Film (sinema)

Yazan: admin | Genel | Çarşamba 9 Mart 2011 17:43

, tarihi bakımdan ilkin hareketli resimlerin kaydı ve gösterilmesi için kullanılan bir terimdi. Ancak daha sonra genelleştirilmiştir. Film terimi ile birlikte ”, “Gümüş ekran” gibi terimler de kullanılmaktadır. Herhangi bir oyuncu veya yönetmenin; oynadığı, yönettiği, yazdığı vb. tüm filmlerin listesine ise filmografi denir.

Bağımsız filmler genellikle Hollywood dışında veya diğer büyük stüdyo sistemleri tarafından yapılır. Bağımsız bir film büyük sinema stüdyoları tarafından finansmanı veya dağıtımı yapılmayan filmdir. Alternatif arayışlar, iş dünyası ve teknolojideki gelişmeler 20.yüzyılın sonunda ve 21.yüzyılın başlarında bağımsız film yapımının gelişmesine katkıda bulunan unsurlardır.

Film eleştirisi filmlerin analiz ve değerlendirmesidir. Genellikle akademisyenlerce yapılan akademik eleştirmenlik ile ve diğer medyalarda görülen gazeteci film eleştirmenliği şeklinde ikiye ayrılır.

Film kuramı film/sinemaya bir sanat olarak uygulanacak özlü, sistematik kavram arayışıdır. Klasik film kuramı teknik, öyküleme, tür, öznellik, yazarlık gibi klasik konular için uygulanacak yapısal bir çatı sağlamaktadır. Daha yakın dönemde analizler psikoanalitik film kuramı, yapısalcı film kuramı, feminist film kuramı ortaya çıkmıştır.

İki boyutlu imajların hareketli olarak gösterilmesi mekanizmasının varlığı 1860′lı yıllara kadar geri gider. Bu yıllarda zoetrope ve praxinoscope denilen basit optik aygıtların gelişmişi olan aygıtlar kullanılmaktaydı.

Filmler gerçek insan ve objelerin kamerayla kayıt edilmesiyle veya animasyon teknikleri ve/veya özel efektlerle her iki unsurun yaratılmasıyla üretilir. Filmlerle bir seri tekil çerçeveler oluşturulur ancak bu imajlar ardışık ve hızlıca gösterildiğinde, izleyicide hareket illüzyonu denilen bir göz yanılgısı oluşur. Çerçeveler arası geçişler görülmediğinden göz imajı sürekli bir akış halinde algılar.

İlk öykülü film 1902 yılında Georges Méliès tarafından Le Voyage dans la Lune (Aya Seyahat) adlı filmle gerçekleştirildi. 19. yüzyıla kadar hareketli resimler tamamen görsel bir sanat olmasına karşın ilk sessiz filmlerin kamu tarafından beğenilmişti. 20. yüzyılın başında filmler öyküsel bir yapı geliştirmeye başladı. hareketleri filmin hikâyesini daha etkili kılacak şekilde uygulanmaya başladı. Filmler sessiz olduğundan seyirciler salon sahipleri filmdeki hikâyenin geçiş şekline göre müzik üretecek bir piyanist veya orkestra kiralamaya başladılar. 1920′lerin başlarında çoğu film için bu amaçla hazır müzik listeleri oluşturuldu.

Gazete, dergi ve kablolu yayıncılıkta görülen film eleştirmenliği temelde yeni yapımlara göz atıştır. Bu alanlarda yer alan eleştirmenlerin filmleri seyredip görüşlerini yayına hazırlamaları için önlerinde kısa bir süre vardır. Bundan dolayı bu tarz eleştiriler, derin bir film analizi olmayıp izleyicileri filmin konusu, türü, yönetmeni hakkında kısaca bilgilendiren ve filme karşı eleştirmenin tavrını (beğeni ya da hoşnutsuzluğunu) gösteren tanıtıcı makalelerden ibarettir. Kitlesel tüketime giren aksiyon, korku ve komedi filmleri için yapılan eleştirilerin bu tarz filmlerin hasılatına yapabileceği etki azımsanamayacak boyuttadır. Kitleleri etkileme gücü nedeniyle gazeteci film eleştirileri, sinema sektöründe önemli bir yere sahiptir.

Akademik film eleştirmenleri ise filmlere daha akademik bir bakış açısıyla yaklaşır, filmi gerçek anlamda analiz etmeyi amaçlar. Bu tip çalışmalar film kuram veya film çalışmaları şeklinde bilinir. Bu film eleştirilerinde filmin niçin yapıldığı, nasıl sürdüğü ve insanlar üzerindeki etkileri anlaşılmaya çalışılır. Bu tip eleştiriler bilimsel dergilerde veya kitap olarak yayımlanır.

Fotoğrafçılıkta hâlâ kullanılan selüloid filmin geliştirilmesiyle nesnelerin gerçek zamanlı hareketini yakalamak mümkün olmuştur. İlk versiyonlarda izleyicinin akış halindeki görmesi için özel bir aygıtın içine bakması gerekiyordu. 1880′lere kadar olan gelişmelerle kameraların gerçek zamanlı görüntüleri yakalaması filme kayıt etmesi ve perde üzerine yansıtarak tüm bir izleyici kitlesine izletilmesi mümkün olmuştur. “Hareketli resimler” (motion pictures) denilen bu gösterilerde görüntüler üzerinde herhangi bir sinema tekniği kullanılarak oynanamamaktaydı.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Film_(sinema)

Tags: , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , ,

Ejektörlü pompa nedir

Yazan: admin | icatlar | Çarşamba 9 Mart 2011 17:43

Buharlı lokomotifler 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın ortalarına kadar demiryolu taşımacılığına hekim olmuşlardır, daha sonra ise dizel ve elektrikli lokomotifler bunların yerini almıştır.

Özel uygulamaları dolayısıyla, bir enjektör sık sık edüktör, buhar jeti fışkırtıcısı (enjektörü), pompası veya aspiratör(extractor, emici) gibi isimlerle anılır.

Daha iyi bir vakum oluşturmak için, seri halinde çoklu ejektörler , yukarı yönlü ejektörlerin çıkışının aşağı yönlü ejektörlere emme için öncülük etmesiyle, kullanılırlar.

Esasen, girişteki hareketli akışkanın basınç enerjisi memenin boğazında, hız formunda kinetik enerjiye dönüştürülmektedir.Daha sonra karışık akışkan genişleyen ağızda genişlerken, kinetik enerji, Bernoulli prensibine göre, bu ağzın çıkışında tekrar basınç enerjisine dönüşür.

Bernoulli prensibinin özel bir durumu olan ventüri etkisi, bu aygıtın çalışmasını sağlar.Yüksek basınç altındaki akışkan, düşük basınç yaratan kısılmalı genişlemeli memenin boğazında, yüksek hızlı jete dönüştürülür.Düşük basınç, emme akışkanını(suction fluid), hareketlendirici akışkanla(motive fluid) karışacağı bu memeye çeker.

Enjektör aslen buhar tahrikli lokomotiflerde kazan besleme suyunu kazana ve kazandan dışarı pompalamak ve enjekte etmek için kullanılmıştır.

Bitişikteki çizim tipik bir modern enjektör veya fışkırtıcıyı resmetmektedir.Hareketli akışkan giriş memesi ve ksıslıp genişleyen bir çıkış memesinden oluşur. Su, hava, buhar veya yüksek basınçtaki herhangi başka bir akışkan girişte hareket verici kuvveti sağlar.

Enjektör 1858’de Henri Giffard tarafından edilmiş, patenti ise İngiltere’de Messrs Sharp Stewart & Co. şirketi tarafından alınmıştır.Girişteki hareket kuvveti uygun bir yüksek basınç akışkanı tarafından sağlanmaktaydı.

Ejektörlü , bir enjektör veya fışkırtıcı kısılıp genişleyen bir memenin ventüri etkisini kullanarak, hareketli akışkanın basınç enerjisini; bir düşük basınç alanı yaratıp, hız enerjisine çevirerek; hareketli akışkanı çekip, emme akışkanının buna karışmasını sağlar ve hemen ardından bu karışmış akışkanları, hız enerjisini tekrar basınç enerjisine dönüştürerek, yeniden sıkıştıran pompa benzeri bir alettir.Hareketli akışkan veya sıvı olabilir. Emme akışkanı bir , bir sıvı, bir bulamaç, toz yüklü bir akışı olabilir.[1]

Aspiratör(emmeç) gibi aynı çalışma prensibine sahip benzer cihazlar kısmi bir vakum yaratmak için laboratuarlarda ve vücut sıvıları ile mukusun emiliminde medikal olarak kullanılır.

Enjektörlerin çeşitli endüstriyel uygulamalardaki kullanımı, basitlikleri ve uyum yetenekleri dolayısıyla oldukça yaygın hale gelmiştir.Örneğin:

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Ejekt%C3%B6rl%C3%BC_pompa

Tags: , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , ,

Balon (hava taşıtı) icadı

Yazan: admin | icatlar | Çarşamba 9 Mart 2011 17:43

Montgolfier Kardeşler sonraki uçuşlarını 19 Eylül 1783 tarihinde, aralarında ’in de bulunduğu kalabalık karşısında Paris’te yapmışlardır. 6 millik uçuşta balonun sepetine bir horoz, bir ördek ve bir koyun koymuşlardır.

Bir balon; zarf, gondol (ya da sepet) denilen iki bölümden oluşur. Zarf balonun havayla doldurulan yeri olduğundan yüksek iç basınca dayanıklı, küçük yırtıkların büyümesini önleyecek, gözenekli olmayan esnek ve hafif malzemelerden yapılmaktadır. Bu malzemeler “peş” denilen parçalara göre yatay, dikey veya diagonal olarak birbirine eklenmektedir. Sepeti ve yükleri taşıyan bir ağ balonu çevreler. Balonun tepesinde alçalmak veya inişten sonra balonu söndürmek için ayrı bir iple çekilerek açılan hava boşaltma deliği vardır.

En eski “pratik” hava taşıtı[1] olan balon

Şişirilen ve balonlar

20 Kasım 1793 yılında sıcak hava balonu fizikçi Jean François Pilatre de Rozier (1756-1783) ve bir arkadaşını da taşımış tarihte balon kullanan ilk pilotlar olmuşlardır.

Fransız fizikçi Jean Baptiste Biot (1774-1862) ve Joseph Gay-Lussac (1778-1850), 1804 yılında 6,5 km yüksekliğe çıkarak bu yükseklikteki havanın bileşimini sınadılar ve dünyanın manyetik alanının doğasını incelediler. Bu bilimsel amaçlı olarak yapılan ilk uçuştu.

Balon, ısıtılmış hava ya da hafif bir gazla (helyum , hidrojen) doldurulan atmosferde uçabilen küredir.

Almanya’da bir balon

Balon fikri ilk kez 1766 yılında hidrojeni bulan Henry Cavendish’in bu gazın havadan hafif olduğunu görmesi ve 1767’de Joseph Black’ın hafif bir aracın hidrojenle doldurulduğu zaman uçabileceğini öne sürmesiyle doğdu. Ancak ilk balon hidrojenle değil sıcak havayla doldurularak uçtu. İlk uçuş 5 Haziran 1783 tarihinde Fransız Joseph Michel Montgolfier (1740-1810) ve Jacques Etienne Montgolfier (1745-1799) kardeşler tarafından Annonay köyünde çapı 10,5 olan ketenden bir torbayı sıcak havayla doldurarak olmuştur. Balon 450 kadar yükselerek 10 dakikada 1,5 millik mesafe katetmiştir.

1931 yılında ise İsviçreli fizikçi Auguste Piccard (1884-1962) kapalı bir vagon yaptırarak iyonosfer ve kozmik ışınları inceleyebilmek için 16 km’ye kadar balonla çıkmayı başarmıştır.

1902′de bir balon uçurma denemesi

Balonlar bir yerden bir yere ulaşmak için elverişli araçlar değildirler, sadece dikey hareket kontrolü vardır ve rüzgarla sürüklendiklerinden yatay yönlendirme imkânları yoktur. Ulaşım aracı olarak kullanılan güdümlü balonlar olan zeplinlerin sürüklenerek değil itme kuvvetiyle yol almalarını sağlayan motorları ve havada yönlenmesini sağlayan dümenleri vardır.

Ferrara Balon Festivalinde ters dönmüş bir balon

1902 yılında Fransız Meteorolog Leon Philippe Teisserenc de Bort (1855-1913) insanların çıkamadığı yükseklikler için ölçüm aletleri yerleştirilmiş insansız balonlar uçurmuştur. Bu yöntemle atmosfer sıcaklığının 11 km yüksekliğe kadar düzenli olarak düştüğünü tespit etmiş ulaşabildiği daha yükseklerde ise sıcaklığın sabit kaldığını tespit etmiştir.

Balonun havada yükselmesi, suya atılan bir cismin yüzmesiyle aynı ilke olan ’in kaldırma prensibine dayanır. Bir balon yerini kapladığı havanın ağırlığı kendi ağırlığına eşit oluncaya kadar yükselir. Yükseklik arttığında havanın yoğunluğu azaldığından ağırlık dengelenir ve balon daha yükseğe çıkamaz. Eğer daha yükseğe çıkmak isteniyorsa ağırlığın azaltılması, alçalmak isteniyorsa da balonun içindeki havanın azaltılması gerekmektedir.

Fransız Fizikçi Jacques (1746-1823) sıcak havanın kısmen az bir havada yüzme etkisi yarattığını ve soğudukça bu özelliğini yitirdiğini farketti. Sepette yakılan havayı bir müddet daha ısıtmakta idi. Ancak Hidrojen gazı daha hafif ve havada yüzme kabiliyeti kalıcı idi. 27 Ağustos 1783 tarihinde Jacques Cesar ilk hidrojen balonunu yaptı ve uçurmayı başardı.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Balon_(hava_ta%C5%9F%C4%B1t%C4%B1)

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Silah icadı

Yazan: admin | icatlar | Cuma 14 Ocak 2011 15:42

Her ne kadar bir olmamakla birlikte, üzerlerinde çeşitli silahlar taşıyan ve birer savaş aracı olan savaş uçağı, savaş gemisi, , gemisi, tank da komplike ve dolaylı bir silah olarak kabul etmek mümkündür. Barış zamanlarında politik, istihbarat ve propaganda faaliyetleriyle kültürel ve sosyal yapı üzerinde tahribat yapmak için kullanılan usuller ve yapılan işler de bir silahtır. Savunmada bir vasıta olarak kullanılan radar, sonar, lidar gibi sistemler, ve yapay da birer silah grubu teşkil ederler.

Ramses II at Kadesh.jpgGustavus Adolphus at the Battle at Breitenfeld.jpgM1A1 abrams front.jpg

Güdümlü mermiler, deniz hedeflerine karşı kullanılan torpidolar, çeşitli tipteki bombalar, roketler ve mayınlar da ateşli silahlar grubuna dahil edilebilir. Kara, deniz ve hava birliklerince kullanılan bu silahların bazısı saldırı, bazısı savunma, bazısı da hem saldırı hem de savunma gayesi güder. Mesela uçaklarda saldırı için kullanılan , top, , güdümlü mermi ve çeşitli bombalar bulunabildiği gibi uçaklara karşı savunmada kullanılan güdümlü uçaksavar silahları da vardır. Yine zırhlı bir savaş aracı olan tankta kullanılan makineli tüfek, top, , alev makineleri, sis ve makineleri yanında tanklara karşı kullanılan tanksavar topları, roketleri, bombaları, füzeleri bu silahların değişik gayelerde kullanılmasına misaldir.

Gürz, bıçak, kılıç, mızrak, kargı, kırbaç, yay, cirit, bumerang, kalkan, zırh, mancınık, koçbaşı, hançer, balta, kama ve bunlara benzer pekçok çeşitte silah geliştirildi. Bunların savaşta en yaygın olanı kılıçtı. Meç, şimşir, gaddare, yatağan gibi çeşitleri vardı. Ateşli silahların bulunuşuna kadar yaygın olarak kullanılan diğer bir silah oktu. Mancınık, gülleleri ve büyük okları fırlatmaya yarayan bir aletten çok bir mekanizmaydı. Günümüzde hala kullanılmakta olan kasatura, tüfeğin ucuna takılan dürtücü ve kesici ateşsiz bir silahtır. Koçbaşı, ucunda demir bir koçbaşı bulunan asılı bir kirişten ibarettir. Kale kapılarını yıkmak için kullanılır.

Askeriye Portalı   g • t • d 

Doğu ülkelerinde bulunan barutun, Ortadoğu ve Avrupa’ya geçmesiyle ateşli silahlarda da önemli gelişmeler oldu. Suriye’den Bizans’a geçen bir ateşli silah şaşkınlıkla karşılandı. Çok eskiden beri Asya’da Türkler ve Çinliler tarafından kullanılan sonradan roket, top ve tüfek gibi silahlarda kullanılmaya başlandı. Selçuklu ve Osmanlılar döneminde bu tür silahlarda büyük gelişmeler kaydedildi. Kosova Meydan Muharebesi’nde ve özellikle Fatih Sultan Mehmed Han tarafından, İstanbul’un fethinde toptan büyük ölçüde faydalanıldı. Yavuz Sultan Selim Han zamanında, tüfek orduda yaygın bir şekilde kullanılmaktaydı. Top namlularına ilk yivi veren de Yavuz Sultan Selim Han’dır. O zamanlar top tekniği Avrupalılardan çok üstündü.

Silah insanların ve toplumların bir başka insana veya toplumlara karşı savunma ve saldırı amaçlı kullandığı bir araçtır.

Zamanla büyük değişikliğe uğrayan ateşli silahlar, tabanca, tüfek, bombaatar, top, obüs, havan gibi çeşitli adlar altında, değişik vasıflara sahip birçok çeşitlere ayrıldı. Bunların her birinin kullanılma gayesine göre özellikleri vardır. Ayrıca bunların makineli, yarı otomatik tipleri gelişti.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Silah

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Karl von Linde

Yazan: admin | Mucitler | Salı 28 Aralık 2010 12:12

Linde’nin yaptığı cihaz, yiyecek bölmesinin arkasına freon gazı pompalayan bir buhar motoruyla çalışıyordu. Borulardaki yoğunlaşarak sıvı hale geçiyordu. Yoğunlaşma sırasında gazın sıcaklığı düşüyor ve bu, yiyecek bölmesinin soğuk kalmasını sağlıyordu.

Carl Gottfried von Linde (d. 11 Haziran 1842, Berndorf, Bavyera – ö. 16 Kasım 1934) Alman bilimadamı. Buzdolabının mucidi olarak tanınır.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Karl_von_Linde

Tags: , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , ,

Nikolaus Otto

Yazan: admin | Mucitler | Salı 28 Aralık 2010 12:12

Otto motorunu henüz harekete geçirmeden sattı. 1926’da Karl Benz ve Gottlieb Daimler şirketlerini birleştirdi.

1876’da ilk kez tanımlandığında, strok bir silindir içinde pistonun aşağı veya yukarı hareketiydi. Otomobil motoruna adapte edildiğinde, 4 yukarı–aşağı strok gerekti.

Otto’nun ilk atmosferik motoru, 1867 yılının mayıs ayında tamamlandı. 5 yıl sonra Gottlieb Daimler ve Wilhelm Maybach ile Otto çevrimi veya 4 zamanlı çevrim fikrini ürettiler.

Bu yapılana dek, tüm motorlar dıştan yanmalı motorlar yani yakıtın ayrı bir bölmede yandığı motorlardı. Otto 1864’te iki arkadaşı ile kurduğu kendi şirketinde, benzin motorlar ile ilgili denemelere başlamıştı. Şirket ilk içten yanmalı motoru üreten N. A. Otto & Cie. şirketiydi. Şirket bugünde Deutz AG. ismi ile varlığını sürdürmektedir.

Otto’nun patenti 1886’da geçersiz kılındı, çünkü Alphonse Beau de Rochas adlı başka bir tarafından 4 zamanlı çevrim prensibi pek bir kitapçık olarak yayınlanmıştı.

Nikolaus August Otto, (14 Haziran 1832 – 28 1891), içten yanmalı motoru bulan Alman mühendisi. O küçük bir şehir olan Holzhausen’de doğdu. Ilk öğreniminin ardından 1848′de 16 yaşında iken okumayı bıraktı. Hayatını bakkaliyecilik yaparak kazanmaya başladı ve daha sonra Köln’e taşındı. 1859′da Etienne Lenoir (şeker toptancısı)in - kömürlü dizaynını ilk kez görmesinden etkilenerek içten yanmalı motorlarla ilgili deney öncelikli çalışmalara başladı. 1861′de ilk motorunu Lenoir’in dizayn temeli üzerine imal etti. 1864′te Köln’de ilk şirketini kurdu. Daha sonra Eugen Langen ile “N.A. Otto & Cie.”i kurdu.

En son tarihi araştırmalara göre, İtalyan Eugenio Barsanti ve Felice Matteucci 1854 yılında Londra’da içten yanmalı bir motorun düzgün olarak çalışan ilk versiyonunun patentini aldılar. (Patent no: 1072) Otto motoru bazı parçalarında bu emsalden az miktarda esinlenmiştir. 1879’da Almanya’nın başka bir yerinde bu çalışmalardan bağımsız olarak, Karl Benz kendi içten yanmalı motoru için patent almış ve 1885’te 3 tekerlekli bir hareket ettirmek üzere kullanmış ve patentini onaylatmıştır.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Nikolaus_Otto

Tags: , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , ,

Justus von Liebig

Yazan: admin | Mucitler | Salı 28 Aralık 2010 12:12

Paris’i terkeden Liebig Darmstadt’a dönerek eyalet başkanının kızı Henriette Moldenhauer ile evlendi. Ancak bu evlilik Liebig’in eski sevgilisi olan şair Platen ile ilişkileri yüzünden sona erdi. 1824′de 21 yaşındayken, Liebig, Humboldt’un önerileriyle Giessen Üniversitesi’nde profesör oldu. Bundan kısa süre sonra dünyanın ilk kaydadeğer okuluna imza attı. Bu nedenle Bavyera kralı 1852′de Liebig’i Münih Üniversitesi’ne atadı. Liebig burada 1873′te Münih’teki ölümüne kadar kaldı. Sonrasında ise 1845′te Liebig Freiherr yani baron ünvanını aldı. 1832′den başlayarak kurduğu Annalen der Chemie gazetesinde yazarlık yapan Liebig, bu gazeteyle en prestijli Almanca kimya gazetesi oldu.

Minimum yasası

Liebig, sonrasında Bonn Üniversitesi’nde eğitim almaya başladı. Burada aynı zamanda babasının iş ortağı olan Karl Wilhelm Gottlob Kastner adlı öğretmenin öğrencisi oldu. Kastner, Erlangen Üniversitesi’ne geçince, Liebig de onunla beraber bu üniversiteye geçti ve doktorasını burada tamamladı. Ancak buradan doktora diplomasını uzunca bir süre alamadı. Yine Liebig, Erlangen’de kendi adına soneler yazan şair August von Platen-Hallermünde (1796-1835) ile birlikte olmaya başladı.[1] Liebig, Erlangen’i 1822′de terketti. Bunun gerekçesi olarak Korps Rhenania adı verilen milliyetçi bir örgütte yer alması gösterildi.

Liebig, Alman eyaletlerinde bilimsel odaklı tarımı ve gübrelemeyi destekledi ve ülke çapında önemli bir rol oynadı. Liebig ayrıca yanan etin vücut salgılarında damgalandığını öne sürdü.[3] Bu fikir günümüzde de yaygındır ancak doğru değildir. Yine II. Dünya Savaşı sonrası, Giessen Üniversitesi, onun adına atfen, Justus-Liebig-Universität Giessen olarak değiştirildi. 1953′te Batı Almanya posta teşkilatı, onun adına bir pul yayımlandı.[4]

1822 sonbaharında Liebig, Paris’e öğretmeni Kastner’in güvencesiyle beraber hükümet tarafından gönderildi. Burada ünlü kimyacı Joseph Gay-Lussac’ın lâboratuvarında çalışma fırsatı buldu. Yine Alexander von Humboldt ve Georges Cuvier (1769-1832) adlı öğretmenlerden de yardım aldı.

Justus von Liebig (12 Mayıs 1803 – 18 Nisan 1873) tarımsal kimya ve biyokimya üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan ve organik kimya üzerine yaptığı fikirlerle bilinen Alman kimyacıdır. Bir profesör olarak lâboratuvar destekli öğretim yöntemleri ve yenilikleriyle bilinen Liebig, gelmiş geçmiş en başarılı kimya öğretmenleri arasında gösterilmektedir. Bunların dışına gübreleme sanayisinin babası olarak tanınan Liebig, tarımda bitkilerin ihtiyaç duyduğu temel maddelerden olan azotun önemini keşfetti ve Minimum yasasında her bitkinin ihtiyaç duyduğu besinleri belirtti. Et üzerinde de çalışmalar yapan bilimadamı, kendi adıyla bilinen bir et şirketi de mevcuttur.

Liebig, ayrıca günümüzde bilinen lâboratuvarların ilk kurucusudur. Buhar buğusu plânı, her ne kadar öncesinde kullanılan bir yöntemse de, onun kullandığı yöntemlerden biridir. 1835 yılında gümüşleme yöntemini keşfeden Liebig, ayrıca yapımında da önemli bir yere sahip oldu. Jöns Jakob Berzelius adlı meslektaşının aksine, Liebig, organik ve inorganik bileşiklerin kesin bir kuralla ayrılmadığını, ileride şeker, salisin () ve morfin gibi maddelerin yapay olarak üretilebileceğini söyledi.

Liebig, Darmstadt kentinde, orta gelirli bir ailede dünyaya geldi. Çocukluğundan başlayarak, kimyaya büyük bir ilgi duymaya başladı. Gottfried Pirsch (1792-1870) adlı bir eczacıya çırak olarak verilen Liebig, bu dönemde Heppenheim kentinde yaşadı.

Liebig, potasyum hidroksit çözeltisini karbon dioksit üreten organik tepkimelerde kullanan beş ampüllü bir aparat olan Kaliapparat üzerinde yapılan analizleri geliştirdi.[2] Liebig, humusun bitki yetiştiriciliğinde olan etkisini önemsemeyerek bitkilerin topraktaki azotlu bileşikler, havadaki karbon dioksit ve topraktaki minerallerle beslendiğini ortaya koydu. Liebig’in günümüze değin en çok bilinen ve en çok sonuca sahip çalışmalarından biri, azot bazlı gübre üretmesidir. Bitkilerin köklerinde amonyak ve türevlerinin bulunması gerektiğine inanan Liebig, azota çok önem verdi. Birtakım pratik ve günlük engellere rağmen, gübreleme konusundaki bu keşfi, kimyasal gübrelerin doğal hayvan dışkıları yerine kullanılabileceğini gösterdi. Liebig ayrıca bunu Minimum yasasında formülize etti. Buna göre bir bitkinin gelişmesi, çevresindeki azota ve topraktaki minerallerle sınırlıydı.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Justus_von_Liebig

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , ,

Hugo Junkers

Yazan: admin | Mucitler | Salı 28 Aralık 2010 12:12

Uçakçılık alanında yaptığı buluşların ardınlan Junkers şirketini kurmuştur. Bu şirket Alman hava kuvvetleri Luftwaffe’ye II. Dünya Savaşı boyunca temin etmiştir.

Sosyalist bir görüşe sahip olan Junkers, Nazilerin iktidara gelişi ile 1934 yılında hapse atılmış ve şirketine el konulmuştur. Hapse atıldıktan bir yıl sonra hayata gözlerini yummuştur.

Hugo Junkers, Rheydt’da doğmuştur. Charlottenburg ve Aachen’da çalışmalar yapmıştır. Aachen’da 1897 ve 1912 yılları arasında mekanik mühendisliği üzerinde profesör olarak çalışmıştır.

Hugo Junkers (3 Şubat 1859 – 3 Şubat 1935), çeşitli alanlardaki ( mühendisliği, havacılık) icatlarıyla ve aldığı patentlerle bilinen Alman mühendistir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Hugo_Junkers

Tags: , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , ,

Rudolf Diesel

Yazan: admin | Mucitler | Salı 28 Aralık 2010 12:12

Rudolf Christian Karl Diesel ( 18 Mart 1858, Paris – 29 Eylül 1913, Manş Denizi), Dizel motorun mucidi Alman mühendisi.

İngiltere’ye gitmek için Hamburg limanında bindiği gemiden bir daha inmedi.

Konuyla ilgili diğer Wikimedia sayfaları :

Commons‘ta Rudolf Diesel ile ilgili çoklu ortam dosyaları bulunmaktadır.

Dizel motorların mucididir.Buhar motorlarına uyguladığı bir takım mekanik değişiklikler sonrası performansdan %10 kazanç sağladı. Bir gün Diesel bazı şeylerin normal olmadığını düşündü: Kav parçalarını ufak bir cam tüpe koydu. Bir piston yardımı ile, Havayı tüpe sıkıştırdı ve kavın yanmasını sağladı. Bu deney sonucu alınan başarılı sonuç onu dahada hareketlendirmişti. 1885′de Paris’de bir laboratuvar açtı, 1892′de ilk patentini aldı. 1893′ün Ağustos ayında Almanya’nın Augsburg kasabasına geldi, MAN AG (Maschinenfabrik Augsburg-Nuerenberg)’de 3 metrelik demir silindirli, pistonlu bir düzenteker oluşturdu. Buhar motoru yavaş yavaş yerini termodinamik motora bırakmaya başlıyordu. Diesel buna Atmosferik Motoru adını verdi. 1896′da yeni sistemini gururla tanıttı. Teoride %75.6 fazla verim alıyordu. Elbette bu teori sağlanamadı, Tek yanmalı motoru geçmiş yüzyılın en heyecan veren buluşlardan biri olmuştu.. Rudolf Diesel’in kurgusal büyük endüstüriye bilgisinden vermekti. Bu kurgusal fazla uzun sürmedi, gelişmiş endüstüri O’nun bilgisinden yararlanmakta geç kalmadı, Diesel’in motorlarına tüm dünyadan talep vardı, O’nun motorları artık gemilerin, santrallerinin, popaların ve rafinerilerin standart motorları haline gelmişti. 1908′de Diesel ve Saurer firmasından İsviçreli bir mekanik 800 rpm hızla çalışan motoru yarattılar. Ancak otomobil endüstürisi Diesel’in motorlarına adapte olmada zorlanıyordu, bu yüzden tercih edilmiyordu. MAN bu konuda ilk oldu, 1924′de, MAN’ın ürettiği bir kamyon direk enjeksiyonlu dizel bir motoru kullanan ilk vasıta oluyordu. Ardından Alman Benz & Cie bu motorları kullanmaya başladı, İlk dizel Mercedes-Benz 1936′da yollara çıktı.Rudolph Diesel motrun otomobil endüstürisinde yükselişini göremedi.

