Fare (bilgisayar) kim icat etti

Yazan: admin | icatlar | Pazartesi 20 Aralık 2010 02:15

Bir tür Touchpad çeşidi. Şirketinin ürettiği dizüstü bilgisyarlarda touchpad işlevini görür.Çoğunlukla Multi-Touch(Çoklu Dokunma) teknolojisiyle üretilmiştir.

Touchpad birimi genellikle dizüstü bilgisayarlarda görülür. Dizüstü bilgisayarlarının klavyelerinin hemen alt tarafında bulunur. Yaklaşık 5 x 5 kadar hassas alanı vardır. Kullanıcı parmağını bu hassas temas üzerinde temas ettirerek işaretçinin hareketi sağlanır. Tıklama işlemi hassas olan bölgede parmakla iki kez vurmasıyla sağlanır.

Bu tür fareler altlarında bulunan LED’in yaydığı ışığın yansıması ile hareketi algılarlar. En üst modelleri 1000-1600 dpi gibi yüksek hassaslığa varabilir.

Günümüzde çoğu kablolu bilgisayara USB portundan bağlanır. Ayrıca çeşitli adaptörler vasıtasıyla USB girişler PS/2′ye ya da tam tersine dönüştürülebilir.

Bu tür fareler altlarında bulunan kaynağının yaydığı ışıklar vasıtasıyla hareketi algılarlar. İmleç hareketlerine çok yüksek hassasiyet isteyenler için uygun bir seçenektir. Hassasiyetleri 3000 dpi ve üzerine çıkabilir. Hareketi algılama şekline göre fareleri üçe ayırırsak en pahalı tür lazerli optik farelerdir.

Bilgisayarın ilk zamanında seri port ve AUTOEXEC.BAT dosyalarına özel eklenen sürücüler ile çalışan fareler, zamanla PS/2 adlı porta alınmış ve çoğu işletim sisteminde alt seviyelerde desteklenmeye başlamıştır.

Programın yapısına göre bazen menü seçmek veya ekran içerisinde çalışılacak noktaya gidebilmek klavyedeki gösterge tuşlarıyla uzun zaman alabilir. Bu işlemin hızlandırılmasında görev alır.

Fare ya da , genellikle avuç içinde tutulan, hareketleri ekranındaki imlecin hareketlerini kontrol eden, bilgi giriş aygıtı. Fare modeline göre üzerinde bir veya daha fazla sayıda tuş ve bulunabilir. İlk faresi 1964 yılında Douglas Engelbart tarafından yapıldı. Fare el hareketlerini mekanik, LED’li optik, laserli optik yöntemle algılayabilir. Fare elde ettiği bilgileri bilgisayara kablo, kızılötesi, dalgalar veya Bluetooth ile aktarabilir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Fare_(bilgisayar)

Tags: , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , ,

bilgisayarın mucidi

Yazan: admin | Mucitler | Cumartesi 7 Ağustos 2010 16:27

20. yüzyılın ilk yarısında ise, birçok bilimsel gereksinim, gittikçe karmaşıklaşan örneksel (analog) bilgisayarlar ile giderildiler. Ancak günümüz bilgisayarlarının yanılmazlık düzeyinden hâlâ uzaktılar.

Boşluk tüpüne dayalı bilgisayarlar 1950′ler boyunca kullanımda kaldıktan sonra, 1960′larda daha hızlı ve ucuz olan geçirgeç (transistör) tabanlı bilgisayarlar yaygınlık kazandı. Bu etkenlerin sonucunda bilgisayarların daha önce görülmemiş bir düzeyde toplu üretimine geçirildi. 1970′lere varıldığında tümleşik devre uygulayımı ve 4004 gibi mikroişlemcilerin geliştirilmesi sayesinde bir kez daha büyük bir başarım ve güvenilirlik artışının yanı , maliyet düşüşü de yaşandı. 1980′lerde artık bilgisayarlar, makinesi gibi günlük hayat kullanımındaki birçok makinesel aygıtın denetleyici donanımlarındaki yerlerini almaya başlamışlardı. Yine aynı dönemde, kişisel bilgisayarlar yaygınlık kazanıyorlardı. Son olarak 1990′lardaki Internet’in gelişimi ile de bilgisayarlar ve telefon gibi alışılmış birer aygıt hâline gelmişlerdir.

Yazılım kavramı bilgisayardaki özdek (maddi) olmayan tüm bileşenleri tanımlar: yazılımlar, iletişim kuralları ve veriler hepsi yazılımdır.


İstenilen yazılımı kayıt edip istenilen zamanda çalıştırabilmeleri bilgisayarları çok yönlü kılıp makinelerinden ayıran ana özellikleridir. Church-Turing tezi bu çok yönlülüğün matematiksel ifadesidir ve herhangi bir bilgisayarın bir diğer bilgisayarın görevlerini yerine getirebileceğinin altını çizer. Dolayısıyla, karmaşıklıkları ne düzeyde olursa olsun, cep bilgisayarından süper bilgisayarlara kadar, bellek ve zaman kısıtı olmadığı takdirde hepsi aynı görevleri yerine getirebilirler.

Konuyla ilgili diğer Wikimedia sayfaları :

VikiKitap‘ta ile ilgili kılavuz veya ders kitapları bulunmaktadır.

Günümüz bilgisayarlarının neredeyse tamamının bu mimariye uyumlu duruma gelmesi ile bilgisayar sözcüğünün tanımı olarak da kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu tanıma göre geçmişteki aygıtlar bilgisayar olarak sayılmasalar da, tarihsel bağlamda yine de o biçimde anılmaktadırlar. Her ne kadar 1940′lardan bu yana bilgisayar uygulayımı köklü değişiklikler geçirmiş olsa da, çoğunluğu von Neumann mimarisine sadık kalmıştır.

Son bir bellek alt türü ise önbellektir (cache memory). İşlemci içerisinde yer alır ve yazmaçlardan büyük sığaya sâhip olmanın yanı sıra ana bellekten de hızlıdır.

VikiSöz‘de Bilgisayar ile ilgili özlü sözler bulunmaktadır.

Bilgisayarlar çok farklı biçimlerde karşımıza çıkabilirler. 20. yüzyılın ortalarındaki ilk bilgisayarlar büyük bir oda büyüklüğünde olup, günümüz bilgisayarlarından yüzlerce kat daha fazla güç tüketiyorlardı. 21. yüzyılın başına varıldığında ise bilgisayarlar bir kol saatine sığacak ve küçük bir ile çalışacak duruma geldiler. Toplumumuz kişisel bilgisayarı ve onun taşınabilir eşdeğeri, dizüstü bilgisayarını, bilgi çağının simgeleri olarak tanıdılar ve bilgisayar kavramıyla özdeşleştirdiler. Günümüzde çok yaygın kullanılmaktadırlar.

Von Neumann mîmârisine göre bilgisayarlar başlıca dört bileşenden oluşurlar bilgisayarda aritmetik mantık vardır.

1837 yılında Babbage, adını Analytical Engine (Çözümlemeli veya analitik ) koyduğu, ilk tam yazılımlanabilir makinesel bilgisayarı kavramsallaştırıp tasarladı. Ancak parasal nedenler ve üzerindeki çalışmalarının sonlanamaması nedeniyle bu makineyi geliştirmedi.

VikiSözlük‘te Bilgisayar ile ilgili kelime açıklaması bulunmaktadır.

Bir bilgisayarın belleği, sayılar içeren bir hücreler bütünü olarak düşünülebilir. Her hücreye yazılabilir ve içeriği okunabilir. Her hücrenin kendisine özel bir adresi vardır. Bir komut örneğin 34 sayılı hücrenin içeriğini 5.689 sayılı hücreyle toplayıp 78. hücreye yerleştirmek olabilir. İçerdikleri sayılar herhangi bir şey olabilir, sayı, komut, adres, harf, v. b. İçeriğinin doğasını ancak onu kullanan yazılım belirler. Günümüz bilgisayarlarının çoğunluğu veriyi kaydetmek için ikili sayıları kullanır ve her hücre 8 bit (yani bir bayt) içerebilir.

G/Ç bir bilgisayarın dış dünyadan veri alışverişinde bulunmak için kullandığı araçtır. Yaygın olarak kullanılan giriş birimleri arasında klavye ve fare, çıkış için ise ekran (veya görüntüleyici, monitör) ve sayılabilir. Sâbit ve optik diskler ise her iki görevi de üstlenirler.

Bilgisayar belirli komutlara göre veri işleyen ve depolayan bir makinedir.

