kızılötesi ışını geçirir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCne%C5%9F

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kehribarın

Yazan: admin | icatlar | Cuma 5 Åžubat 2010 20:34

Çamgiller (Pinaceae) familyasından, bir çam türü olan Pinus succinifera aÄŸaçlarının fosilleÅŸmiÅŸ reçinesi. Toplumlarda bazı süs eÅŸya yapımında kullanılan açık sarıdan kızıla kadar çeÅŸitli renklerde yarı saydam, kolay kırılabilen ve bir yere gömüldüğü zaman ufak cisimleri kendine çekme özelliÄŸi kazanan bir fosildir. Baltık Denizi’nden (Polonya) çıkarılan kehribar, yüzyıllardan beri kadınların süs eÅŸyalarından en gözde sayılan taÅŸlardan biri olarak benimsenmiÅŸtir. Parlaklık ve renk açısından onu hiç bir saydam taÅŸ ile kıyaslamak mümkün deÄŸildir. Kehribara yapışan fosilleÅŸmiÅŸ böcekler, yabani bitkilerin fazla oluÅŸu, diÄŸer taÅŸlarda görülmeyen önemli özelliklerdendir.

Avrupa’da kehribar yatakları en çok Ukrayna, Romanya, İsveç, İngiltere, Hollanda ve Sicilya’da görülmektedir. Kehribar ortalama 25 ile 40 m arasında deÄŸiÅŸen bir derinlikte ve eski devirlerde meydana gelen çökeltilerinin iki tabakası arasında damarlar ÅŸeklinde bulunmaktadır. Buna mavi toprak denilmektedir. Bu kehribarın ikinci vatanıdır. Birinci vatanı ise bugünkü İskandinav ve POLONYA Baltık Denizi’nin büyük bir kısmını içine alan sahalardır. Buralarda bir zamanlar büyük ormanların bulunduÄŸu tahmin edilmektedir. Kıtalar arasındaki büyük deÄŸiÅŸikliklerin sonucunda bu bölgeler sular altında kalmış ve uzun seneler sonucu toplanan çam sakızı kütleleri deniz suyuyla sürüklenip gitmiÅŸti. Bunlar üzerine kum ve çakıl taÅŸlarının kaplanması ile mavi toprak olarak bilinen tabaka hasıl olmuÅŸtur. Yapılan tetkikler sonucunda ilim adamlarının verdikleri kararlardır.

Çok beğenilen bu süs eşyası yanında, kullanılan taşın içindeki böcek, yaprak ve kalıntıları hiç bir zaman bozulmayacak şekilde mumyalanmıştır. Bunlar eski devirler hakkında aydınlatıcı bilgilerin edinilmesine yardımcı olmaktadır. Kehribarda deterpenik reçine asitleri, rezenler ve biraz uçucu yağ bulunur.

Kehribardan çeÅŸitli kadın eÅŸyaları yanında, tesbih ve ağızlık da yapılmaktadır. Eskiden uyarıcı ve antispazmodik olarak da kullanılırdı. Bugün ilaç olarak da kullanılmaktadır. Türkiye’de kehribar genellikle gösteriÅŸli tesbih yapımında kullanılmaktadır.

Eskiden tıpta şöhrete ve epeyce kullanım alanına sahip olan amber bugün bu amaçla kullanılmaz. Geçmişte saflaştırılmış amber yağı isteri ve boğmacada kullanılmıştır. Aynı zamanda ilkçağdan bu yana güzel koku imalatında da kullanılmıştır. Amber, Anadoluda da yaygın olarak kullanılmaktadır. Günümüzde amber güzel koku üretimi, ve farklı parfümeri ürünleri vb. gibi işlerde kulanılmaktadır. Amber mürekkeb imalatında da kullanılmaktadır. Kehribar olarak da bilinmekte ve takı yapımında sıklıkla kullanılmaktadır.

Türkiye Gazetesi Rehber Ansiklopedisi. K dizini 10. Cild, 29.-30. sayfalar.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kehribar

Tags: , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , ,

Gromofonun icadı buluşu

Yazan: -icat-mucit | icatlar | Pazartesi 5 Ekim 2009 00:57

Gramofon (eski fone, “” ve grammein, “yazmak”) veya kelimelerinden kaynaklanıyor. Bu ile ses ve müzik kayıtı veya dinleme olanakları bulunmaktadır. Ilk patenti , 29 Eylül 1887 Alman adamı tarafından alındı.

Gramofon bir yuvarlak ince taş plak ile, fonograf ise bir silindir ile çalışır. Fonografı ilk tasarlayanlardan biri ünlü dir. İlk müzik çalar kutusu. Günümüzde hala dinlenmektedir.

Plaklar üzerine tespit edilmiş olan esasları tekrarlamaya yarayan alet. iki bölümden ibarettir: Plâk ve makine.

Plâk, gomalaka ve mumlu maddelerle (son yıllarda plâstik maddelerle) yapılan bir disktir.İki yüzünde şeklinde oyuklar vardır. Bu oyuklar, girintili çıkıntılıdır, özel olarak yapılmış olan gramafon iğnesi, bu oyuklar arasında dolaşırken, meydana gelen titreşimler, plâğa alınan sesin tekrar duyulmasını sağlar.

Makine, plâğın devamlı olarak ve aynı hızda dönmesini sağlayan bir ile, sesi yansıtan bir bölümden ibarettir. , zemberek ya da çalıştırılabilir. Her iki şekilde de dakikada ortalama olarak 78 devir yapılır. çalışan gramafonlara pikap adı verilir.

İğne, plâk üzerinde dolandıkça, oyukların girinti ve çıkıntısına göre meydana gelen titreşimler, iğnenin bağlı bulunduğu diyagrama yansır, ses titreşimleri, diyagram ve ses kutusu yardımı ile büyütülerek aksettirilmiş olur.

Gramafon 1877 yılında Edison tarafından edilmiş olan fonografın geliştirilmiş şeklidir.

Plâk nasıl doldurulur?

Balmumundan yapılmış düz ve daire biçimli kalıplar, gramafona benzeyen bir makineye konur. Bu makine, balmumundan kalıbı, belli bir hızla döndürür. Kalıbın üzerine bir iğne konmuştur. Bu iğ ne bir diyaframa bağlıdır.

Makinenin karşısında yapılan bir konuşma ya da söylenen bir şarkı, havayı titreştirir, hava da diyagramda titreşimler meydana getirir. Bunun sonucu olarak, diyagrama bağlı olan iğnede de titreşmeler olur. iğne, titreşerek, dönmekte olan balmumu kalıbı üzerinde, titreşme durumuma göre inişli çıkışlı çizgiler çizer. Böylece, bir kalıp elde edilmiş olunur. Bu kalıptan nikel kalıplar çıkarılır. Sonra da bu nikel kalıptan, bildiğimiz gramafon plâkları çoğaltılır.

İlk müzik çalar kutusu. Günümüzde hala dinlenmektedir.

Kaynak: wikipedia.org

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »