Hesap makinesi

Yazan: admin | Genel | Çarşamba 9 Mart 2011 17:43

Yirmi yıl kadar sonra, 1645 yılında filozof Blaise Pascal, vergi tahsildarı olan babasına yardımcı olmak için bir makinesi tasarladı. 1799 yılına kadar kullanılan bu mekanik , kadranlarla girilen sayıları toplayıp çıkarıyordu. Gottfried Wilhelm Leibniz 1671 yılında toplama ve dört işlemi yapabilen mekanik bir geliştirdi. Ancak bu aygıtlar, çok yaygın olarak kullanılmamıştır. Bunlardan yaklaşık bir asır kadar sonra Xavier ’ın bulduğu dört işlemi ve alma işlemini yapabilen Aritmometre, 1970’lere kadar kullanılmış olan mekanik hesap makinelerinin atası olmuştur.

makinesi

, ilk zamanlar dört işlemi yapabilen, daha sonraları geliştirilerek her türlü sayısal işlemi yapar duruma getirilen veya mekanik bir araçtır.

İlk hesap makineleri abaküsler idi. 1623 yılında Wilhelm Schickard ilk kez dört işlemi bir arada yapabilen hesap makinesini Almanya’daki Heidelberg Üniversitesinde geliştirdi. Schickard geliştirmiş olduğu araç ile astronomi, , alan ölçümleri, yüz ölçümü hesaplama ve haritacılık işlemlerinde kullanmıştır. Geliştirmiş olduğu cihaz oldukça karmaşık ve herkesin kolaylıkla kullanamayacağı bir çalışma sistemine sahipti.

Daha sonra üretilen bu hesap makineleri, ara sonuçları toplayan, eski sonuçların saklanıp gerektiğinde kullanılabilmesini sağlayan, trigonometrik, istatistiksel ve ileri matematik işlevleri içeren ve yazılımlanabilme özellikleri ile daha çok bilgisayarlara benzeyen çok karmaşık elektronik cihazlar hale gelmiştir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Hesap_makinesi

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , ,

John Deere

Yazan: admin | Mucitler | Salı 28 Aralık 2010 12:10

Bunlardan inovasyona ayrı bir parantez açmak gerekir; zira John Deere araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerine her gün yaklaşık 3 milyon USD ayırmaktadır, yani yılda 1 milyar USD’den fazla bir meblağı mevcut ve tamamen yeni ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi için teknolojik araştırma ve geliştirme çalışmalarına aktarmaktadır. Bu çabaların doğal bir sonucu olarak John Deere; en gelişmiş ve son teknolojiye sahip, müşterilerinin işlerini ve hayatlarını daha da kolaylaştırmaya ve verimliliklerini artırmaya yönelik ürünleri arka arkaya piyasa sürebilmektedir. Geçtiğimiz yıllarda piyasaya sürülen ve büyük ilgi ve hayranlık uyandıran destekli tarımsal yönetim çözümleri (AMS) sistemleri buna iyi bir örnektir. Uydudan pozisyonlama yaparak 10 cm. gibi inanılmaz hassasiyetlerle çalışabilme imkânı veren bu sistemlerle hassas tarla ölçümleri, tarla verim analizi ve verim haritası çıkarma gibi daha bir çok işlem hiç olmadığı kadar zahmetsiz ve hassas bir biçimde yapılabilmektedir. Toprak işleme verimini arttıran ve yakıt, tohum, gübre gibi maliyetlerden sağlayan yine 10 cm.’ye kadar hassasiyetle çalışabilen kısaca kontrollü otomatik sürüş olarak tanımlanabilecek AutoTrac gibi çözümler de dünya ile eşzamanlı olarak çiftçilerinin hizmetine sunulmuştur.

Şirketin dünya çiftçileri tarafından büyük beğeniyle karşılanan traktör, biçerdöver, pamuk hasat makinası, ilaçlama makinası ve benzeri kendi yürür makinaları’nı diğer markalardan ayıran en bariz özellik olarak bu ürünlerde kendi tasarlamakta ve üretmekte olduğu dizel motorları kullanmasıdır. John Deere’ın kendi mühendislik merkezlerinde çiftçilerin ihtiyaçlarına göre tarım faaliyetleri için özel olarak tasarlanan bu motorlar dünyada tarım sektöründe güç ve dayanıklılığın simgesi haline gelmiştir.

2007 Kasım ayından itibaren John Deere Türkiye’nin; Almanya, İspanya, Fransa, İtalya, Rusya, Portekiz, Finlandiya, İsveç, İngiltere/İrlanda ve Polonya’yla birlikte direkt olarak Deere & Company’e bağlı bir şube (branch) olarak faaliyetlerine devam edeceği ilan edilmiştir. Deere & Company’nin Türkiye’ye olan güveni ve olumlu beklentilerinin bir yansıması olan bu karar ve devamında atılması beklenen adımlar John Deere’ın Türkiye’deki faaliyetlerinin, yatırımlarının ve pazar payının her geçen gün eskisinden daha hızlı bir şekilde artacağının habercisi olarak yorumlanmaktadır.

John Deere’in üretmekte ve satmakta olduğu ürünler arasında başta traktör olmak üzere, biçerdöver, pamuk hasat makinası, silaj makinası, ilaçlama makinası, şeker pancarı hasat makinası, ön yükleyici, balya makinası, mibzer vb. gibi tarım makinalarının yanı ; iş ve ormancılık makinaları, çeşitli çim biçme ve bahçe bakım makinaları gibi tüketici ürünleri ile güç sistemleri (kendi ürünleri ve başka birçok marka için dizel motorlar) ürünleri bulunmaktadır. Ayrıca şirket toprak ve üretimle doğrudan ilgili alanlarda büyüme stratejisine paralel olarak son yıllarda yaptığı atılımlarla hassas sulama sistemleri (precision irrigation) alanında dünyada ilk üç arasına girmeyi başarmıştır. Yine son yıllarda; gelecekte önemini iyice arttırması beklenen bir alternatif enerji kaynağı olan rüzgâr enerjisi alanında da çeşitli stratejik ortaklıklar vasıtasıyla büyümektedir. 2007 yılında dünya çapında cirosu 24,1 milyar USD civarında olan şirket, Türkiye’de tarım makinaları alanında faaliyetlerini sermayesinin tamamı Deere & Company ‘e ait olan John Deere Makinaları Ltd. Şti. vasıtasıyla sürdürmektedir.

Şirketin tarım makinaları alanında bir kült haline gelmesinin süreç içerisinde birçok sebebi olmakla birlikte kuruluşundan kısa bir süre sonra benimsenen ana prensipleri önemlidir. Şirketin ödün verilemez olarak belirlenen bu dört ana prensibi ve değeri şunlardır: Dürüstlük (Integrity), Kalite (Quality), Adanmışlık (Commitment) ve İnovasyon (Innovation-Yenileşim).

John Deere (7 Şubat, 1804 – 17 Mayıs, 1886), kendi kendine temizlenen, dünyada ticari alanda ilk başarılı sabanı geliştiren kişi. 1837 yılında tek başına başlattığı macerası ve kurduğu Deere & Company adlı şirket; günümüzde 55.000′in üzerinde çalışanı olan, John Deere markasıyla 160′tan fazla ülkede satılan, dünyanın tarım makinaları üreticisi haline gelmiştir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/John_Deere

Tags: , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , ,

GPS nedir

Yazan: admin | icatlar | Pazartesi 20 Aralık 2010 02:15

Uyduların her biri, iki değişik frekansta ve düşük güçlü sinyalleri yayınlamaktadır. (L1, L2) Sivil GPS alıcıları L1 (UHF bandında 1575,42 Mhz) ve L2 (1227,60 Mhz) frekanslarını dinlemektedirler. Birden fazla sinyalin kullanılması hem iyonesferden dolayı gerçekleşen kırılmayı engellemek hem de sinyal bozma durumlarına karşı güvenlik olarak uygulanmaktadır. ABD Savunma bölümü alıcıları Military (M-code) (5.115 MHz.) frekansını dinlemektedirler. Bu sinyaller “Görüş Hattında” Line of Sight ilerler. Yani bulutlardan, camdan ve plastikten geçebilir ancak duvar ve dağ gibi katı cisimlerden geçemez.

Görsel engelliler için: 1980′lerin sonlarına doğru uygulamaya giren GPS ile birlikte “MoBIC, Drishti, Brunel Navigation System for the Blind, NOPPA, BrailleNote GPS and Trekker” isimli projeler yürütülmeye başlamıştır.

NAVSTAR sistemi, uzay bölümü (uydular), kontrol bölümü (yer istasyonları) ve kullanıcı bölümünden (GPS alıcısı) oluşur.

Her yerdeki alıcının sinyalleri tanımlamasını sağlayan iki adet özel pseudo-random (şifrelenmiş rastgele kod) kodu yayınlar. Bunlar Korumalı (Protected P code) kod ve Coarse/Acquisition (C/A code) kodudur. P kodu karıştırılarak sivil izinsiz kullanımı engellenir, bu olaya Anti-Spoofing adı verilir. P koduna verilen başka bir isimde “P (Y)” ya da sadece “Y” kodudur.

Referans saat: Birçok senkronizasyon sistemi referans saat kaynağı olarak GPS’i kullanmaktadır. GPS sistemi UTC ve GMT’den farklı olarak kendi uyduları üzerindeki atomik saatleri kullanmaktadır. Bunlar 6 Haziran 1980′de sıfırlanmışlar, ve artık saniyeleri düzeltmesi yapılmadığı için UTC’den 14 saniye ileridedirler. Bu nedenle periyodik olarak GPS alıcılarına UTC saat bilgisi gönderilir.

Daha rahat anlaşılması için, bildiğimiz radyo istasyonu sinyalleri ile L1 frekansını kıyaslamak istersek; FM radyo istasyonları 88 ile 108 Mhz arasında yayın yaparlar, L1 ise 1575,42 Mhz’i kullanır. Ayrıca GPS’in uydu sinyalleri çok düşük güçtedirler. FM radyo sinyalleri 100.000 watt gücünde iken L1 sinyali 20-50 watt arasındadır. Bu yüzden GPS uydularından temiz sinyal alabilmek için açık bir görüş alanı gereklidir.

Adından anlaşılacağı gibi, Kontrol Bölümü, GPS uydularını sürekli izleyerek, doğru yörünge ve zaman bilgilerini sağlar. Dünya üzerinde 5 adet kontrol istasyonu bulunmaktadır.(Hawai,Kwajalein,Colorado Spring(Ana merkez),Ascension adaları ve Diego Garcia) Bunlardan dördü insansız, biri insanlı ana kontrol merkezidir. İnsansız kontrol merkezleri, topladıkları bilgileri ana merkeze yollarlar. Ana merkezde bu bilgiler değerlendirilerek gerekli düzeltmeler uydulara bildirilir.

Silahlı Kuvvetleri de izlediği savunma politikasına paralel olarak birçok alanda GPS uygulamalarından yararlanmaktadır. Örnek olarak komando birlikleri intikal, travers, arazide yön bulma gibi birçok alanda GPS kullanmaktadır.

Kullanıcı bölümü yerdeki alıcılardır. Çeşitli amaçlarla GPS kullanarak yerini belirlemek isteyen herhangi bir kişi, sistemin kullanıcı bölümüne dahil olur. Bu bölüm kullanıcılara sunulan uygulamaya ait donanım ve hesaplama tekniklerinin geniş bir aralığını tanımlar. Gerek askeri gerekse sivil kullanıcılar için teknolojinin gelişmesi ile beraber büyük bir ilerleme göstermiştir. Genel olarak her türlü amaç için farklı duyarlıkları olan uygun donanımlı GPS alıcıları (receiver) bu bölümü oluşturur. Bir GPS alıcısı; algılayıcı (sensor), kontrol ünitesi, alıcı anteni ve güç kaynağından oluşur. Ölçü sırasında • Anlık faz farkı ölçüleri(data, ham ölçüleri) • Yayın efemerisi bilgileri (uydu yörünge bilgileri) • Atmosferik bilgiler (iyonosfer ve troposfer bilgileri) • Mesaj bilgileri(anten yüksekliği ve nokta bilgileri) elde edilir. Jeodezik amaçla GPS ölçülerinde kullanılan iki çeşit alıcı vardır.

Bu sistemin ilk kuruluş hedefi tamamen askeri amaçlar içindi. GPS alıcıları yön bulmakta, askeri çıkartmalarda ve atışlarında kullanılmak üzere tasarlanmıştır. Ancak, 1980′lerde GPS sistemi sivil kullanıma da açılmıştır.

Bu sistem, ABD Savunma Bakanlığı’na ait, yörüngede sürekli olarak dönen uydulardan oluşur. Bu uydular radyo sinyalleri yayarlar ve yeryüzündeki GPS alıcısı bu sinyalleri alır. Böylece konum belirlenmesi mümkün olur.

Araştırma: En pahalı GPS alıcıları haritacılar tarafından sınırların, yapıların, işaretlerinin konum tespiti ve yol yapım çalışmaları için kullanılmaktadır.

Havacılık: GPS uçaklarda da diğer yön bulma aygıtlarına ek olarak kullanılmaktadır. Bazı firmalar yolcuların el tipi GPS alıcılarını kullanmalarına izin vermemektedir.

Askeri: GPS cruise füzelerinde (kıtalar arası füzelerde) ve hassas güdümlü füzelerde kullanılmaktadır. Balistik füzelerede de fırlatma pozisyonunun daha doğru olarak hesaplanması için kullanılmaktadır. Ayrıca Amerikan Nükleer Patlama Gözlemleme Sisteminin büyük bir parçası olarak GPS uyduları nükleer patlama dedektörleri içerir.[kaynak belirtilmeli]

Uydular saatte 7.000 mil hızla hareket ederler ve 12 saatte, dünya çevresinde bir tur atarlar. enerjisi ile çalışırlar ve en az 10 yıl kullanılmak üzere tasarlanmışlardır. Ayrıca enerjisi kesintilerine karşı ( tutulması vs.) yedek bataryaları ve yörünge düzeltmeleri için de küçük ateşleyici roketleri vardır.

GPS sinyalleri binalardan yansıdığı için şehir içlerinde araziye oranla hassasiyeti azalır. Yeraltına kazılan tünellerde ise sinyal elde edilemez. Hatalı sinyallerin elde edilebileceği ya da hiç sinyal elde edilemeyen bölgelerde kullanılmak üzere geliştirilen Diferansiyel GPS’ler tarafından bu hatalar en aza indirilerek daha hassas bir yer ölçümü yapılabilir.

Bu sinyallerin ana amacı yerdeki alıcının, sinyalin geliş süresini ölçerek, uyduya olan mesafesini hesaplamayı mümkün kılmasıdır. Uyduya olan mesafe, sinyalin geliş süresi ile hızının çarpımına eşittir. Sinyallerin kabul edilen hızı hızı dır. Gelen bu sinyal, uydunun yörünge bilgileri ve saat bilgisi, genel sistem durum bilgisi ve ionosferik gecikme bilgisini içerir. Uydu sinyalleri çok güvenilir saatleri kullanılarak zamanlanır.

GPS uyduları tarafından gönderilen elektromanyetik dalgalar atmosferden geçerken bükülmeye uğrarlar. L1 ve L2 bantları farklı dalga boylarına sahip olduğundan farklı oranda bükülmeye uğradığından aradaki farklılık hesaplanarak atmosferik bozulma engellenerek çok daha hassas bir yer bilgisi hesaplanabilir. Sadece L1 bandı kullanılarak (diferansiyel GPS ile dahi) 98 m. hassasiyet elde edilebilirken, L1 ve L2 bantlarının ortak kullanımı ile 1 m.’nin altında hassasiyete ulaşmak mümkün olmaktadır.

GPS projesi ilk uydunun 1978′de ateşlenmesiyle başlamıştır. 24 uyduluk ağ 1994′de tamamlanmıştır. Projenin devamlılığı ve geliştirilmesi ile ilgili bütçe ABD Savunma Bakanlığı’na aittir.

Uzay bölümü, en az 24 uydudan (18 aktif 6 yedek) oluşur ve sistemin merkezidir. Uydular, “Yüksek Yörünge” adı verilen ve dünya yüzeyinin 20.000 km üzerindeki yörüngede bulunurlar. Bu kadar fazla yükseklikte bulunan uydular oldukça geniş bir görüş alanına sahiptirler ve dünya üzerindeki bir GPS alıcısının her zaman en az 4 adet uyduyu görebileceği şekilde yerleştirilmişlerdir.

GPS (Global Positioning System; Küresel Konumlama Sistemi), düzenli olarak kodlanmış bilgi yollayan bir uydu ağıdır ve uydularla arasındaki mesafeyi ölçerek Dünya üzerindeki kesin yeri tespit etmeyi mümkün kılar.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/GPS

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

1939 tarihli icatlar

Yazan: admin | Önemli tarihler | Cumartesi 7 Ağustos 2010 16:26
  • 23 Eylül – Sigmund Freud, Avusturyalı nörolog (d. 1856)
  • 12 Şubat – Søren Sørensen, Danimarkalı biyokimyacı (d. 1868)
  • 1 Nisan – İspanya İç Savaşı, milliyetçi güçlerin zaferiyle sona erdi.
  • 18 Kasım – Margaret Atwood, Kanadalı yazar
  • 18 Mayıs – Peter Grünberg, Nobel Ödülü sahibi Alman fizikçi
  •  ??? – Seyit Onbaşı – asker (d. 1889)
  • 5 Temmuz – Hatay Devleti, Türkiye Cumhuriyeti devleti’ne bağlandı.
  • – Adolf Hitler, Reichstag konuşmasında, Avrupa’da bir savaşa gidildiğinde mutlak suretle “Tüm Yahudi kökenlilerin ortadan kaldırılabileceğini (Auswanderung oder Evakuierung)” ilk defa dile getirdi ve Alman toplumundan destek aldı.
  • 9 Ağustos – Romano Prodi, İtalyan politikacı
  • 7 Temmuz – Robert Nixon, İngiliz çizer (ö. 2002)
  • 8 Kasım – Adolf Hitler’e ilk defa suikast girişiminde bulunuldu. Münih’de bir biraevinde (Bürgerbräukeller) konuşma yapacağı yere bir marangoz olan George Elser tarafından bomba yerleştirildi. Hitler bombanın patlamasından 27 dakika önce olay mahallini terk etiiği için yara almadan kurtuldu.
  •  ??? – Birgen Keleş, Türk siyasetçi.
  • 18 Mart – Stalin, Hitler’e karşı Birleşik Krallık’tan resmen koalisyon isteğinde bulundu; ancak önerisi Chamberlain tarafından geri çevrildi.
  • 16 Nisan – Dusty Springfield, İngiliz pop müzik şarkıcısı (ö. 1999).
  • 30 Kasım – Ruslar Finlandiya’yı savaşıyor ama işgal etme. Hemen arkasından Danimarka, İsveç ve Norveç bu konudaki tarafsızlıklarını ilan ettiler.
  • 27 Aralık – Erzincan’da meydana gelen 8 şiddetindeki depremde, Erzincan ili haritadan tamamen silindi. Sarsıntının ardından, yaklaşık 33 bin kişi yaşamını yitirdi;100 binden fazla insan da evsiz kaldı.
  • 23 Ağustos – Almanya ve Sovyetler Birliği, Moskova’da bir tarafsızlık anlaşması imzaladı. Bu gizli anlaşma, Doğu Avrupa’nın tamamen Almanya ve yandaşlarının çıkarlarına göre bölünmesine yönelik idi.
  • 31 Ağustos – Almanya’da yaptırılan Batıray denizaltısı denize indirildi.
  • 31 Ağustos – Alman SS taburları Polonya askerleri kılığında Gliewitz yakınlarındaki bir istasyonuna sahte bir baskın yaptı. Amaçları Polonya askerinin saldırgan olduğunu göstererek diğer ulusların da desteğini almak ve bu sayede eli kulağında olan Polonya istilasını haklı çıkarmak.
  • 7 Nisan – İtalyan taburları Arnavutluk’u işgal etti.
  • 28 Ocak – William Butler Yeats, İrlandalı şair, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1865)
  • 8 Ekim – Hogan, Avustralyalı aktör
  • 25 Eylül – Ali Saip Ursavaş, Türk asker ve siyaset adamı (d. 1887).
  • 20 Kasım – BBC Türkçe Servisi, yayınlarına başladı.
  • 15 Mart – Alman taburları Çekoslovakya’ya doğru yola çıktı. Amaçları, bir “Alman Morivya ve Bohem Kurtarılmış Bölgesi” kurmak.
  • 1 Ocak – Aytekin Ünal, Dedeş
  •  ??? – Ekrem Pakdemirli, Türk siyasetçi
  • 3 Eylül – Sonlanacağı 1945 yılına kadar çok sayıda insanın hayatına mâl olacak II. Dünya Savaşı resmen başladı. İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan etti. Bu iki devleti sırasıyla Hindistan, Avustralya, Güney Afrika ve Yeni Zelanda takip etti. Ancak bu savaş ilanları yine’de Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesini engelleyemedi. Bu sebeple bu milletlerin Almanya’ya karşı açtığı savaş Fransızlar tarafından “drole de guerre” (Yapmacık Savaş) olarak isimlendirilmektedir.
  • 10 Temmuz – Ahmet Taner Kışlalı, eski Türk Kültür Bakanı, Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi (ö. 1999)
  • 27 Eylül – Batıdan Almanlar ve doğudan Ruslar tarafından işgal edilen Polonya, Varşova’nın düşüşüyle birlikte bu devletler tarafından her biri bir millete ait olacak şekilde iki parçaya bölündü.
  • 26 Ağustos – Hitler bir açıklama ile Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Danimarka ve İsviçre’ye Almanlar tarafından asla zarar verilmeyeceğini belirtti.
  • Şubat – Japon taburları Hainan Adası’nı işgal etti.
  • 23 Mart – Pervin Par, Türk oyuncusu
  • 29 Haziran – Hatay Devleti Meclisi, oybirliğiyle Türkiye’ye katılma kararı aldı.
  • 6 Ekim – Son Polonya taburları da Nazi Almanyası’na teslim oldu. Polonya’nın kayıpları: 700.000 esir (Almanlar tarafından), 200.000 esir (Ruslar tarafından); sayısı belli olmayan ancak 1,5-2 milyon civarı olduğu tahmin edilen ölü, yaklaşık 120.000 Polonya askeri de savaş alanından kaçarak dağıldı. Almanların Polonya kaybı yaklaşık 10.000 asker iken Rusların yalnızca birkaç yüz kişi olarak kayıtlara geçmiştir.
  • 15 Aralık – Rüzgâr Gibi Geçti filmi gösterime girdi
  • 22 Ocak – Columbia Üniversitesi’nden bir grup insanı uranyum atomunu parçalamayı başardı.
  • Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/1939

    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

    Güney kutbunu keşfetti

    Yazan: admin | Keşifler | Perşembe 10 Haziran 2010 12:41

    Güney Kutbu’nda yeryüzünün en soğuk ve en fırtınalı iklimi egemendir. Ortalama sıcaklık yaz aylarında -20 °C’dir ve bu, güneyden fırtınalar estiğinde -70 °C’ye kadar düşebilir. Coğrafi Güney Kutbu noktasında bulunan ABD gözlem istasyonunda yapılmış ölçümlerde sıcaklığın yıllık ortalamasının -50 °C olduğu, en sıcak ayda ancak -29 °C’ye yükseldiği belirlenmiştir. Yani yeryüzünün bu buzdolabının sıcaklığı Kuzey Kutbu’ndan ortalama 22 derece daha düşüktür. Bu durum doğal olarak yaşam koşullarını etkilemektedir. Kuzey Kutbu’nda 400’e yakın açan bitki türü sayılabilirken, Güney Kutbu’nda bir tane bile olmaması bunun bir belirtisidir. Buna karşılık kıtanın kıyılarında ve açık denizlerinde çok sayıda hayvan yaşar. Penguenler, martılar, foklar ve balinalar soğuk, ama besin maddesi açısından zengin Güney Kutbu denizlerindeki planktonları ve balıkları yiyerek yaşamlarını sürdürürler. Anlaşmalar gereği hiçbir ülkenin toprağı olmayan Güney Kutbu bu özelliğinden dolayı “Dünyanın Parkı” olarak adlandırılmıştır.

    Adı, “El Nino’nın karşısındaki” anlamına gelen Güney Kutbu’yı ortalama 2.000 m kalınlığında büyük bir buz katmanı zırh gibi örter. Bir zamanlar “ulaşılamaz” diye adlandırılan kutup noktasında buzun kalınlığı 4.335 m’yi bulur. Bu buz kütlesi 24 milyon km3’lük hacmi ile yeryüzündeki bütün buzların yüzde 92’sini oluşturmaktadır. Kıyılarından kopan 350-600 m kalınlığındaki buz parçaları günde 1-3 m hızla ilerler ve birbiri üstüne yığılır. Bu tür yüzen yığınlardan biri olan Ross Buzlası 540.000 km’yi bulan alanıyla neredeyse Fransa büyüklüğündedir. Gelgit olayının buzladan kopardığı büyük parçalar yüzerek çevreye dağılır. Bu tür buzdağları arasında 20.000 km2 büyüklüğe ulaşanlar olur.

    Güney Kutbu, Dünya ekseninin alt kısmında (Güney ucunda) kalan noktayı tanımlar.

    Koordinatlar: 90°S′0, W°′{{{6}}}

    “Güneydeki efsanevi kıta”nın bulunması 200 yıllık bir arayıştan sonra, ancak 1840’ta başarıyla sonuçlanmıştır. Yelkenlisiyle kıyılar boyunca yaklaşık 2.000 km yol alan Wilkes, denizlerden oluşan Kuzey Kutbu’nun tersine, Güney Kutbu’nun olduğu yerde gerçekten bir kıta bulunduğunu kanıtlamıştır. 12,4 milyon km2’lik yüzölçümüyle bu kıta neredeyse Afrika’nın yarısı büyüklüğündedir. Bu bölgenin içinde Güney Shetland, Güney Georgia gibi birkaç takımada da yer alır.

    Earthmap720x360 grid.jpg

    Coğrafik Güney Kutbu, aynı zamanda Güney Karasal Kutup olarak da adlandırılır. Gökküredeki coğrafik Güney Kutbu tasarımı, Güney Küre Kutbu’nu verir. Hali hazırda Antarktika Güney Kutbu üzerinde yer alır. Buz kütlesi 3,000 kalınlığındadır. Bu nedenle yüzey yüksek irtifadadır. Kutup buz tabakası her yıl kabaca 10 metrelik bir ölçüyle hareket eder. Kutbun kesin pozisyonu için işaretleyici kullanılır. Her yıl bu işaretleyicinin yeri değiştirilerek kutbun kesin pozisyonu saptanır.

    Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCney_kutbu

    Tags: , , , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , , , ,

    Londra

    Yazan: admin | Kategorilenmemiş | Perşembe 25 Şubat 2010 12:44

    Londra metrosu, dünyanın en eski metrosudur. 1863 yılında Metropolitan Railway ismiyle açılmıştır. Burası açıldıktan sonra Madrid ve New York’ta da benzer metrolar yapıldı. Argoda Londra metrosuna Tube denilmektedir. Toplamda 274 istasyon bulunmaktadır. Metroda sigara içmek yasaklanmıştır.

    En önemli turistik mekanları, Parlamento Binası,Tower Bridge, Tower of London (Londra Kulesi), Buckingham Sarayı, Trafalgar Meydanı ve Londra gözü(ingilizce: London eye)’dür (Londra Dönmedolabı). Londra, Merkez şehir (City of London) ve 32 ilçeden oluşur.

    Yurtiçi şubeleri

    Londra (İngilizce: London; telaffuz: ˈlʌndən (Yardım·bilgi)), İngiltere’nin başkenti. 0 derece meridyeninin geçtiği Greenwich Londra yakınlarındadır.

    Adana – Ankara – Antalya – Bursa – Denizli – Diyarbakır – Edirne – Erzurum – Eskişehir – Gaziantep – İskenderun – İstanbul – İzmir – İzmit – Kayseri – Konya – Malatya – Mersin – Samsun – Trabzon – Van

    Londra, etnik olarak dünyanın en mültikültürel şehirlerinden biri. Londra’da yaklaşık 300 farklı dil konuşulmaktadır.[2]

    Londra dünyanın en önemli iş ve finans merkezlerinden biridir. Yaklaşık 8 milyonluk nüfusuyla AB’nin 1. kalabalık kentidir. Bağlı yerleşim birimleri ile birlikte (Greater London) nüfusu 12-15 milyondur. Km²’ye 4.573 kişi düşmektedir. Avrupa’da en fazla beyaz ırk harici insanın yaşadığı şehirdir. 300′den fazla farklı dil konuşulmaktadır.

    Greater london outline map bw.png


    Yeşili bol olan bir şehirdir. Londra’da 143 adet kayıtlı park ve bahçe vardır. Thames Nehri şehri ikiye böler.

    Londra yaklaşık 2 bin yıl önce Romalılar tarafından kurulmuştur. M.Ö. 43 yılında Roma İmparatorluğu’nun Britanya’yı işgali sonrasında Londonium ismi ile kurulmuştur. İsmin kökeni ile ilgili kesin bilgiler olmamakla beraber, anlamının “akan nehir” olabileceği düşünülmektedir. Londra dünyanın dünyanın en eski kentlerinden birisidir. Turizm bakımından ise tarihi eserler büyük müzelerde sergilenmektedir. Kültürleri gerçekten bin yıl önceden dünyaya yayılmaya başlamıştır. Londra’ya dünyanın her tarafından gelenler vardır. Bu da Londra’ nın tarihi bir şehir olmasının sonucudur.

    Uluslararası turizmin kesişme noktasıdır. Dünyanın en kalabalık hava trafiği Londra hava trafiğidir. 5 uluslararası havaalanı bulunmaktadır. Bunların en büyüğü Heathrow’dur. Heathrow dünyanın en fazla uluslararası yolcu taşıyan havaalanıdır [1].

    Yurtdışı temsilcilikleri

    Koordinatlar: 51°30′28″N, 00°07′41″W

    Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Londra

    Tags: , , , , ,

    Etiketler:, , , , ,

    Charles Robert Darwin icatlar hakkında

    Yazan: admin | Mucitler | Çarşamba 24 Şubat 2010 11:44

    Darwin Güney Amerika’da, soyu tükenmiş devasa memelilere ait fosiller buldu. Bu fosillerin bulunduğu katmanlarda modern deniz kabuklularına ait kalıntılar da vardı, yani bu memelilerin soyu yakın zamanlarda, herhangi bir iklim değişikliği ya da felâket olmadan tükenmişti. (Darwin’in zamanında yaygın görüş, fosillerin Nuh tufanı benzeri büyük felâketlerde ölen hayvanlar olduğuydu.) Darwin bu hayvanların benzer Afrika ve Avrupa türleriyle akraba olduklarını düşündü, oysa İngiliz biyolog Richard Owen 1836′da bu hayvanların modern Güney Amerika türlerine çok daha yakın olduğunu gösterecek, ve Darwin’in kafasında şekillenmekte olan doğal seçilim fikrine bir destek daha sağlayacaktı.

    Principles of Geology’nin 1832′de çıkan ikinci cildi, Güney Amerika’daki Darwin’e postalandı. Lyell, bu ciltte evrim fikrine karşı çıkıyor, biyolojik türlerin dağılımını “yaradılış merkezleri” fikriyle açıklıyordu. Darwin, bir taraftan bunu okurken, bir taraftan da daha sonra kendi evrim teorisini destekleyecek olan çok önemli gözlemler yapıyordu. Galápagos Adaları’ndan pek çok “alaycıkuş” (mockingbird) örneği topladı, ve bu kuşların, yaşadıkları adalara göre ufak fizyolojik farklar gösterdiklerini farketti. Yerel İspanyollar’ın, bir kaplumbağanın görünüşüne bakarak hangi adadan geldiğini anlayabildiklerini öğrendi. (İngiltere’ye dönüş yolculuğunda notlarını düzenlerken, “alaycıkuşlar ve kaplumbağalar hakkındaki şüphelerim doğruysa, türlerin değişmezliği fikri sarsılacaktır” diye yazacaktı.) Avustralya’da gördüğü keseli sıçan-kangurular ve ornitorenkler Darwin’i o kadar şaşırttı ki, Dünya canlılarının iki ayrı yaratıcı tarafından yaratılmış gibi olduklarını düşündü.

    Deniz kabuklularıyla ilgili çalışmalarının sonuçlarını 1851-1854 arasında yayımladığı bir dizi kitapla anlatan Darwin, 1853′te bu çalışmasından dolayı Royal Society tarafından madalya ile ödüllendirildi. Ayrıca bu çalışma, o zamana kadar jeolog olarak bilinen Darwin’in biyolog olarak da ünlenmesini sağladı. Darwin, deniz kabuklularıyla ilgili çalışmasında, belli bir fonksiyonu olan bir organın, değişen şartlar sonucunda ufak değişimler geçirerek fonksiyonunu değiştirebileceğine dair kanıtlar gözlemledi. Kasım 1854′te notlarına, ortak bir atadan gelen canlıların, “doğanın ekonomisinde ayrı ayrı yerlere” adapte olmaları sonucunda anatomik olarak birbirlerinden uzaklaşabileceklerini yazdı.

    Türlerin Kökeni üzerine en meşhur tartışma, Haziran 1860′da British Association for the Advancement of Science’ın Oxford’daki toplantısında yaşandı. Oxford piskoposu Samuel Wilberforce Darwin’in kitabını küçümseyen bir konuşma yapınca, karşısında Darwin’in arkadaşları Joseph Hooker ve Huxley’i buldu. Huxley Darwin’i o kadar katı bir biçimde savunuyordu ki, o günden sonra kendisine “Darwin’in buldogu” lakabı takıldı. Bu tartışmayla ilgili sıkça anlatılan bir hikâyeye göre, Wilberforce Huxley’e “maymunluğunuz büyükanne tarafından mı geliyor büyükbaba tarafından mı?” diye sorunca Huxley, “birikimini önyargı ve yalanlara hizmet etmek için kullanan kültürlü bir insan olmaktansa maymundan gelmeyi tercih edeceğini” söyledi.

    1856 başlarında Darwin, yumurta ve tohumların deniz suyunu aşıp canlı türlerini okyanus ötesine taşıyıp taşıyamayacağını inceliyordu. Arkadaşı Hooker canlıların değişmezliğine olan inancını sorgulamaya başlamıştı ama Darwin ve Hooker’ın ortak arkadaşı Thomas Henry Huxley evrim fikrine şiddetle karşı çıkıyordu. Lyell ise Darwin’in fikirlerini ilgiyle takip ediyor, ama sonuçlarını göremiyordu. Lyell, Borneo’da çalışmakta olan doğabilimci Alfred Russell Wallace’ın yazdığı bir makaleyi okuduğunda, Darwin’in fikirleriyle benzerlikler gördü ve Darwin’e bir makale yazması için baskı yapmaya başladı. Darwin Wallace’ı bir tehdit olarak görmediyse de bir makale yazmaya başladı. Makaleye ayrıntı üzerine ayrıntı eklemeye başlayınca, makaleyi Doğal Seçilim başlıklı uzun bir kitaba dönüştürmeye karar verdi. Kitap için Wallace dahil pek çok meslekdaşıyla yazışıyordu. Aralık 1857′de Wallace insanın kökenine değinip değinmeyeceğini sorduğunda, ona “önyargılarla çevrili bu konudan” uzak duracağını söyledi.

    Darwin’in doğa tarihine duyduğu ilgi, önce Edinburgh Üniversitesi’nde tıp, sonra Cambridge Üniversitesi’nde teoloji okurken gelişti.[3][4] Beagle gemisinde yaptığı beş senelik yolculuk sırasında, zamanın meşhur jeoloğu Charles Lyell’ın ortaya attığı, geçmişteki jeolojik süreçlerin bugünkülerle aynı olduğunu savunan teoriyi destekleyecek pek çok gözlem yaptı ve iyi bir jeolog olarak ünlendi.[kaynak belirtilmeli] Aynı yolculukta, canlıların coğrafi dağılımı ve fosiller üzerine yaptığı dikkatli gözlemler sonucunda, türlerin birbirine dönüşümüyle ilgilenmeye başladı ve 1838′de doğal seçilim fikrini geliştirdi.[5] Daha önce benzer fikirlerin “sapkınlık” olarak nitelendirildiğini ve bastırıldığını görmüş olduğundan, uzun süre fikirlerini en yakın arkadaşları dışında kimseye açmadı.[6] Olası itirazlara en iyi şekilde cevap verebilmek için araştırma yapmaya ve kanıt toplamaya başladı.[7] 1858′de Alfred Russell Wallace’dan aldığı bir mektubu okuyunca, Wallace’ın da kendisininkine benzer bir teori geliştirdiğini anladı, ve nihayet teorisini yayımlamaya karar verdi.[6]

    Sonunda bu yüksek çalışma temposuna dayanamayarak kalbinden rahatsızlandı. Eylül 1837′de doktor tavsiyesi üzerine çalışmalarına ara verdi ve Shaffordshire’da akrabalarının yanında kalmaya başladı. Kuzeni Emma Wedgwood da aynı evde kalıyor ve hasta bir akrabaya bakıyordu. Haziran 1838′e kadar Shaffordshire’da kalan Darwin, türlerin dönüşümü üzerindeki araştırmalarına devam ediyor, uzman görüşü almak için doğabilimcilerin yanı sıra çiftçiler ve güvercin yetiştiricilerine de danışıyordu. Bir taraftan da kuzeni Emma’dan hoşlanmaya başladığını farkeden Darwin, günlüğüne yazdığı notlarda evliliğin yararları ve zararlarını karşılaştırıyor, yarar hanesine “yaşlılıkta arkadaş olur … köpekten iyidir” gibi notlar düşerken, zarar hanesinde “kitaplar için daha az ” ve “korkunç bir zaman kaybı” gibi sakıncaları sayıyordu. Sonuçta evlenmeye karar veren Darwin, babasına da danıştıktan sonra Temmuz 1838′de evlilik teklif etmek için Emma’ya gitti, ama teklifi yapmaya cesaret edemedi.

    Darwin, doğal seçilim fikrinin temelini atmıştı ama şüpheci meslekdaşlarını ikna etmek için çok çalışması gerektiğinin farkındaydı. Jeoloji Cemiyeti’nin Aralık 1838′deki toplantısında, evrim fikrini savunan eski hocası Robert Edmund Grant’e nasıl şiddetle karşı çıkıldığına bizzat şahit olmuştu. Teorisini destekleyecek kanıtlar bulabilmek için hayvan yetiştiricileri ile görüşmeye ve bitkiler üzerinde deneyler yapmaya devam etti. Mayıs 1839′da Kaptan FitzRoy’un Beagle raporu yayımlandığında, Darwin’in yazdığı kısım o kadar beğenildi ki, sonradan başlıbaşına bir kitap olarak basıldı.

    Darwin, 12 Şubat 1809′da İngiltere’nin Shropshire bölgesindeki Shrewsbury kasabasında, Robert ve Susannah Darwin’in beşinci çocuğu olarak The Mount’ta dünyaya geldi.[9] Babası Robert Darwin ve baba tarafından dedesi Erasmus Darwin, ünlü doktorlardı. Annesi ise zengin bir çömlek imalatçısı olan Josiah Wedgwood’un kızıydı. Darwin Temmuz 1817′de, henüz sekiz yaşındayken, annesini kaybetti. Eylül 1818′de ise Shrewsbury Okulu’nda yatılı öğrenci olarak eğitime başladı.[10]

    Eylül 2008′de İngiltere Kilisesi, Darwin’in 200. doğum yılının bir fırsat olduğunu söyleyerek, “Seni yanlış anladığımız, sana karşı gösterdiğimiz ilk tepkide hatalı oluşumuz ve bu sebeple başkalarının da seni yanlış anlamasına yol açtığımız için…” sözleriyle Darwin’den özür diledi.[41]

    Yolculuğun başında Kaptan FitzRoy, Darwin’e Charles Lyell’ın Principles of Geology (Jeolojinin Prensipleri) adlı kitabını vermişti. Lyell bu kitabında jeolojik oluşumların, bugün de devam eden çok yavaş süreçlerin etkisiyle, çok uzun çağlar sonucunda oluştuğunu savunuyordu. Darwin, Batı Afrika açıklarındaki Santiago adasında, yüksek volkanik kaya yamaçlarında mercan ve deniz kabuğu kalıntıları bulunca, bu yamaçların bir zamanlar deniz altında bulunduğunu, ve Lyell’ın söylediği gibi çağlar boyunca yavaş yavaş yükseldiğini anladı. Darwin yolculuk boyunca pek çok önemli jeolojik keşif yapacaktı. Patagonya’da gördüğü, deniz kabukluları ve çakıldan oluşan geniş düzlüklerin yükselmiş sahiller olduğunu tahmin etti, ve Şili’de bir deprem sonrasında deniz seviyesi üstünde kalmış midye yatakları gözlemleyince, kıyının deprem sonucu yükseldiğini anladı. Benzer şekilde, And Dağları’nın yamaçlarında, kumlu sahillerde yetişen ağaçlara ve deniz kabuklularına ait fosiller buldu, ve bu yamaçların zaman içinde yükseldiği sonucuna vardı. Ayrıca Hint Okyanusu’nda bol bol inceleme fırsatı bulduğu atollerin (mercan adalarının), deniz tabanından yükselen volkanik dağların çevrelerinde oluştuğunu keşfetti.

    Darwin’in seyahatteyken İngiltere’ye yolladığı mektuplar, fosil örnekleri ve doldurulmuş canlılar, eski öğretmeni Henslow aracılığıyla İngiliz doğabilimcilerine aktarılıyor, Darwin’in ünü bu sayede gittikçe yayılıyordu. Beagle 2 Ekim 1836′da İngiltere’ye döndüğünde Darwin saygın bir doğabilimci olarak tanınmıştı. Darwin, İngiltere’ye ayak bastığında, önce Shrewsbury’ye gidip akrabalarını ziyaret etti, sonra Cambridge’e gelerek Beagle yolculuğunda topladığı örneklerin tanımlanıp sınıflandırılması üzerinde çalışmaya başladı. Henslow, bitki örneklerini tasnif edip isimlendirmede Darwin’e yardımcı oluyordu, fakat hayvan örnekleri için Darwin’in uzman zoologlara ihtiyacı vardı. Babasının parasal desteğiyle Londra’ya gidip zoologlarla görüşmeye başlayan Darwin, Charles Lyell aracılığıyla Richard Owen adında bir biyologla tanıştı. Owen, Darwin’in getirdiği fosilleri inceleyerek o güne kadar bilinmeyen pek çok soyu tükenmiş hayvan türü tanımladı. Bu türlerin arasında, tembel hayvan benzeri büyük memeliler, hipopotam benzeri bir otobur memeli (Toxodon) ve armadillo benzeri dev bir zırhlı memeli (Gliptodon) da vardı. Bu hayvanlar anatomik olarak, Darwin’in düşündüğü gibi Afrika hayvanlarına değil, Güney Amerika hayvanlarına yakındılar.

    Darwin hastalığı sebebiyle bizzat katılamadığı bu tartışmaları basından takip ediyor, yazışmalar aracılığıyla kendisine daha çok destekçi bulmaya çalışıyordu. Darwin’i kararlı bir biçimde savunan Thomas Huxley, Charles Lyell ve Joseph Hooker, Richard Owen önderliğindeki muhalif grubu bastırmayı başarınca, 1864′te Darwin’e Kraliyet Cemiyeti’nin Copley Madalyası verildi.

    Londra çevrelerinde, hayatın ve canlı türlerinin kökeni sevilen bir tartışma konusuydu. Matematikçi ve filozof Charles Babbage’ın başını çektiği bir grup, Tanrı’nın Dünya’daki hayatı özel bir mucize aracılığıyla değil, doğa kanunları aracılığıyla yarattığını savunuyordu. Darwin’in Edinburgh Üniversitesi’nden hocası Robert Edmund Grant ve Dr. James Gully gibi bir grup bilimadamı ise türlerin birbirine dönüşebildiğini iddia ediyor, ama bu fikirleri yüzünden çoğunluk tarafından sapkınlıkla ve toplumsal düzeni bozmaya çalışmakla suçlanıyordu.

    Darwin’in tıp eğitimini iyice boşladığını farkeden babası, 1827′de onu Edinburgh’dan alarak Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Christ’s College’a yazdırdı. Darwin’in teoloji okuyup bir din adamı olmasını umuyordu. Darwin, teolojide tıbba kıyasla daha başarılı olsa da (özellikle teolog William Paley’nin, canlıların karmaşıklığını üstün zekâlı bir yaratıcıya bağlayan yazılarını beğeniyordu[12]), asıl ilgi alanı hâlâ doğa tarihiydi. Kuzeni William Darwin Fox ile beraber böcek toplamaktan hoşlanıyordu. Böceklere olan ilgisi sayesinde botanik profesörü John Stevens Henslow ile tanışan Darwin, bu profesörle yakın arkadaş oldu ve hem Henslow’un doğa tarihi dersine yazıldı, hem de ondan özel dersler almaya başladı. Kısmen bu dersler sayesinde, 1831′de 178 kişilik devresinde 10. olarak mezun oldu. Darwin 1831 yazını, jeoloji profesörü Adam Sedgwick ile beraber Galler’in jeolojik katmanlar haritasını çıkararak geçirdi.[13]

    Araştırmalarına Londra’da devam eden Darwin, türlerin dönüşümü konusunda çok önemli gelişmeler kaydetti. Thomas Malthus’un An Essay on the Principle of the Population (Nüfus Prensibi Üzerine Deneme) adlı yazısı Darwin için önemli bir esin kaynağı oldu. Malthus bu yazısında insan nüfusunun aslında çok büyük bir hızla (her 25 yılda ikiye katlanarak) çoğalma potansiyeli olduğunu, ama hastalık, savaşlar ve açlık sayesinde nüfusun kontrol altında tutulduğunu anlatıyordu. Darwin, aynı prensibin tüm organizmalara uygulanabileceğini farketti. Tüm canlı türleri, mevcut kaynakların izin verdiğinden çok daha fazla yavru üretiyor, yavrular arasında “zayıf” olanlar çok geçmeden ölüyor, “güçlü” olanlar ise hayatta kalarak yeni yavrular meydana getiriyor ve kendilerini “güçlü” yapan özellikleri yavrularına aktarıyorlardı. Böylece türler nesilden nesile değişerek çevrelerine daha iyi uyum sağlıyorlardı. Bu teorisini ilk defa 28 Eylül 1838′de günlüğüne yazdı.

    Darwin’in anısına Jon Amiel yönetmenliğinde Yaradılış adında bir film çevrildi. Filmin gösterimini ABD’de üstlenen firma çıkmadı.

    I. ^  Bir doktorun asistanı olarak çalışmış ve iki yıl tıp eğitimi almış olan, daha sonra rahiplik eğitimi alıp taksidermi üzerine de çalışan Darwin, doğabilimci, yerbilimci, biyolog ve yazar olarak tanınmıştı.

    Linnean Society of London, Darwin’in başarıları anısına 1908′den bu yana Darwin-Wallace Madalyası adı altında bir ödül vermektedir. Evrimin mizahi bir kutlaması olarak her yıl, “kendilerini yok ederek gen havuzumuzu iyileştiren”[34] kişilere Darwin Ödülü verilmektedir.

    Darwin bugün, John Herschel ve Isaac gibi isimlerle beraber Westminster Kilisesi’nde gömülüdür.[8]

    1992′de Darwin, Michael H. Hart’ın tarihteki en etkileyici 100 kişi listesinde 16. sırada yer aldı.[31] BBC tarafından desteklenen ve halka açık düzenlenen En Büyük 100 Britanyalı oylamasında ise 4. oldu.[32] Bank of England’ın çıkardığı 10 poundluk banknotların üzerindeki Charles Dickens resmi 2001′de Darwin’in resmiyle değiştirildi. Bankanın bu kararında, Darwin’in etkileyici ve gür sakalının (sahte para basımını zorlaştıracağı için) etkili olduğu söylendi.[33]

    Darwin, bir taraftan türlerin dönüşümü üzerinde çalışırken, bir taraftan da Beagle günlüklerini yayıma hazırlıyor, ve Charles Lyell’ın fikirlerini destekleyecek bir Güney Amerika jeolojisi kitabı yazıyordu. Tüm bunların üstüne, bir de kendi getirdiği örnekler hakkındaki uzman görüşlerini içerecek geniş kapsamlı bir eser üzerinde çalışmaya başladı.

    Darwin, Aralık 1836′da Güney Amerika kıtasının yükseldiğine dair bir bilimsel makale yazdı, ve 1837′de Lyell’ın da desteğiyle bu makalesini Londra Jeoloji Cemiyeti’ne sundu. Aynı gün, Beagle yolculuğunda topladığı kuş ve memeli örneklerini de Londra Zooloji Cemiyeti’ne sundu. Ornitolog John Gould, Darwin’in tanımlayamadığı ve değişik türlere ait olduğunu varsaydığı bir grup kuşun aslında birbirine çok yakın 12 yeni ispinoz türü olduğunu açıkladı. Darwin Şubat 1837′de Coğrafya Cemiyeti Konseyi’ne seçildi, ve bir ay sonra Cambridge’den Londra’ya taşındı.

    Beagle’ın 1826-1830 arasındaki ilk yolculuğu sırasında, Güney Amerika’nın en güney ucundaki Tierra del Fuego’dan alınmış ve İngiltere’de “medenîleştirilmiş” olan üç Yagan yerlisi, misyonerlik yapmaları için kabilelerine geri verildi. (Darwin bu kabileleri “sefil ve rezil vahşiler” olarak tanımlıyordu.) Bir sene geçtiğinde, yerliler misyonerlik görevini bırakmış, eski hayatlarına geri dönmüşlerdi. Darwin, kısmen bu tecrübe sonucunda, insanların hayvanlardan sanıldığı kadar uzak olmadığını düşünmeye başladı. Darwin, insan toplulukları arasındaki yaşayış farklılıklarını, ırksal gelişmişlikle değil, kültürel gelişmişlikle açıklıyordu. Güney Amerika’da şahit olduğu kölelik kurumundan hoşlanmıyor, Avrupalı kolonilerin Avustralya ve Yeni Zelanda’daki yerli halklara verdiği zarardan üzüntü duyuyordu.

    Mart 1837′de John Gould, Darwin’in farklı adalardan topladığı alaycıkuşların farklı türlere ait olduklarını açıkladı. İspinozları hangi adalardan topladığını not etmemiş olan Darwin, Kaptan FitzRoy’un notlarını inceleyince, Gould’un tanımladığı farklı ispinoz türlerinin de farklı adalardan geldiğini keşfetti. Nisan 1837′ye gelindiğinde Darwin, anakaradan göç edip farklı adalara yerleşen kuşların, zaman içinde bir şekilde değişiklik geçirip farklı türlere dönüştüklerini anlamıştı. Temmuz ayında, her zamanki günlüğünün yanı sıra, türlerin birbirine dönüşümüyle ilgili fikirlerini yazdığı gizli bir “B” günlüğü tutmaya başladı, ve bu günlüğün 36. sayfasına ilk kez bir evrim ağacı çizdi.

    Yolculuk Darwin için kolay olmadı. Deniz tutmasından fena şekilde etkilendi, Ekim 1833′te Arjantin’de ateşli bir hastalık geçirdi, Temmuz 1834′te ise And Dağları’ndan Şili’ye dönerken tekrar hasta oldu ve bir ay yataktan çıkamadı.

    1831 sonbaharında Henslow, Darwin’i HMS Beagle gemisinin kaptanı Robert FitzRoy ile tanıştırdı. Beagle, Aralık 1831′de FitzRoy’un komutasında iki senelik bir Güney Amerika yolculuğuna çıkacaktı, ve kaptan yolda kendisine arkadaşlık edecek iyi eğitimli bir doğabilimci istiyordu. Henslow’un tavsiyesi üzerine FitzRoy, Darwin’i gemisine almayı kabul etti. Darwin’in babası önce bu uzun yolculuğa izin vermediyse de, kayınbiraderinin araya girmesiyle fikrini değiştirdi.[14]

    Darwin çiftinin on çocuğu oldu. Çocukların ikisi (Mary Eleanor ve Charles Waring) çok küçükken öldü. Ayrıca, Annie’nin on yaşındayken ölmesi çiftin üzerinde yıkıcı bir etki bıraktı. Darwin, çocuklarına bağlı ve sıradışı derecede ilgili bir babaydı.[4] Her hastalandıklarında Darwin çocuklarının, eşi ve kuzini olan Emma Wedgwood ile yapmış olduğu yakın akraba evliliği sebebiyle belirli zayıflıklarla doğmuş olabileceğini düşünüyordu. Darwin bu konuyu yazılarında ele aldı ve bu durumun diğer bazı organizmalarda ortaya çıkardığı avantajlı sonuçlarla karşılaştırdı[19]. Korkularının aksine Darwin’in hayatta kalan çocukları, büyüdüklerinde seçkin kariyerler elde ettiler ve dikkat çekici bir aile olan Darwin-Wedgwood Ailesi’nin saygın birer bireyi oldular.[20]

    Hıristiyan inanışına olan bağlılığını yitiren ve bir agnostik (bilinemezci) olduğunu bildiğimiz Charles Darwin 19 Nisan 1882′de öldüğünde, ailesi onu bölgedeki bir kilise avlusuna, çocuklarının mezarlarının yanına gömmeyi düşünüyordu. Ne var ki, aynı düşünceyi paylaşmayan bazıları çarçabuk harekete geçerek, önde gelen ve hükümet üyelerini ikna çalışmasına girişti. Amaçları, bu kişileri biraraya getirip İngiltere’nin ünlü kilisesi Westminster Abbey’nin baş rahibinden Darwin’in buraya gömülmesini rica etmelerini sağlamaktı. Baş Rahip George Granville Bradley, “gerekli onayın canı gönülden verileceği”ni bildirdi. Böylece, agnostik olan Darwin 26 Nisan günü öğleden sonra Westminster Abbey’ye gömüldü. Tabutunu taşıyanlar arasında eski dostu botanikçi Joseph Hooker, yazılarıyla Darwin’i kendi kuramını yayımlamaya yönelten genç doğabilimci Alfred Russel Wallace ve ABD’nin İngiltere büyükelçisi James Russell Lowell da vardı. Darwin bu kilisenin “Bilginler Köşesi” olarak bilinen bölümünde, Sir ’un gömülü olduğu yerin birkaç ötesinde ve astronom Sir John Herschel’in yanı başında yatıyor. Darwin, yeryüzündeki canlı türlerinin değişimini betimlemek için “gizemlerin gizemi” tanımlamasını ortaya atan büyük filozof Herschel’e, Türlerin Kökeni kitabının girişinde göndermede bulunmuştu.

    Türkiye’de ise TÜBİTAK’ın aylık yayınladığı Bilim ve Teknik dergisinin 2009 Darwin Yılı sebebiyle hazırladığı Mart 2009 kapağı ve Darwin ile ilgili 15 sayfa, sansüre uğrayıp içeriği değiştirildi ve Bilim ve Teknik dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman görevinden alındı. [42]

    Charles Robert Darwin (12 Şubat 1809 – 19 Nisan 1882), İngiliz doğa tarihçisi.[I] İnsan dahil tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini öne sürmüş ve o günün şartlarına göre bu teoriyi destekleyen pek çok kanıt sunmuştur.[1] Darwin’in fikirleri üzerine inşa edilen modern evrim teorisi, bugün biyoloji biliminin temeli ve birleştirici öğesidir. Evrimin gerçekleştiği gerçeği yaşadığı dönemde, doğal seçilim teorisinin evrimin ana açıklaması olduğu ise 1930′lu yıllarda bilim dünyası tarafından kabul görmüştür.[1] Darwin’in orijinal teorileri modern evrimsel biyolojinin temelini oluşturmakta, hayatın çeşitliliği üzerine birleştirici bir mantıksal açıklama sunmaktadır.[2]

    Kısa zamanda pek çok baskı yapan ve pek çok dile çevrilen Türlerin Kökeni, bilimsel konulara yeni yeni merak duymaya başlayan Avrupa orta sınıfının en çok okuduğu bilimsel kitaplardan biri oldu, zamanının sosyal akımlarını doğrudan veya dolaylı olarak etkiledi, ve popüler kültürün önemli bir parçası haline geldi.

    Birleşik Krallık’ta, üzerinde 1809 DARWIN 2009 yazısıyla çevrelenmiş ve bir maymunla yüz yüze duran Darwin portesi olan, kenarında ise “ON THE ORIGIN OF SPECIES 1859 (TÜRLERİN KÖKENİ 1859)” yazısı bulunan İki Pound’luk özel anma parası basıldı. Koleksiyoner sürümleri belirli bir ücret karşılığında dağıtılacak olan para, yıl boyunca bankalardan ve postanelerden, üzerindeki değer karşılığında temin edilebilecek.[40]

    1842 başlarında Darwin, Lyell’a fikirlerini açıklayan bir mektup yazdı. Her canlı türünün kendi başlangıcı olduğunda ısrar eden Lyell, jeoloji alanında müttefiki olan Darwin’in bunu inkâr etmesine çok üzüldü. Mayıs 1842′de Darwin’in mercan kayalıkları üzerine yazdığı eser yayımlandı, aynı sıralarda Darwin, doğal seçilim teorisinin bir “kabataslağını” kâğıda döktü. Kasım 1842′de Darwin çifti, Londra’nın stresinden uzaklaşmak için şehrin dışındaki Down House’a geçti. Ocak 1844′te fikirlerini botanist arkadaşı Joseph Dalton Hooker’a açan Darwin, kendisini “bir cinayeti itiraf ediyormuş gibi” hissediyordu ama Hooker Darwin’in teorisini beğendi. Temmuz’a gelindiğinde, Darwin’in “kabataslağı” 230 sayfalık bir deneme yazısına dönüşmüştü. Ekim 1844′te anonim olarak yayımlanan ve insan dahil tüm canlıların ilkel formlardan dönüşerek ortaya çıktığını savunan Vestiges of the Natural History of Creation (Yaradılışın Doğal Tarihinden İzler) adlı kitap, doğabilimciler tarafından yerden yere vurulunca Darwin teorisi konusunda ne kadar dikkatli olması gerektiğini bir kez daha anladı. Kitap, Londra orta sınıfından büyük ilgi gördü ve türlerin dönüşümü konusunu bir kez daha gündeme getirdi. Darwin 1846′da üçüncü jeoloji kitabını yayımladı, ve arkadaşı Hooker’la beraber deniz kabuklularıyla ilgili geniş kapsamlı bir araştırmaya başladı. 1847′de Hooker, Darwin’in doğal seçilim üzerine yazdığı uzun denemeyi okudu ve önyargıdan uzak tarafsız eleştiriler sundu, fakat bir taraftan da Darwin’in yaradılış fikrine karşı çıkmasını sorguladı.

    1825′te mezun olan Darwin, bir süre babasının yanında stajyer doktor olarak çalıştıktan sonra İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi’nin tıp fakültesine yazıldı. Fakat cerrahlığa bir türlü ısınamadı ve tıp derslerini boşlamaya başladı. Okulda çalışan Guyana kökenli azledilmiş bir köleden taksidermi (hayvan doldurma) sanatını öğrendi. Doğa tarihiyle ilgilenen öğrencilerin kurduğu Plinius Topluluğu’na (Plinian Society) katıldı. Öğretmeni Robert Edmund Grant’ten Jean-Baptiste Lamarck’ın evrim teorisini öğrendi ve Grant ile beraber deniz canlılarını inceleyip ortak atalardan evrilme teorisini destekleyen homoloji (farklı canlı türlerinde aynı temel yapıya sahip organların bulunması) örnekleri buldu. Bir başka öğretmeni olan Robert Jameson’dan ise jeoloji ve bitkilerin sınıflandırılması üzerine dersler aldı, Edinburgh Kraliyet Müzesi’nin bitki koleksiyonunu düzenlemede Jameson’a yardımcı oldu.[11]

    Kasım 1838′de nihayet Emma’ya evlilik teklif eden Darwin, Ocak 1839′da evlendi. Aynı ay içinde, Royal Society’ye (Kraliyet Cemiyeti) üye olarak seçildi. Darwin çifti, evlilikten hemen sonra Londra’ya yerleşti.

    Hayatta kalan yedi çocuktan George, Francis ve Horace, sırasıyla astronom[21], botanist ve inşaat mühendisi olarak Royal Society üyesi seçildi[22]. Diğer oğlu Leonard ise asker, politikacı, ekonomist ve öjenist olarak çalıştı. Ayrıca istatistikçi ve evrimsel biyolog Ronald Fisher’ın akıl hocası oldu.[23]

    Darwin üretken bir yazardı. Evrim hakkındaki çalışmaları yayınlanmamış olsa bile, bir yazar olarak Beagle Yolculuğu isimli kitapla, bir jeolog olarak Güney Amerika hakkında yayınladığı geniş çaplı çalışmalarıyla ve mercan adalarının nasıl oluştuğu konusundaki bilinmeyenleri çözümlemesiyle, bir biyolog olarak sülükayaklılar hakkında yayınladığı eksiksiz çalışmalarıyla, hatırı sayılır bir ün kazanmış olacaktı. Darwin’in eserleri hakkındaki fikirler genelde Türlerin Kökeni ile ilişkili olsa da, İnsanın Türeyişi ve İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi isimli eserleri de dikkate değer derecede etkili oldu. Bitkilerde Hareketin Gücü ve son eseri olan Solucanların Faaliyetleri Yoluyla Sebze Gübresi Oluşumu gibi, bitkiler hakkındaki yenilikçi çalışmalarının da önemi büyüktü.[43]

    Teori Linneaus Cemiyeti’nde pek ses getirmedi. Darwin sonradan Dublin’li bir profesörden duyduğu tek bir yorumu hatırlayacaktı: “Teoride yeni olan her şey yanlış, doğru olan her şey ise eski.” Bunun üzerine Darwin, tüm enerjisini kitabını bitirmeye verdi, ve On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or The Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life (Doğal Seçilim ile Türlerin Kökeni, veya Hayat Mücadelesinde Ayrıcalıklı Irkların Korunumu Üzerine) 22 Kasım 1859′da ilk defa kitapçılara dağıtıldı. Kısa sürede büyük popülerlik kazanan ve ilk baskısı tükenen kitap, doğal seçilim fikrini ayrıntılı gözlemlere ve dikkatli mantıksal çıkarımlara dayanarak savunuyor, bazı olası itirazlara da önceden cevap veriyordu. Kitapta insan evrimine doğrudan değinilmiyor, sadece teorinin “insanın kökeni ve tarihine de ışık tutabileceği” söyleniyordu. Giriş kısmında yazdığı bir cümle, Darwin’in teorisini basitçe özetliyordu.

    Darwin’in ismi daha hayatta olduğu dönemde, birçok türe ve coğrafi cisme verildi. Beagle Kanalı’nin bir bölümünü oluşturan su parçasına Robert FitzRoy tarafından Darwin Boğazı adı verildi, çünkü yıkılan bir buzul parçasının yarattığı dalga sebebiyle teknelerini kaybederek ıssız bir yerde mahsur kalma tehlikesinden, Darwin ile birlikte hareket eden iki ya da üç kişinin zamanında müdahalesiyle kurtulmuşlardı.[24] Ayrıca, Darwin’in 25. doğum günü anısına, And Dağları’nın bu boğazın yakınlarındaki bir tepesine Mount Darwin adı verildi.[25] Beagle gemisi 1839′da Avustralya kıyılarını araştırırken, Darwin’in arkadaşı John Lort Stokes’un fark ettiği doğal bir liman, geminin kaptanı John Clements Wickham tarafından Port Darwin olarak adlandırıldı.[26] Burada 1869′da kurulan Palmerston isimli yerleşimin adı 1911′de Darwin olarak değiştirildi. Avustralya’nın Kuzey Toprakları bölgesinin başkenti olan[26] bu şehirde Charles Darwin Üniversitesi[27] ve Charler Darwin Millî Parkı[28] da bulunur. 1964′te kurulan Cambridge Darwin Koleji’ne ise, biraz da Darwin ailesinin okulun kurulduğu arazinin bir kısmına sahip olması sebebiyle, ailenin adı verildi.[29]

    Bugün Darwin özdeşleşen evrim kuramı, aslında çok öncelere dayanır. Öyleki ilk kez M.Ö. 6. yüzyılda İyonya’lı filozoflar evrimden söz etmişlerdir.[kaynak belirtilmeli] Thales, Anaksimandros, Herakleitos, Aristoteles, İbni Haldun gibi pek çok bilgin, canlılığın oluşumu ve gelişimi konusunda fikirler ortaya atmıştır. Ancak bu konu üzerine en kapsamlı çalışmaları gerçekleştiren ve olgusal olarak yoklanabilecek bir kuram haline getiren Charles Darwin olmuştur. Bugün kuram paleontoloji, genetik ve embriyoloji gibi bilimler tarafınca sürekli yenilenmekte ve gelişmektedir. Ayrıca kendisi tüm çalışmalarını gözlem yoluyla yapıp sunduğu için hala bilim camiasınca makbul bir bilim adamı sıfatı kazanmamıştır[kaynak belirtilmeli].

    Darwin tarafından Galapagos Adaları’nda bulunan kuş türüyle alakalı bir grup tür, ispinozgillere değil de, daha çok Amerikan kiraz kuşugiller ya da tangargillere yakın olmalarına rağmen, Darwin’in ispinozları adıyla tanındı. Bunun sebebi David Lack’in 1947 bu isimle yayınladığı, bu kuş türünün Darwin’in çalışmalarında büyük öneme sahip olduğu hakkındaki asılsız efsaneleri körükleyen kitaptı.[30]

    1859′da yayımladığı On the Origin of Species (Türlerin Kökeni Üzerine) adlı kitabı, canlıların ortak atalardan evrilerek çeşitlendiği fikrinin geniş kabul görmesini sağladı. Daha sonra yayımladığı The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex (İnsanın Türeyişi, ve Cinsiyete Mahsus Seçilim) kitabında insan evrimini ve cinsel seçilim fikrini inceledi. The Expression of the Emotions in Man and Animals (İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi) adlı kitabında ise insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koydu.

    Darwin’in kitabı çok büyük bir ilgiyle karşılandı ve geniş çaplı bir tartışma başlattı. Darwin, kitabının yarattığı tartışmaları yakından takip ediyor, kitap hakkında yayımlanan eleştirileri, yorumları ve karikatürleri özenle kesip saklıyordu. Kitapta doğrudan yer almayan “insanın hayvandan geldiği” iddiası, eleştirilerin ana hedefiydi.

    HMS Beagle’ın yolculuğu iki yerine beş yıl sürdü. Darwin, yolculuk boyunca çok çeşitli jeolojik oluşumlar, fosiller ve canlılar keşfetti ve bunlardan örnekler topladı.[15][1] Fırsat buldukça Cambridge’e keşiflerini anlatan ayrıntılı mektuplar yazıyor, topladığı ilginç örnekleri postalıyordu.[16] Bu sayede, kendisi uzakta olmasına rağmen, İngiliz doğabilimcileri arasında ünü epey yayıldı. Yolculuk boyunca tuttuğu günlüğüne, doğabilimsel keşiflerinin yanısıra, karşılaştığı değişik insan topluluklarıyla ilgili kültürel ve antropolojik gözlemlerini de yazıyordu. Bu günlüğü 1839′da The Voyage of the Beagle (Beagle Yolculuğu) adıyla yayımlayacaktı.[17] Denizdeki yolculuğu boyunca defalarca ağır deniz tutması geçirmesine rağmen, hayvanbilim notlarının büyük kısmı denizde yaşayan omurgasızlarla ilgilidir, ilk notunun konusu durgun suda topladığı bir plankton kümesi hakkındadır.[15][18]

    Yolculuğun sonlarına doğru Darwin’in tuttuğu ayrıntılı notları okuyan Kaptan FitzRoy, yolculukla ilgili resmi raporun doğabilimle ilgili son kısmını Darwin’in yazmasını rica etti.

    Haziran 1858′de Darwin kitabını henüz yarılamışken Wallace’dan bir makale aldı. Wallace bu makalede Darwin’in yıllardır kafasında sakladığı doğal seçilim fikrini anlatıyordu. Oldukça morali bozulan Darwin, makaleyi arkadaşları Lyell ve Hooker’a yolladı ve Wallace’ın seçeceği herhangi bir dergide yayımlanmasını rica etti. Darwin’in doğal seçilim fikrini Wallace’dan çok daha önce düşündüğünü ve uzun süredir bu konuda ayrıntılı araştırmalar yaptığını bilen arkadaşları, Darwin ve Wallace’ın makalelerinin 1 Temmuz 1858′de Linneaus Cemiyeti’nde (Linneaean Society) ortak bir sunumda okunmasına karar verdiler. Darwin, kızıl hummadan hayatını kaybeden küçük oğlunun cenazesi sebebiyle bu sunuma katılamadı.

    Her canlı türü, yaşaması mümkün olandan daha fazla birey doğurduğundan, ve bunun sonucu olarak sık sık tekerrür eden bir hayatta kalma savaşı mevcut olduğundan, yaşamın karmaşık ve zaman zaman değişen koşullarında kendisine fayda sağlayacak herhangi bir değişikliğe sahip olan her canlı, hayatta kalmada daha yüksek şansa sahip olacak ve doğal olarak seçilecektir. Kuvvetli kalıtım prensibi sayesinde, seçilen her cins kendi yeni ve değişik formunu yayma eğiliminde olacaktır.

    Ayrıca 1909 yılından beri Darwin’in doğum günü olan 12 Şubat günü, Darwin Günü olarak kutlanmaktadır.[35]

    Darwin’in iki yüzüncü doğum yılı ve Türlerin Kökeni’nin yüz ellinci yayınlanış yıl dönümü sebebiyle 2009′da tüm dünyada çeşitli etkinlikler ve yayınlar planlandı.[36] New York’taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nde 2006′da açılan ve Kuzey Amerika’nın çeşitli kentlerinde tekrarlanan “Darwin” sergisi, Birleşik Krallık geneline yayılmış olan Darwin200 etkinlik programı çerçevesinde 14 Kasım 2008 – 19 Nisan 2009 tarihleri arasında Londra Doğa Tarihi Müzesi’nde açık kaldı.[37] Ayrıca Cambridge Üniversitesi’nde Temmuz 2009′da bir festival düzenlenecektir.[38] Darwin’in doğum yerinde ise, yıl boyunca sürecek etkinliklerden oluşan “Darwin’s Shrewsbury 2009 Festival” hazırlanacaktır.[39]

    1849′da uzun süredir kötü giden sağlığını düzeltmek umuduyla Malvern’de bir kaplıcaya giden Darwin, iki ay sonra kendini daha iyi hissetti. 1850 Haziran’ında çok sevdiği kızı Annie ciddi şekilde hastalanınca, kendi kronik kötü sağlığının kalıtsal olduğunu tekrar düşünmeye başlayan Darwin, Nisan 1851′de Annie’nin ölümüyle iyiliksever bir Tanrı’ya olan tüm inancını kaybetti.

    Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Charles_Robert_Darwin

    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

    pusulanın icadı

    Yazan: admin | icatlar | Pazartesi 8 Şubat 2010 01:20

    , yön gösteren, kerteriz alıp mevki bulmaya yardım eden mıknatıslı veya cayro ile çalışan seyir aletidir. İtalyanca Bussola kelimesinden Türkçeye girmiştir.Kırmızı kolu kuzeyi gösterir.

    Isın sülâlesi zamanında (265-419), Çinlilerin kendilerine mal ettikleri bu icadın gerçek mucitleri Normanlardır. Normanlar bu icadı MS 100 yılında bulmuşlardır . Normanlar 874′te İzlanda’yı fethetmişler, 932′de Grönland’ı keşfetmişler ve 1000 yılında; yani Kolomb’dan beş yüzyıl önce, Amerika’ya ayak basmışlardı.

    Fransa’da pusuladan ilk olarak 1200′de söz edilmeye başlandı. Bunu, 1207′de İngiltere ve 1213′te İzlanda izledi. O zamanlar pusulanın ilkel bir yapısı vardı. İlk önemli gelişmeyi gerçekleştiren Pierre de Maricourt oldu (1269). İğneyi bir mile geçirdikten sonra, bunu bir yanı saydam ve derecelenmiş bir kutunun içine yerleştirdi. Mıknatıslı pusula, yerin mıknatıssal alanı ile çalışarak yön gösterir.

    Pusula yönleri nasıl doğru gösterir??

    Pusulanın en önemli parçası manyetik bir iğnedir. Bu iğne serbestçe hareket edebilecek şekilde pusula gövdesine monte edilmiştir. İğne serbest kaldığında her zaman aynı yönü gösterir. Bunun nedeni yeryüzünde iğneyi çeken bir gücün olmasıdır. Yeryüzü bir ucu kuzeyde, diğer ucu güneyde olan devasa bir gibidir. Dünyanın manyetikliği pusula iğnesinin manyetik kuzeye doğru dönmesine neden olur.

    Doğada kullanılan modern pusulaların çeşitleri standart plaka (a), aynalı (b), askeri (d) ve kutu(prismatik) (c) olarak sıralanabilir. Askeri tip ve kutu pusulalar doğa sporcusunun ihtiyaç duymadığı kadar hassas ölçüm yapabilirler, bu sebeple kullanımları biraz daha karmaşıktır. Çoğu kişinin ihtiyacı standart ya da aynalı pusulalardır. Orienteering yapmak için ise en kullanışlı model parmak pusulalardır (e). Haritaya takılan pusulalar (f) temel oryantiring için uygundur; tek başına veya yedek olarak taşınabilir

    Mıknatıs ile çalışan pusulalarda sapmalar olabilir bunlar iki bölüme ayrılır:

    Mavi Deniz, Silva, Suunto, Recta ve Brunton

    Bilgiler o-tr ve offshop internet sitelerinden alınmıştır.

    Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Pusula

    Tags: , , , , , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , ,

    Amerigo Vespuci kimdir

    Yazan: admin | Mucitler | Cuma 5 Şubat 2010 20:34

    Amerigo Vespucci, (d. 9 Mart 1454 – ö. 22 Şubat 1512) Amerika kıtasına yaptığı seyahatler hakkında yazdığı yazılarla ünlü olmuş İtalyan bir tüccar ve haritacıdır. Güney Amerika’nın doğu sahillerine yaptığı gezilerinden sonra yeni bir kıtanın keşfedildiğini anladı. O zamana kadar Kristof Kolomb dahil herkes (Portekizliler dışında) Avrupa limanlarından batıya doğru denize açılan gemicilerin Uzak Doğu ve Güneydoğu Asya’ya ulaştıklarına inanıyorlardı.Amerigo Vespucci saygın bir ailenin üçüncü çocuğu olarak Floransa’da doğdu. Babası Floransa’nın Değiştirenler Derneği’nde noterdi.Özellikle iki mektubunun: “Mundus Novus” (Yeni Dünya) ve “Lettera” (ya da “Dört Deniz Yolculuğu”) güvenilirliğine gölge düşmüş olması nedeniyle Vespucci’nin rolü çok tartışılmıştır. Bazıları Vespucci’nin kendi rolünü abarttığı ve kasıtlı olarak sahte kanıtlar ürettiğini, diğerleri iki mektubun da sahte olduğu ve aynı dönemde başkaları tarafından yazıldığı düşüncesini savunurlar. Amerigo, Güney Amerika kıyısı açıklarına vardıktan sonra İtalya’ya yazdığı mektupta, yaptığı kara parçalarının beklenenden çok daha geniş olduğunu, daha önce Avrupalıların anlattıkları Asya gibi bir yer olmadığını ve bu yüzden de bir Yeni Dünya, yani Avrupa’da önceden dördüncü bir kıta (Asya ve Afrika’dan sonra) olması gerektiğini yazdı.Amerigo’nun mektuplarının yayımlanarak yaygın bir şekilde benimsenmesi Martin Waldseemüller’ın 1507 yılındaki “Universalis Cosmographia” (ya da Waldseemüller Haritası) isimli dünya haritasında bu yeni kıtaya Amerika adını koymasına yol açtı. Vespucci, Latince yazdığı yazılarını kendi adının Latincesi olarak düşündüğü Americus Vespucius adıyla imzalamıştı. Waldseemüller o yüzden bu yeni kıtaya, Vespucci’nin ilk adının Latince formundan yola çıkarak, feminin şekli olan America ismini koydu. Amerigo isminin kendisi Ortaçağ Latincesindeki Emericus isminin İtalyanca hali olup, Almanca’daki Heinrich yoluyla (İngilizcedeki Henry), Cermence bir ad olan Haimrich ‘den türemiştir.Bu tartışmalı iki Vespucci’nin Amerika’ya toplam dört deniz yolculuğu yaptığını iddia ederken, bunlardan ancak ikisi diğer kaynaklarca doğrulanabilmektedir. Tarihçiler genel olarak 1497′de hiçbir keşif yolculuğu yapılmadığı konusunda birleşmektedirler (İspanya’nın Cádiz limanından aynı yılın 10 Mayıs’ında başladığı iddia edilen yolculuk).Amerigo’nun bundan sonraki yolculuğu 1499 yılında Hojeda’nın komutasındaki bir İspanyol filosuyla gerçekleşti. Venezuela sahili boyunca seyretti. Kesin bilinen en son yolculuğu Portekiz hizmetinde 1501-1502 yılları arasında gerçekleşti ve sonradan Rio de Janeiro kentinin kurulduğu körfeze kadar ulaştı. Bu seferki yolculuğun lideri Gonçalo Coelho’ydu. Bu yolculuk sırasında Güney Amerika sahilleri boyunca güneye kadar indi. Yazılarına inanılacak olursa, geriye dönüş yapmadan önce Patagonya enlemine kadar ulaştı. Ancak bu şüpheyle karşılanmalıdır, çünkü o kadar güneye inseydi, Río de la Plata halicini görmüş olması gerekirdi. Ancak yazılarında bundan hiç söz edilmemiştir. Coelho ve Vespucci’nin bu yolculuğundan sonra Portekiz’de yapılan Güney Amerika haritalarında 25º güney enleminde bulunan bugünkü Cananéia’dan daha güneyde hiçbir kara parçası gösterilmemektedir ve bu noktanın gittikleri en güney nokta olduğu düşünülebilir. 1501′deki seferlerinin ilk yarısında, Vespucci gökteki iki yıldızı haritasında belirledi, Alfa Centauri ve Beta Centauri ve ayrıca Crux takımyıldızına ait yıldızları işaretledi. Bu yıldızlar eski Yunanlar tarafından bilinmesine rağmen, aşamalı takaddüm dolayısıyla bu yıldızlar Avrupa ufuklarının altına kaydı ve bu yüzden de unutulmuşlardı. 1503-1504 yılları arasındaki deniz seyahati hakkında çok az bilgi mevcuttur. Hatta bu yolculuğun gerçekten yapıldığı dahi şüphelidir. Amerigo Vespucci 1512 yılında İspanya’nın Sevilla kentinde öldü.Vespucci’nin tarihteki önemi, yaptığı keşiflerden ziyade, kendi yazmış olsun veya olmasın, mektuplarında yatmaktadır. Bu mektuplardan dolayı Avrupalı halk Amerika hakkında ilk kez bilgi sahibi oldu. Amerika’nın varlığı bu mektupların yayımlanmasından sonraki birkaç yıl içinde Avrupa’da yaygın olarak bilinir hale geldi.
    Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Amerigo_Vespuci

    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , ,

    Kristof Kolomb kimdir

    Yazan: admin | Mucitler | Cuma 5 Şubat 2010 18:40

    Kristof Kolomb, (Portekizce: Cristóvão Colombo), Latinceleşmiş hali Columbus 1451 – 20 Mayıs 1506), Cenovalı denizci ve kaşiftir. 1492′de Atlantik Okyanusu’nu aşarak Kuzey Amerika’ya ulaşmıştır.İskandinav Vikinglerinin yüzlerce yıl önce Amerika’ya ulaşmış olduğu tarihsel belgelerle kanıtlanmış olmasına rağmen, Kristof Kolumb Amerika’nın kaşifi olarak değerlendirilir. Kolumb’un karşıya Atlantik Okyanusu’na seyehatleri Avrupalı’ların eforları ve batı yarım kürede kolonileşme ile başlar. Tarih onun 1492′deki seferine büyük anlam yüklerken, 1498′deki üçüncü seferine kadar gerçekten ana karaya ulaşamamıştır. Aynı şekilde Amerika’ya en erken varan Avrupalı de değildir. Çünkü, 1492′den önce Avrupalı’ların Atlantik aşırı temaslarının belgeleri vardır. Buna rağmen, gelişen ulus devletleri arasındaki ekonomik rekabet emperyalizmin gelişmesi Kolomb’un seyehatinin böyle kritik zaman gelmesi onu önemli kıldı. Gelişen devletler yeni ticaret yolları ve koloniler arıyorlardı. Bundan dolayı,1492′den önceki dönem Kolumb öncesi olarak bilinir. Bu yolculuğunu İspanyol bayrağı altında yapmıştır. Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfetmemiştir sadece böyle bir kıtanın varlığını dünyaya duyurmuştur. Ancak keşfettiği yerin yeni bir kıta olduğunu anlayamadan ölmüştür.

    Açık bilgi biyografisine göre, Kolomb Ağustos veya Ekim 1451′de doğdu. Babası Domenico Colombo, Cenova ve Savona arasında orta sınıf bir yün dokuma çalışanı idi. Susana Fontanarossa annesi ve Bartelemo erkek kardeşi idi.

    Bartelemeo, Lizbon’da haritacılık dükkânında ilk gençlik yıllarında çalışıyordu. Kolomb’un ilk yılları hakkında bilgi azdır. Muhtemelen eksik olan eğitimini alıyordu. Ceneviz diyalektiği ile konuşuyordu. Yazısının birinde, 12 yaşında iken denize gitmiş olacağını iddia ediyordu. 1470′in ilk dönemlerinde Rene I of Anjo’nun hizmetindeydi. Onun başarısız olan Napoli Krallığı’nı feth etme girişimini desteklemek için. Daha sonra, Ege denizindeki bir ada olan Chios’a kısa seyehat yaptı. Mayıs 1476′da, Cenova’dan Kuzey Avrupa’ya değerli kargo taşıyan askeri bir konvoyda yer aldı. 13 Ağustos 1476′da, Güney Portekiz sahilleri açıklarında Portekiz gemilerince yolları kesildi.Kolomb,ardından gelen savaşta yaralandı fakat Portekiz’in küçük bir kasabası olan Lagos’ da karaya çıkmayı başardı.

    Kristof Kolomb’un varlığını içine alan bol miktarda sanat çalışması olmasına rağmen güvenilir, çağdaş bir resmi bulunamadı. 1595′de Theodero de Bry Kolomb’un yağlı boya bir resminden sonra,madeni bir resim kalıbı yaptı. Bu kalıp, Sebastiano del Piomba’nın portresiyle benzerlik gösterir. Bu nedenle bu yağlı boya portresi Kolomb’u bazı doğruları ile gösterir. Yıllar sonra sanatçı, yazılı tanımlamalardan onun görünümünü yeniledi. Bu yazılar onun kırmızı saçlara sahip olduğunu tanımlıyor ki, yaşamında erken beyazladı. Açık derili kişi olmasına rağmen, çok miktardaki ışığı yüzünü kırmızıya döndürdü.

    Kolomb isimli bir dokumacı hakkında, Ceneviz dökümanları buluduysa da (aynı zamanda kaydedildi) ki Kolomb ayrıca İspanyolca da yazıyordu. Ve lisanı portekiz veya Katalanca fonetiği ile kullanıyordu. Kendisi için yazdığı kişisel notlarında, kardeşine, İtalyan arkadaşlarına ve Cenova Bankası’na yazdığı zaman bile. Cenovalı iki erkek kardeşi yün dokumacılarıydı ve İspanyolca da yazıyorlardı. Ceneviz İtalyanca’sı o zaman yazılabilir bir lisan değildi. Latince, diğer taraftan okul dili idi ve Kolomb bunda mükkemmeldi. Gemi sefer defterini Latince ;sır olan şeyleri ise yazıyordu.

    Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kristof_Kolomb

    Tags: , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , ,

    Sonraki Sayfa »