Dolayısıyla bir bayt 255 farklı sayıyı ifade edebilir, bunlar ancak 0 dan 255′e veya -128 den +127′ye olabilirler. Yan yana yerleşmiş birden fazla bayt kullanıldığında ise (genelde 2, 4 veya 8) çok daha büyük sayıların kaydedilmesi mümkün olur. Çağımız bilgisayarlarının bellekleri milyarlarca bayt içermektedirler.

Delikli kartların ilk büyük ölçekli kullanımı ise Herman Hollerith tarafından, 1890 yılında işlemlerinde kullanılmak üzere tasarlanan hesap makinesidir. Hollerith’in o dönemde bağlı olduğu işletme ise sonraki yıllarda küresel bilgisayar devine dönüşecek IBM’dir. 19. yüzyılın sonlarına varıldığında, gelecek yıllarda bilişim donanım ve kuramlarının gelişimine büyük katkıda bulunacak uygulayımlar (teknolojiler) ortaya çıkmaya başlamıştılar: delikli kartlar, Boole cebiri, boşluk tüpleri ve teletip aygıtları.

1930′lar ve 1940′lar boyunca bilgisayar uygulayımı gelişmeye devam etti, ve sayısal bilgisayarın ortaya çıkışı ancak devrelerinin buluşundan (1937) sonra gerçekleşebildi. Bu dönemin önemli çalışmaları arasında aşağıdakiler sayılabilir:

Ancak, yazılımlanabilir (veya kurulabilir) olmamaları nedeniyle bu aygıtların hiçbiri günümüz bilgisayar tanımına uymamaktadır. 1801 yılında Joseph Marie Jacquard’ın dokuma tezgâhındaki işlemi otomatikleştirmek adına ürettiği delikli kartlar ise bilgisayarların gelişme sürecindeki, kısıtlı da olsa, ilk yazılımlanabilme (kurulabilme) izlerinden sayılır. Kullanıcının sağladığı bu kartlar sayesinde, dokuma tezgâhı kart üzerindeki delikler ile tarif edilen çizime işleyişini uyarlayabiliyordu.

1970′lerde ABD’li mühendisler ordu içerisinde yürütülen bir tasarı çerçevesinde bilgisayarları birbirleri ile bağlayıp (ARPANET), günümüzde bilgisayar ağı olarak bilinen yapının temellerini attılar. Zaman içerisinde bu bilgisayar ağı, ordu ve akademik birimler ile de sınırlı kalmayıp genişledi ve bugün milyonlarca bilgisayar içerden Bilgisunar (Internet veya Genel ağ) oluştu. 1990′lara gelindiğinde ise, İsviçre’nin CERN araştırma merkezinde geliştirilen Küresel ağ (World Wide Web, WWW) adlı iletişim kuralları, e-posta gibi uygulamalar ve ethernet gibi ucuz donanımsal çözümler ile bilgisayar ağları yaygınlık kazandılar……

ENIAC’ın olumsuz yanlarını saptayan geliştiricileri, daha esnek ve zarif bir çözüm üzerinde çalışıp, artık saklı yazılım mimarisi veya daha çok von Neumann mimarisi olarak tanınan tasarımı önerdiler. Bu tasarımdan ilk olarak John von Neumann (1945) yılında gerçekleştirdiği bir yayında söz etmesinden sonra, bu mimariye dayalı olarak geliştirilen bilgisayarlardan ilki İngiltere’de tamamlandı (SSEM). Aynı mimariye bir yıl sonra kavuşan ENIAC’a ise EDVAC adı verildi.

Commons‘da Bilgisayar ile ilgili çoklu ortam dosyaları bulunmaktadır.

İlk bilgisayar 1950 yılında yapılmıştır.

Donanım kavramı bir bilgisayarın tüm dokunulabilir bileşenlerini kapsar.

Bilgisayarlarda üç adet bellek türü bulunur. İşlemci içerisinde yer alan yazmaçlar, son derece hızlı ancak çok sınırlı sığaya sâhiptirler. İşlemcinin çok daha yavaş olan ana belleğe olan erişim gereksinimini gidermek için kullanılırlar. Ana bellek ise Rastgele erişimli bellek (REB veya RAM, Random Access Memory) ve Salt okunur bellek (SOB veya ROM, Read Only Memory) olmak üzere ikiye ayrılır. RAM’a istenildiği zaman yazılabilir ve içeriği ancak güç sürdüğü sürece korunur. ROM’sa sâdece okunabilen ve önceden yerleştirilmiş bilgiler içerir. Bu içeriği güçten bağımsız olarak korur. Örneğin herhangi bir veri veya komut RAM’da bulunurken, bilgisayar donanımını düzenleyen BIOS ROM’da yer alır.

Geçmişte ‘bilgisayar’ olarak bilinen birçok aygıt günümüz ölçütlerine göre bu tanımı hak etmemektedirler. Başlangıçta bilgisayar sözcüğü hesaplama sürecini kolaylaştıran nesnelere verilen bir ad konumundaydı. Bu ilk dönemin bilgisayar örnekleri arasında sayı boncuğu iim(abaküs) ve AntiKitira Makinesi (M. Ö. 150-100) sayılabilir. Yüzyıllar sonra, Orta Çağ sonundaki yeni bilimsel keşifler ışığında, Avrupalı mühendisler tarafından geliştirilen bir dizi makinesel hesaplama aygıtlarının ilki ise, Wilhelm Schickard’a (1623) âittir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Bilgisayar

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Penisilini icat eden

Yazan: admin | Mucitler | Salı 20 Temmuz 2010 13:35

, çok önemli bir ilaç olmakla birlikte, her ilaçta olduğu gibi bazı istenmeyen etkilere de yol açabilir.

İlaç alerjisi, her türlü ilaçla, hatta ağrı kesiciler ve vitaminlerle bile gelişebilmektedir. Bu sorunun çözümünde önemli bir uygulama, alerji testleridir. Ancak bu testler her zaman doğru sonuç vermediği gibi, hastayı yanlış olarak alerjik diye damgalamak ya da test sırasında alerjik reaksiyon gelişmesi gibi istenmeyen sonuçlar da olabilir. Bu yüzden penisiline karşı alerji olup olmadığını ortaya koymak için yapılan deri testleri çok anlamlı değildir.

Son yıllarda Beta Laktamaz enzim üreten bakterilerin penisilinlere karşı oluşturduğu direnci kırmak için yapılan çalışmalar başarıya ulaşmıştır. Halen bu problem Ampisilin ile bunun yarısı oranında Sulbaktam maddesi kombine edilerek ve Amoksisilin ile bunun dörtte biri oranında klavulanik asit tozu olan potasyum klavulanat kombine edilerek çözülmüştür.

I. Amino Penisilinler: Ampisilin, Amoksisilin, Bakampisilin, Siklasilin, Episilin, Hetasilin, Divampisilin.

Allerjik reaksiyonlar hariç tutulacak olursa, yine de penisilinler antibiyotik ilaçların en az zararlı olanlarıdır. Yan etkilerinin çoğu allerjik reaksiyonlara bağlıdır. Allerjik reaksiyon meydana getirme özelliği bütün penisilin türevlerinde mevcuttur. Allerjik reaksiyon doza bağlı değildir,kişinin aşırı duyarlılığına bağlıdır.

Penisilinaz dayanıklı penisilinler esas olarak Penisilin G’ye dirençli olan stafilokok türü mikroorganizmaların yaptığı enfeksiyonların tedavisinde kullanılır.

Akut sistemik anafilaksi (anafilaktik şok), penisilinlerin on binde beş oranında görülen en ciddi yan etkisidir. %10 vakada ölümle bitecek olan şiddetli bir reaksiyon husule gelir. Penisilin tedavisine başlamadan önce hastaya daha önce penisilin verilip verilmediği öğrenilmeli, çocuksa yakınlarına sorulmalıdır.

Penisilinin ilk olarak uygulanacağı şahıslara penisilin deri testi yapmakta fayda vardır. Bir mililitresinde 10.000 ünite olacak şekilde sulandırılmış olan kristalize penisilinden bir dizyem (0,1 ml) ön kola deri içine zerk edilir. Diğer kola da bir dizyem serum fizyolojik kontrol maksadıyla verilir. Yarım sonra herhangi bir cilt reaksiyonu görülmezse ilaç uygulanır. Bu test de tam güvenilecek bir ölçü değildir. Bazı allerjik bünyeli şahıslar test dozu penisilinle bile ölüme gidebilmektedirler. Bakanlığının ve TSK. Komutanlığının aldığı kararlarda penisilin alerji testinin rutin yapılmasının gerekli olmadığı, pensilin alerjisi olanlarda anaflaktik reaksiyonun test dozunda dahi olabieceği, duyarlılaşmanın her hangi bir dozun uygulanması esnasında oluşabileceği belirtilmiştir. Kişi 10 iğneden oluşan bir penisilin kürünün ilk 7-8 inde alerjik reaksiyon vermezken 9. dozda alerjik reaksiyon verebilir. Ya da 2-3 yıl önce penisilin ile tedavi görüp hiçbir reaksiyon vermeyen kişi, yeniden penisilin tedavisi başladığında ani anaflaktik reaksiyon verebilir

Penisilinlerin çok hastalıklarda ve dozlarına dikkat edilmeden kullanılması çeşitli mikroorganizmalarda bu ilaca karşı meydana getirmiştir. Aynı hastalık eskisine oranla çok daha yüksek doz penisilin verilerek tedavi edilebilmektedir.

Penisilin, 1928 yılında Londra’da Sir Alexander tarafından Penicillium Notatum adlı küfte keşfedilen antibiyotik. Bu madde, ilk olarak 1911 yılında bir İskandinavyalı tarafından tanımlanmış olmakla beraber o yıllarda iyileştirici gücü bilinmemekteydi. 1945 yılında Fleming’le birlikte Nobel Ödülünü kazanan Oxford’lu Florey ve Chain, penisilinin kitle halinde elde edilebilmesini temin etmişlerdir.

Penisilin G ve Penisilin V

Bunlardan en korkulanı penisilin alerjisidir. İlaç alerjisi her türlü ilaç ve her türlü dozda gelişebilir. Bu yan etki yalnızca penisiline yüklenemez.

Streptokok grubu bakterilerin yol açtığı hastalıklarda, özellikle pnömoni, menenjit ve tonsillit gibi önemli hastalıklarda ilk seçilmesi gereken antibiyotik penisilin olmalıdır.

Eklem romatizması, romatizmal kalp hastalıkları ve nefrit türü böbrek hastalıklarına yol açabilen streptokok türü bakterilere penisilin kadar etkili başka bir antibiyotik henüz bulunamamıştır.

Anjin ,bakteriyel zatürreler, akciğer absesi, mesane ve böbrek iltihaplarının bir kısmı, prostat iltihabı, iltihaplı cilt yanıkları, farenjit, göziçi iltihabı, kemik iltihapları, orta kulak iltihapları, meme iltihabı, beyin absesi, menenjit, kan zehirlenmeleri (sepsisler), laranjit.

PENİSİLİN Penicillum notatum ve penicillum crysogenum tarafından sentezlenen doğal bir antibiyotik olan penisilinin toksisitesi çok zayıf olduğundan geniş bir kullanım alanı vardır.Penisilinin hücre duvarı olmayan mycopalzmalar üzerine etkisi yoktur.Antibiyotik genellikle Gr+ ler üzerine etki yapar.Gr- mikroorganizmalar üzerine etkisi zayıfır.

Penicillium Notatum Küfü enfeksiyonlu fareleri de iyileştirebilici bir özelliğe sahiptir.

Penisilin veya herhangi bir enjeksiyon sonrası alerjik reaksiyon gelişebileceği hatırda tutularak, alerjik reaksiyon çıktığında olaya müdehale edilebilecek bir ortamda enjeksiyonu yaptırmak gerekmektedir. Müdahale yapılabilecek ortamlar sağlık kurumlarıdır. Sağlık ocakları ya da birinci basamak sağlık hizmeti veren kurumlarda da (hastaneler dışında) bu tür acil müdehaleler yapılabilmektedir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Penisilin

Tags: , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , ,

Polonya mucitler

Yazan: admin | Mucitler | Pazartesi 7 Haziran 2010 13:14

Polonya Meclisi (Sejm) Başkan kürsüsünün arkasında Haç vardır. Anayasa’da ilgili her bölümde Katolikliğe atıf vardır. Bu anlamda, Katoliklik devletin resmi dini olarak kabul edilmektedir de denebilir. Kilise; devlet, siyaset ve toplum hayatında gerektiğinde kullandığı ciddi bir nüfuza sahiptir. Bazı katolik papaz ve din grupları, siyasete açıkça girmekte ve bugünkü koalisyon iktidarının bazı partilerini desteklemektedir. Bugün Polonya’da hiçbir kişi ya da resmi veya özel kurumun, Katolikliği açıkça reddetmesi ya da eleştirmesinin düşünülmesi imkânsızdır. Kilise ile açıkça ters düşen bir partinin siyasi yaşamda yer sahibi olması neredeyse imkânsızdır. Papa II. Jean ’e incitici eleştiriler yönelten bir gazeteci, mahkeme tarafından suçlu bulunmuştur. Resmi kurumların devlet ile kilise ilişkisini, 1989 yılı yasaları düzenlemektedir. Söz konusu yasalar, inanç özgürlüğünü garanti altına almakta, Roma Katolik Kilisesi’nin radyo ve televizyon programları yapmasına, ayrıca okul, hastane ve tarihi değeri olan binaları işletmesine izin vermektedir. Lublin Katolik Üniversitesi ve Varşova İlahiyat Akademisi dışında birçok üniversite ve eğitim kurumunda ilahiyat bölümleri vardır. 28 Temmuz 1993 yılında hükümet, Başpiskoposluk ile aralarındaki karşılıklı ilişkileri düzenleyen bir Konkordato imzalamış, söz konusu anlaşma üzerinde 5 yıl görüşmeler yapıldıktan sonra Parlamento tarafından yasallaştırılmıştır. Varşova Başpiskoposu, aynı zamanda Polonya Başpiskoposu’dur ki, 1981′den bu yana bu görevi Kardinal Józef Glemp üstlenmektedir. Dini başkent Gniezno’dur ve bu kentin piskoposu doğrudan, başpiskopos ûnvanı alır. 1978 yılının Ekim ayında, Krakow Piskoposu kardinal Karol Wojtyła (Karol Voytıua), II. Jean (ikinci Jan Pol) adı ile ‘Papa’ seçilmiştir. Wojtyła, yani II. Jean 2005 yılında yaşlılık nedeniyle ölmüştür.

Polonya’da ulaşım %80 oranında trenlerle sağlanır. Heryere hatta köylere bile trenlerle gidebilirsiniz. Trenler otobüslere göre daha ucuz ve daha hızlı olabilmektedir. Yerleşim birimlerinde istasyonları genellikle merkezdedir ve istasyonlarına göre daha yakındırlar.

Polonya‘da bulunan Galeria Sztuki w Legnicy Galeria Bielak Galeria Yes Galeria Milano Galeria Srebra Pod Przepiórczym Koszem ve diger galeriler bu modern sanatçıları takdim edip ve eserlerini satışa sunmaktadır.

1990′ların başından beri istikrarlı bir ekonomik liberalizasyon politikası izleyen Polonya, geçiş süreci ekonomileri arasında bir başarı örneği olarak öne çıkmaktadır. Buna rağmen, Polonya ekonomisinin gelişimi için başta işsizlik oranının düşürülmesi olmak üzere atılması gereken birçok adım bulunmaktadır.

Polonya’da 5.000 kadar müslüman Tatar yaşamaktadır. 1989 yılından itibaren, yeni müslüman göçmenler ülkeye yerleşmiştir.[kaynak belirtilmeli]

Polonyadaki dünyaca tanınmış yönetmenleri Roman Polanski ve Krzysztof Kieślowski’dir.

Polonya’nın ünlü takı tasarımcıları Jacek Byczewski, Jan Suchodolski, Piotr Małysz, Krzysztof Ginko, Maryla Dubiel, Jan ve Alicja Wyganowski, Marcin Gronkowski, Jakub Zeligowski, Piotr Modliński ve digerleri modern gümüş takı tasarımında çağdaş sanatin dünyaca tanınmış sanatçılarıdır.

2004 yılı ekonomik verileri 2005 2006

Polonya (Lehçe: Polska (yardım·bilgi)), resmî adı Polonya Cumhuriyeti (Lehçe: Rzeczpospolita Polska (yardım·bilgi)) Orta Avrupa’da bulunan bir ülke. Komşuları, batıda Almanya, güneybatıda Çek Cumhuriyeti, güneyde Slovakya, kuzeydoğuda Rusya Federasyonu ve Litvanya, doğuda Belarus, güneydoğuda Ukrayna ve kuzeyde Baltık Denizi’dir. Ülke 312.679 km²’lik yüzölçümüyle Avrupa’nın dokuzuncu, dünyanın altmış dokuzuncu büyük ülkesidir. Yaklaşık 38 milyonluk nüfusu da, dünya sıralamasında en kalabalık 33. ülke olmasını sağlar.

1 1999 tarihinde yapılan idari reformla, daha önce 49 idari bölgeye ayrılmış Polonya, bu sayıyı 16 idari bölgeye düşürmüştür. Bu iller Wroclaw, Bydgoszcz/Toruń, Łódź, Lublin, Gorzów Wielkopolski/Zielona Góra, Kraków, Varşova, Opole, Rzeszów, Białystok, Gdańsk, Katowice, Kielce, Olsztyn, Poznań ve Szczecin’dir.


1414′te Macar Kralı Sigismund’un Leh kralına gönderdiği bir rica mektubu, Polonya-Litvanya Krallığı ile Devleti arasındaki ilişkilerin yeni bir dönemini başlattı. Söz konusu mektupta Sigismund, Osmanlılar karşısında Lehistan kralından yardım istiyordu. Jagiello askeri katkı yerine Sultan I. Mehmet Çelebi’ye Skarbek z Gory (Gura’lı Sıkarbek) ve Grzegorz Ormianin (Ermeni Gregor) adlarında iki sefir gönderdi. Bu ilk sefaret, Devleti ile Lehistan-Litvanya Krallığı arasındaki resmi ilişkilerin başlangıcı olarak düşünülebilir. O dönemde Macaristan’ı himaye altına almak, gerek Lehistan gerekse Devleti için önemli bir siyasi sorundu. 1439′da, bugün adı belli olmayan, ilk sefiri, o zamanki Lehistan Başkenti Krakov’a geldi. Gelişinin amacı, Macarlara karşı Lehistan ve Devleti’nin işbirliğini sağlamaktı. 1440′ta Leh Kralı III. Wladyslaw Warnenczyk’ın (Varnalı Vladislav) Macaristan kralı olarak seçilmesi, Leh- dostluk havasının değişmesine yol açmıştır. Genç kral, Polonya soylularının tavsiyeleriyle ’ya karşı bir sefere hazırlandı ve 1444′te aslında Lehler arasında çok taraftar bulmayan ve resmi olarak da Lehistan tarafından desteklenmeyen bir Haçlı Seferi’ne başladı. Saflarında bazı Leh şövalyelerini de barındıran Macar ordusu, Varna Muharebesi’nde yenilgiye uğradı. 1455′te Boğdan Prensi Petru Aron, Osmanlıların hakimiyetini tanıyor ama bir yandan da Lehistan hakimiyetinde kalıyordu. 1504′e kadar süren bu ilginç siyasi durum, Lehler ile Osmanlılar arasında yeni anlaşmazlıklara yol açmıştı. 1476′da Lehistan Kralı Kazimierz Jagiellonczyk (Kazimir Yagyelonçık) Boğdan Prensi Stefan Çel Mare’ye destek vermek amacıyla Fatih Sultan Mehmet’e Marcin Wrocimowski (Martin Vrotsimovski) adında bir elçi gönderdi. 1476′da ve Tatar sefirleri, Macaristan’a karşı padişahın yeni bir önerisini Leh kralına ilettiler. Ancak ne Lehistanlı ne de sefirleri amaçlarına ulaştı. Kırım Tatarlarının korumasına alınması ve Fatih Sultan Mehmet’in ölümü, Lehistan- ilişkilerini etkilemiştir. II. Beyazıt’ın saltanatının ilk yıllarında Kili ve Akkirman’in zaptı Lehistan’da Osmanlılardan yana bir kaygı doğurdu. Kralın gönderdiği ordu, bu kaleleri geri alamadı. Kanuni Sultan Süleyman zamanında iki ülke dostluk içinde yaşamışlar. 17. yüzyılda Kozak ve Tatarların, Polonya Krallığı’nın yaptığı saldırılar Kozakların da Kırım tarafına yaptığı saldırılar iki ülke arasını bozuyor.

Polonya 2004 yılı Mayıs ayında Avrupa Birliği’ne (AB) üye olmuştur. 2004 yılında Polonya’nın Avrupa Birliği ülkelerine olan ihracatında yaşanan artış ülkenin büyümesine katkıda bulunmuştur. Polonya 2006 yılına kadar AB fonlarından yaklaşık olarak 13.5 milyar ABD Doları katkı sağlayacaktır.

Devletin sahibi olduğu küçük ve orta ölçekli işletmelerin özelleştirilmesi, yeni firmaların kuruluşunu düzenleyen liberal bir yasanın kabul edilmesi özel sektörün gelişimini teşvik etse de, süregelen yosuzluklara ilaveten yasal ve bürokratik engellerin bulunması özel sektörün daha da gelişmesini baltalamaktadır. Tarım sektörü, işçi fazlası, verimsiz küçük tarlalar ve yatırım eksikliği nedeniyle gelişememektedir. Kömür, , demiryolları ve enerji gibi “hassas sektörlerin” yeniden yapılandırılması ve özelleştirilmesi süreci başlatılsa da, bu süreç yavaş işlemektedir. , eğitim, emeklilik sistemi ve devlet yönetiminde yapılan reformlar devlet bütçesine beklenenden daha fazla yük getirmiştir.