Vikisöz‘de Rudolf Diesel ile ilgili özlü sözler bulunmaktadır.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Rudolf_Diesel

Tags: , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , ,

Alexander von Humboldt

Yazan: admin | Mucitler | Salı 28 Aralık 2010 12:12

Humboldt’un Amerikalı ve çevreciler üzerindeki etkileri (Clarence King, Jeremiah N. Reynolds, George Wallace Melville, ve John Muir) Aaron Sachs’ın The Humboldt Current: Nineteenth Century Exploration and the Roots of American Environmentalism, adlı kitabında incelenmektedir. (Viking, 2006).

Bu unutulmaz sefer sonucunda Humboldt fiziki coğrafya ile meteorolojinin temelini ana hatlarıyla kurmuştur. 1817 yılında çizdiği eşsıcaklık eğrileri ile değişik ülkelerin iklimsel koşullarını kıyaslamayı önerdi ve yöntemlerini ortaya koydu. İlk olarak deniz yüzeyinden yükseldikçe ortalama sıcaklıkların düşüş hızını inceleyerek tropik fırtınaların kaynağını açıkladı. Bu çalışmalar, yüksek enlemlerde karşılaşılan atmosferik karışıklıkları açıklayan karmaşık yasaların bulunmasına ilişkin ilk ipuçlarını oluşturmuştur. Bitkilerin coğrafyası üzerine olan denemesi ise organik yaşamın dağılımını, değişen fiziki koşullardan etkilenmesine bağlamak gibi yeni bir üzerine oturtulmuştu. Kutuplardan ekvatora doğru gittikçe Dünya’nın manyetik alan yoğunluğunun azaldığını bulan Humboldt, bu buluşunu 7 Aralık 1804′te Paris Enstitüsü’nde kendi okuduğu bir bildiriyle sunar. Başkaları tarafından da yapıldığına dair iddiaların hızla ortaya çıkması bu buluşun önemini ortaya koymaktadır. Jeolojiye olan katkıları, Yeni Dünya’nın volkanları üzerine yaptığı dikkatli çalışmalardan oluşmaktadır. Bu volkanların doğal olarak bir hat boyunca oluştuğunu ve büyük olasılıkla da geniş yeraltı çatlaklarının üzerinde yer aldıklarını gösterdi. Daha önceden tortul olduğu düşünülen kayaçların magmatik olduğunu göstererek hatalı görüşlerin ortaya çıkartılmasına büyük katkılarda bulundu.

Humboldt’un iyi bir biyografisi Profesör Karl Bruhns tarafından yazılmıştır (3 cilt, 8vo, Leipzig, 1872) ve 1873’te Misses Lasseil tarafında İngilizce’ye çevrilmiştir.

Önemli tavsiye mektuplarıyla birlikte 5 Haziran 1799’da A Coruña’dan Pizarro gemisiyle denize açılırlar. Teide’ye tırmanmak için altı gün boyunca Tenerif’te durakladıktan sonra 16 Temmuz’da Venezuela’da Cumaná’da Güney Amerika’ya ayak basarlar. Caripe’deki misyoner merkezini ziyaret eden Humboldt burada bulduğu yağ kuşunu (Steatornis caripensis) adıyla bilim dünyasına tanıtacaktır. Cumaná’dan dönen Humboldt 11 Kasım’ı 12 Kasım’a bağlayan gece dikkat çekici bir meteor yağmuru gözlemler. Bu, günümüzde Leonidler diye bildiğimiz meteor yağmurudur. Bonpland ile birlikte Karakas’a giden Humboldt, 1800 yılının Şubat ayında Orinoco Nehri’nin izlediği yolu keşfetmek için kıyıdan uzaklaşır. Dört ay süren ve 2.775 km. boyunca vahşi ve ıssız arazide geçen bu yolculuk sonucunda Orinoco ile Amazon nehirleri arasında bağlantı sağlayan Casiquiare Kanalı’nın varlığı kanıtlanmış ve bağlantının tam yerinin saptanması da sağlanmıştır. 19 Mart 1800 tarihinde Humboldt ve Bonpland yakaladıkları elektrikli yılan balıkları nedeniyle bolca şokuna maruz kaldılar.

İç yaşamına ilişkin ipuçlarını dehasının dayattığı ve sürekli kendinden söz ederek ortaya çıkan egoizminde görebiliriz. Bağlılıkları, bir kere kurulduktan sonra samimi ve uzun solukluydu. Sayısız arkadaşı vardı ve hiçbiriyle de ilişkisini sona erdirmedi. Hayatı boyunca yardımseverdi. Galiçya ve Franconia’daki madencilerin koşullarının iyileştirilmesi konusundaki gayreti, köleliğe karşı duyduğu tiksinti, genç bilim adamlarını himayesi altına alma gibi özellikleri karakterinin temelini gözler önüne serer.

IV. Friedrich Wilhelm’in Haziran 1840’ta çıkmasıyla Humboldt’un saray nezdindeki desteği arttı. Ancak, yeni kralın von Humboldt ile birlikte olmaktan duyduğu mutluluk nedeniyle, uyku dışında yazılarına ayırmak için yalnızca birkaç saati kalıyordu.

24 Şubat 1857’de Humboldt görülen semptomları olmayan ikinci derece bir apoplektik felç geçirdi. 1858-1859 kışına doğru kuvvetten düşen Humboldt ilkbaharda 6 Mayıs’ta seksen dokuz yaşında sessizce öldü. Hayatı boyunca gördüğü itibarı öldükten sonra da görmeye devam etti. Naaşı Tegel’de aile mezarlığına gömülmeden önce devlet töreniyle Berlin sokaklarından geçirildi ve katedral girişinde naip prens tarafından karşılandı. Doğumunun yüzüncü yılı hem Eski hem de Yeni Dünya’da 14 Eylül 1869’da büyük ilgiyle kutlandı. Adına sayısız anıt dikildi, ününe ve tanınmışlığına tanıklık edecek şekilde yeni keşfedilen bölgelere adı verildi.

Alexander von Humboldt’un çocukluğu ne ne de zekâ açısından pek ümit verici geçmemiştir. Yine de kısa sürede kendine özgü özellikleri ortaya çıkmıştır. Bitkileri, kabuklu hayvanların kabuklarını ve böcekleri toplayıp etiketlendirdiği için “küçük eczacı” diye adlandırılmıştır. 1779 yılında babasının beklenmeyen ölümü sonrasında annesinin verdiği yerinde kararlarla eğitimini sürdürmüştür. Politik kariyer için altı ay Frankfurt Üniversitesi’nde finans okudu ve bir yıl sonra 25 Nisan 1789′da Christian Gottlob Heine ve Johann Friedrich Blumenbach’ın verdiği derslerle ünlenen Göttingen Üniversitesi’ne kaydoldu. Çeşitli alanlara duyduğu ilgi ve yeteneği öylesine gelişmişti ki, 1789 yılında bir tatil esnasında Ren Nehri’ne yaptığı bir geziden sonra “Mineralogische Beobachtungen über einige Basalte am Rhein” (Ren Nehri’ndeki bazı Bazalt kayalar üzerine mineralojik gözlemler) (Brunswick, 1790) adlı eseri yazdı.

Kariyeri hakkında kısa bilgiler A. Dove tarafından “Allgemeine Deutsche Biographie“ de ve S. Gunther tarafından “Alexander von Humboldt“ (Berlin, 1900) adlı kitapta verilmektedir. “Le voyage aux régions équinoxiales du Nouveau Continent, fait en 1799-1804, par Alexandre de Humboldt et Aimé Bonpland“ (Paris, 1807, etc.), otuz folyo ve dört ciltten ibarettir. Bu ciltlerin arasında önemli olarak şunlar sayılabilir : “Vue des Cordillères et monuments des peuples indigènes de l’Amérique“ (2 cilt. folio, 1810); “Examen critique de l’histoire de la géographie du Nouveau Continent“ (1814-1834); “Atlas géographique et physique du royaume de la Nouvelle Espagne“ (1811); “Essai politique sur le royaume de la Nouvelle Espagne“ (1811); “Essai sur la géographie des plantes“ (1805); ve “Relation historique“ (1814-1825), “Essai politique sur l’île de Cuba“yı da içeren gezilerinin bitmemiş anlatısı.

Friedrich Wilhelm Heinrich Alexander Freiherr von Humboldt, (14 Eylül 1769, Berlin – 6 Mayıs 1859, Berlin), Prusyalı doğabilimci ve kâşif. Prusyalı bakan, filozof ve dilbilimci Wilhelm von Humboldt’un küçük kardeşi. Humboldt’un botanik coğrafya üzerine yaptığı çalışmalar biyocoğrafya dalının temelini oluşturmuştur.

Uzun süredir Fransa başkentine gerçek evi gözü ile bakıyordu. Orada yalnızca bilimsel sempati ile karşılaşmamış, güçlü ve dinamik zekâsının aradığı sosyal uyaranları da bulmuştu. Gerek balo salonlarının aslanı, gerekse enstitü ve gözlemevinin bilgini olarak kendini doğal ortamında hissediyordu. Kendi hükümdarı Berlin’de saraya davet ettiğinde bu çağrıya derin bir hüsran duyarak karşılık verdi. Doğduğu şehrin taşralılığı tiksindirici geliyordu. Her zaman, Spree Nehrinin kıyılarında karşılaştığı dinden uzak bağnazlığa, kültürden yoksun estetiğe ve anlayıştan uzak felsefeye karşı durdu. İki iyi niyetli prensin samimi bağlılığı ve aralıksız yardımları minnettar kalmasını sağladıysa da hoşnutsuzluğunu dindirmeye yetmedi. Önceleri yeni ikâmetinin “belirsizlikle dolu atmosfer”inden kurtulmak için sık sık Paris’e yolculuk yaptıysa da yıllar geçtikçe bu gezintiler Potsdam ile Berlin arasında saray maiyetinin tekdüze “salınımları”na eşlik etmeye dönüştü. 12 Mayıs 1827’de kalıcı olarak Prusya başkentine yerleşti ve çalışmalarını Dünya’nın manyetizması üzerinde yoğunlaştırdı. Uzun yıllar boyunca, uzak noktalarda aynı anda yapılacak gözlemlerle Dünya’nın manyetik alanında karşılaşılan ve “manyetik fırtına” adını verdiği karışıklıkların doğasını ortaya çıkarıp bunları yöneten yasaları bulmak için çabaladı. 18 Eylül 1828’de Berlin’de yapılan bir toplantı sonrasında yeni kurulan bilimsel bir derneğin başkanlığına seçilmesi, dikkatli kişisel gözlemleri ile birleşecek yoğun bir araştırma sistemi kurmasına olanak sağladı. 1829 yılında Rusya hükümetinden istediği yardım sonucunda kuzey Asya boyunca manyetik ve meteorolojik araştırma istasyonları hattı kuruldu. “Royal Society”nin başkanı olan Sussex Dükü’ne Nisan 1836′da yazdığı mektupla, Britanya İmparatorluğu’nun topraklarında aynı işin yapılmasını sağladı. Dolayısıyla modern uygarlığın en onurlu eserlerinden biri olan uluslararası bilimsel işbirliği ilk olarak Humboldt sayesinde başarıyla organize edildi.

Katılması için resmî olarak davet edildiği Nicolas Baudin’in dünya yolculuğunun ertelenmesi üzerine, Mısır’da bulunan Napolyon Bonapart’a katılmak için, ertelenen seferin botanikçisi Aimé Bonpland ile birlikte Paris’ten ayrılıp Marsilya’ya gider. Mısır’a ulaşmak için çabalarken yolları Madrid’e düşer ve beklenmedik bir şekilde, bakan Don Mariano Luis de Urquijo’nun himayesiyle için İspanyol Amerika’sına gitmeye karar verirler.

1794 yılında ünlü Weimar arkadaş grubuna katıldı ve Haziran 1795’te Friedrich Schiller’in Die Horen isimli yeni dergisine Die Lebenskraft, oder der rhodische Genius adlı felsefi bir alegori yazdı. 1790 yazında Georg Foster ile birlikte kısa süreliğine İngiltere’ye gitti. 1792 ve 1797 yıllarında Viyana’da bulundu. 1795′te İsviçre ve İtalya’da jeoloji ve botanik ile ilgilendiği bir gezi yaptı. Bu sıralarda, 29 Şubat 1792’de Berlin’de maden vergi tayin memuru olarak resmî bir göreve atandı. Devlet için çalıştığı bu görevi yalnızca bilime hizmet etmek için bir çıraklık dönemi gibi görmüş olsa da, sorumluluklarını öyle çarpıcı bir yetenekle yerine getirdi ki kısa sürede bölümünün başına geçmekle kalmayıp önemli diplomatik görevler de üstlendi. 19 Kasım 1796’da annesinin ölümü dehasının peşinden gidebilmesinin önünü açtı. Resmî görevlerinden uzaklaşarak, çok uzun zamandır içinde olan uzak diyarlara gitme hülyasını gerçekleştirmek için bir fırsat çıkmasını beklemeye başladı.

Özel mektuplarını yok ettiği için Humboldt’un özel yaşamının büyük bölümü gizemini sürdürmektedir. Magnus Hirschfeld ile çalışan cinsiyet araştırmacısı Paul Näcke, 1908 yılında, Humboldt’un Berlin’deki eşcinsel altkültürün etkinliklerine katıldığını hatırlayan kişilerin anılarını derledi. [1] Yaşamı boyunca erkeklerle güçlü duygusal bağlar kuran Humboldt hiç evlenmemiş ve kadınlarla herhangi bir duygusal bağ da kurmamıştır. Kardeşinin ailesine ise büyük bir bağlılık duymaktaydı. Son yıllarında ise eski ve sadık bir hizmetlisi ile evlilikten öte bir ilişki içindeydi. Bazılarının zayıflık diye adlandırdıkları büyük bir cömertlikle ölümünden dört yıl önce tüm mal varlığını Seifert adındaki bu adama bağışlamıştır.

1799 ile 1804 yılları arasında Güney ve Orta Amerika’ya giden von Humboldt, keşif gezileri sonucunda kıtayı bilimsel açıdan betimleyen ilk bilimadamı olmuştur. 21 yıl boyunca yaptığı gezilerde karşılaştıklarını devasa bir eserde toplamıştır. Atlantik Okyanusu’nun iki kıyısında yer alan kara parçalarının (özellikle Güney Amerika ve Afrika’nın) bir zamanlar birleşik olduğunu ilk öne süren Humboldt olmuştur. Hayatının son dönemlerinde yazdığı Kosmos adlı eserinde dünya üzerine bilgi toplayan çeşitli bilim dallarını birleştirmeye çalışmıştır. Humboldt aralarında Joseph-Louis Gay-Lussac, Justus von Liebig, Louis Agassiz ve Matthew Fontaine Maury’nin bulunduğu birçok bilimadamıyla çalışmış ve çalışmaları desteklemiştir.

Von Humboldt’un Prusya ordusunda binbaşı olan babası Pomeranya’nın önde gelen ailelerinden birine mensuptu ve Yedi Yıl Savaşları’ndaki hizmetleri karşılığında kraliyet nazırlığı göreviyle ödüllendirilmişti. Baron von Hollwede’nin dul eşi Maria Elizabeth von Colomb ile 1766 yılında evlendikten sonra iki oğlu olmuştu. Bunlardan küçük olanı Alexander’dır.

Humboldt ve Bonpland tarafından toplanan 4500’den fazla türün tanımlarını içeren “Nova genera et species plantarum” (7 cilt. folio, 181 5?1825), Carl Sigismund Kunth tarafından derlenmiştir. J. Oltmanns’ın hazırlanmasına yardımcı olduğu “Recueil d’observations astronomiques“ (1808). Cuvier, Latreille, Valenciennes ve Gay-Lussac ile birlikte çalışarak “Recueil d’observations de zoologie et d’anatomie comparée“ (1805-1833). Humboldt’un Ansichten der Natur (Stuttgart ve Tübingen, 1808) adlı kitabı yaşamı süresince üç kez basılmış ve hemen hemen her Avrupa ülkesinin diline çevrilmiştir. Asya seferinin sonuçları “Fragments de géologie et de climatologie asiatiques“ (2 cilt. 8vo, 1831), ve “Asie centrale“ (3 cilt. 8vo, 1843) olarak yayımlanmıştır. Ayrıca bilimsel derneklerde sunduğu bildiriler ve bilim dergilerine yazdığı yazılar çok olduğundan burada tek tek verilmemiştir.

1811’de Rus hükümeti ve 1818’de Prusya hükümeti tarafından Humboldt’a Asya’da keşif gezisi projeleri önerildiyse de her seferinde istenmeyen koşulların ortaya çıkması nedeniyle sonuçlanmadı. Humboldt ancak altmış yaşına bastıktan sonra, gençliğinde olduğu gibi bilim adına yeniden yolculuğa çıkabilecekti. 1829 yılının Mayıs ile Kasım ayları arasında asistanları Gustav Rose ve C. G. Ehrenberg ile Rusya İmparatorluğu’nu Neva’dan Yenisey’e kadar baştan başa geçerek yirmi beş hafta içinde 15.472 km katetti. Yolculuk Rus hükümetinin doğrudan himayesi altında olmanın verdiği avantajlara sahip olsa da faydalı olabilmek için yeterince yavaş değildi. Bu yolculuğun en önemli başarıları, Orta Asya platosunun yüksekliği hakkında o güne kadarki abartılı tahminleri düzeltmek ve Ural’ların altın tortuları ile kaplı arazilerinde elmas madenleri bulmak olmuştur.

Avrupa’dan uzak kaldığı süre boyunca topladığı, ansiklopedik ölçüdeki bilimsel, politik ve arkeolojik bilgi bütününün uygun şekle sokularak yayımlanması artık Humboldt’un isteği hâline gelmişti. Manyetik sapma yasasını incelemek amacıyla Joseph Louis Gay-Lussac ile İtalya’ya yaptığı kısa gezinin ardından doğduğu şehirde iki buçuk yıl kalan Humboldt 1808 ilkbaharında büyük eserini basabilmek için gerekli olan bilimsel işbirliğini sağlayabilmek üzere Paris’e yerleşti. Başlangıçta yalnızca iki yıl süreceğini umduğu bu devasa iş Humboldt’un yirmi bir yılını aldı ve yine de tamamlanamadı. Paris’te bulunduğu ilk yıllarda önceleri rakibi ama artık arkadaşı olan Joseph-Louis Gay-Lussac ile hem kaldığı hem de çalıştığı yeri paylaştı, gaz analizleri ve atmosferin yapısı üzerine onunla birlikte çalıştı.

Keşif gezilerinin sonucu olarak Humboldt, o zamana kadar Avrupa’da birçok coğrafi oluşumu ve canlı türlerini tanımlamıştır. Onun adı verilen türler arasında şunlar sayılabilir:

Hayatının son on yılını eserini tamamlamaya ayırdı ve üçüncü ile dördüncü ciltler 1850 ve 1858’de yayımlandı. Beşinci cildin bir bölümü ölümünden sonra 1862’de yayımlandı. Bu ciltlerde, ilk ciltte yaptığı geniş incelemenin içerdiği bilim dalları üzerine detayları tamamlamaya çalıştı. Çabalarının çoğu, başkaları ile birlikte çalışmaktan kendine yarar sağlayabilmesi ve farklı düşünceleri bir potada eritebilmesi sayesinde başarılı oldu.

Darwin, Amerika kıtasındaki bilimsel gezilerini anlattığı “Voyage of the Beagle” adlı eserinde Humboldt’un çalışmalarına sık sık atıfta bulunur.

Anlatım tarzının kendine özgü ağırlığı ve zahmetli pitoresk söylem, genel okuyucuya çekici gelmekten çok görkemli gelmektedir. Ancak bu yapıtın asıl üstünlüğü ve ebedi değeri, büyük bir adamın zihninin sadık bir yansıması olmasındadır. Evrenin portresini çizmeye kalkışan Alexander von Humboldt için, çok yönlü zekâsını gösterecek bundan daha iyi bir methiye yazılamazdı.

24 Kasım’da Küba’ya geçen iki arkadaş birkaç ay burada kaldıktan sonra Kolombiya’daki Cartagena’ya çıkarak anakaraya geri dönerler. Suları kabarmış olan Magdalena Nehri boyunca ilerleyip, Cordillera Real Dağları’nın donmuş sırtlarından geçen zorlu bir yolculuktan sonra 6 Ocak 1802’de Quito’ya varırlar. Burada kaldıkları sürede hem Pichincha Dağı’na hem de Chimborazo Dağı’na tırmanırlar. Bu tırmanışla Humboldt ve ekibi zamanın dünya rekoru sayılabilecek olan 5.878 m.lik yüksekliğe ulaşmıştır. Yol üzerinde Amazon’un kaynaklarını araştırdıktan sonra Peru’da Lima’ya ulaşınca sefer sona erer. Humboldt, Callao’da 9 Kasım’da Merkür’ün önünden geçişini gözlemler. Aynı zamanda guano’nun gübre özelliklerini inceler. Guano’nun Avrupa’ya girişi Humboldt’un yazıları neticesinde olmuştur. Fırtınalı bir deniz yolculuğundan sonra Meksika’ya gelirler. Burada yaklaşık bir yıl kaldıktan sonra kısa süreliğine Amerika Birleşik Devletleri’ne uğrar ve Delaware Nehri’nin ağzından Avrupa’ya yelken açarlar. Bu yolculuğun sonunda 3 Ağustos 1804 günü Fransa’nın Bordeaux şehrine çıkarak Avrupa’ya geri dönerler.

Humboldt artık, Napolyon Bonapart’tan sonra Avrupa’daki en ünlü kişiydi. Her yerde alkışlarla karşılanıyordu. Hem yerli hem de yabancı akademiler, Humboldt’u üyeleri arasına katabilmek için yarışıyordu. Prusya Kralı III. Friedrich Wilhelm, Humboldt’u saray nazırı ilan etmiş, herhangi bir görev beklemeden daha sonra ikiye katlanacak olan 2.500 talerlik bir maaş bağlamıştı. Humboldt, 1810 yılında Prusya eğitim bakanlığı görevini reddetti. 1814 yılında müttefik hükümdarlara Londra’da eşlik etti. 1818 yılında Prusya Kralı’nın emriyle Aachen Kongresi’ne katıldı. 1822 sonbaharında yine aynı kralla birlikte Verona Kongresi’ne katıldı, buradan kraliyet maiyetinde önce Roma’ya sonra Napoli’ye geçti ve 1823 sonbaharında Paris’e döndü.

Ölümünden sonra arkadaşları ve yakın çalışma arkadaşları, Von Humboldt’un genç bilim adamlarına karşı olan cömert yardımseverliğini sürdürmek için Alexander von Humboldt Vakfı’nı kurdular. İlk bağış, 1920’lerin Alman hiper enflasyonunda ve II. Dünya Savaşı sonrasında değerini kaybetse de, Alman hükümeti tarafından Vakıf yeniden ıslah edilmiştir ve günümüzde yabancı araştırmacıları Almanya’ya çekmek ve Alman araştırmacıların yurtdışında bir süre çalışmasını sağlamak açısından önemli rol oynamaktadır.

Yolculuklara olan tutkusu, Kaptan James Cook’un ikinci yolculuğunda yanında bulunan, Heyne’in damadı Georg Foster ile Göttingen’de kurduğu arkadaşlıkla iyice pekişti. Artık çalışmaları ve nadir olarak birarada görülen kişisel yetenekleri olağanüstü bir anlayış ile kendisini bilimsel kâşif olarak hazırlama amacına yönelmişti. Bu düşünceyle Hamburg’ta ticaret ve yabancı diller, Freiberg’te Abraham Gottlob Werner ile coğrafya, Jena’da Justus Christian Loder ile anatomi, Franz Xaver von Zach ve Johann Gottfried Koehler ile astronomi ve bilimsel aletlerin kullanımı konularında eğitimini sürdürdü. Freiberg madenlerindeki bitki örtüsü üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda 1793 yılında “Florae Fribergensis Specimen” (Fribergen Florasından Örnekler) adlı eserini yayımladı. Luigi Galvani tarafından yeni keşfedilmiş olan kasların tepkiselliği fenomeni üzerine yaptığı uzun süreli deneyler sonucunda 1797 yılında Berlin’de “Versuche über die gereizte Muskel- und Nervenfaser” (Kas ve sinir lifleri tepkiselliği üzerine çalışmalar) adlı çalışmasını yayımladı.

Edgar Allan Poe son şaheseri “Eureka”yı von Humboldt’a ithaf etmiştir. Humboldt’un “Kosmos” adlı eserindeki bilimleri birleştirme çabası Poe’nun projesi için büyük ilham kaynağı olmuştur.

Adı verilen coğrafi oluşumlar:

İlerleyen yaşının kusurlarının uygunsuz bir şekilde öne çıkarılması, Varnhagen von Ense ile olan yazışmalarının düşüncesizce yayımlanmasından kaynaklanmıştır. Bu kusurların başında, dalkavukluğa varacak kadar aşırı kibar konuşmasına rağmen özel yazışmalarında oldukça alycı ve iğneleyici olması gelir. Her zaman göze çarpan kibri, mizah duygusuyla dengeleniyor ve iyi niyetle açıkça söylendiğinden sempati yaratıyordu. Yine de her açıdan değerlendirildiğinde Humboldt ülkesinin bilimsel yanını temsil etmek üzere Goethe’nin yanında yer alabilecek kadar muazzam bir kişilik olarak karşımıza çıkar.

Aşağıdaki yerleşim birimleri Humboldt’un adını taşımaktadır:

1830 ile 1848 yılları arasında von Humboldt, çok samimi olduğu Louis Philippe’in nezdinde sıklıkla diplomatik görevlerde bulundu. Kardeşi Wilhelm von Humboldt 8 Nisan 1836’da Alexander’ın kollarında öldü. Alexander, yaşamının geri kalanını üzüntüye boğan bu ölümle “diğer yarısını” kaybettiğini söylemiştir.

Hayatının projesini yetmiş altıncı yaşına kadar erteleyip sonra da başarıyla gerçekleştirmek pek sık rastlanan bir durum değildir. Humboldt’un şaheseri sayılabilecek olan Kosmos ‘un ilk iki cildi 1845 – 1847 yılları arasında yazıldı ve yayımlandı. Genelleştirmeyi detaylarla destekleyen ve detayları genelleştirmeyle değerlendiren, grafiksel tanımlamanın ötesinde fiziksel dünyayı yaratıcı bir kavram olarak iletebilecek bir çalışmanın fikri yarım yüzyıldan uzun süredir zihnini rahatsız ediyordu. Bu fikir ilk olarak 1827 – 1828 kışında Berlin Üniversitesi’nde verdiği bir dizi konferansta şekillenmişti. Daha sonraları biyografisini yazan yazarın ifade ettiği gibi bu konferanslar “”muhteşem Kosmos freskosunun karikatürü”” idi. Bu dikkat çekici çalışma için kısaca doğanın karmaşıklığı içinde ortaya çıkan birliğin betimlenmesi denebilir. Bu çalışmada 18. yüzyılın geniş ve belirsiz idealleri 19. yüzyılın kesin bilimsel gereklilikleriyle birleştirilmeye uğraşılmıştır. Kaçınılmaz eksikliklerine rağmen bu girişim büyük oranda başarılı olmuştur.

Ölümünden itibaren Humboldt’un yazışmalarının önemli bölümü halka açıldı. Hem zaman hem de önem açısından bunların başında “Briefe an Varnhagen von Enze “ (Leipzig, 1860) gelir. Bunları “Briefwechsel mit einem jungen Freunde” (Friedrich Althaus, Berlin, 1861); “Briefwechsel mit Heinrich Berghaus” (~ cilt., Jena, 1863); “Correspondance scientifique et littéraire” (2 cilt., Paris, 1865?1869); “Lettres à Marc-Aug. Pictet,” “Le Globe” da yayımlandı, cilt vii. (Geneva, 1868); “Briefe an Bunsen” (Leipzig, 1869); “Briefe zwischen Humboldt und Gauss” (1877); “Briefe an seinen Bruder Wilhelm” (Stuttgart, 1880); “Jugendbriefe an W. G. Wegener” (Leipzig, 1896); yazışmaları izledi. Humboldt’un başlıca çalışmaları “sekiz” baskı olarak Tb. Morgand tarafından Paris’te yayımlanmıştır (1864?1866). Ayrıca bakınız: Karl von Baer, “Bulletin de l’acad. des sciences de St-Pétersbourg”, xvii. 529 (1859); R. Murchison, Proceedings, Geog. Society of London, vi. (1859); L. Agassiz, American Jour. of Science, xxviii. 96 (1859); Proc. Roy. Society, X. xxxix.; A. Quetelet, Annuaire de l’acad. des sciences (Brussels, 1860), p. 97; J. Mädler, Geschichte der Himmelskunde, ii. 113; J.C.Houzeau, Bibl. astronomique, ii. 168. (A. M. C.)

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Alexander_von_Humboldt

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sonraki Sayfa »