Yönetim şekli cumhuriyet. Cumhuriyetin ilan ediliş tarihi 11 Kasım 1918′dir. Şimdiki cumhurbaşkanı Lech Kaczynski, 23 Ekim 2005′te göreve gelmiştir. 10 Nisan 2010 da Polonya Devlet Başkanı Lech Kaczynski ve beraberindeki heyeti taşıyan Tu-154 tipi aşırı sisli havada iniş yapmaya çalışırken düşmüs ve kurtulan olmamistir. Polonya Başbakanı Donald Tusk, Devlet Başkanı Lech Kaczynski’yi taşıyan uçağın Rusya’da düşmesinin, “Polonya’nın savaş sonrası tarihinin en trajik olayı olduğunu” söylemistir. Düşen uçaktaki Polonya heyetinde Kaczynkski ile eşi Maria’nın yanı Genelkurmay Başkanı Franciszek Gagor, Merkez Bankası Başkanı Slawir Skrzypek, Dışişleri Bakan Yardımcısı Andrej Kremer, Polonya’nın sürgündeki son Devlet Başkanı Ryszard Kaczorowski, Ulusal Güvenlik Bölümü Başkanı Aleksander Szczyglo, Devlet Başkan Yardımcıları Pawel Wypch ile Mariusz Handzlik, Parlamento Başkan Yardımcısı Jerzego Szmajdzinski gibi üst düzey devlet görevlileri yer alıyordu.

Kamu maliyesinin gelişimi kamu iktisadi teşekküllerinden kaynaklanan kayıpların azaltılmasına, kayıtdışı ekonominin kayıt altına alınmasına ve vergi reformu gerçekleştirilmesine bağlı gözükmektedir. Polonya Hükümeti, 2004 yılında kamu harcamalarını 2007 yılına kadar yaklaşık olarak 17 milyar ABD Doları azaltmaya yönelik bir ekonomik paket yürürlüğe koymuştur.

Adam Mickiewicz, Jan Kochanowski, Witold Gombrowicz, Stanisław Lem, Bruno Schulz, Stanisław Ignacy Witkiewicz, Jan Polkowski, Adam Zagajewski, Julian Kornhauser, Ewa Lipska ve Rafal Wojaczek gibi tanınmış yazarları vardır. Ayrıca, Henryk Sienkiewicz,Władysław Reymont,Czesław Miłosz ve Wisława Szymborska Nobel ödülü alan edebiyatçılarıdır.

Sözleri J. Wybicki tarafından yazılıp M. Oginski tarafından bestelenmiş olan “Dabrowski’nin Mazurkası”, “Jeszcze Polska nie zginela” (Polonya Daha Ölmedi) marşı, Polonya’nın ulusal marşıdır. Ulusal simgesi Beyaz Kartal’dır. Ulusal rengi kırmızı ve beyazdır. Polonya’nın bir sloganı “Polonya Aile Cumhuriyeti”dir.

Polonya Avrupa’nın en dindar ülkesidir. Katolik olduğunu söyleyenler %90′a, düzenli olarak kiliseye gittiğini beyan edenler %80′e ulaşmaktadır. Dini inancı olanlar arasından 4 grup saptanabilir niteliktedir.

Polonya ve Türkiye’nin ikili ilişkilerinde önemli noktalar vardır. 1386-87 yılları Osmanlı Devleti’nin Polonya’yı karşısına çıkaran zamanlardır. 1386′da Litvanya prensi Wladyslaw Jagiello (Vladıslav Yagyelo), Lehistan kraliçesi Jadwiga (Yadviga) ile evlendi. Eskiden önemsiz sayılan Lehistan ve Litvanya devletleri, bu birleşmeyle Avrupa’nın ve en güçlü devletlerinden biri oldu. Boğdan Prensi Petro’nun 1387′de Lehistan kralının himayesine girişi, Osmanlı Devleti ile Lehistan-Litvanya Krallığı’nı komşu haline getirdi. Bunu izleyen yıl, I. Kosova Savaşı’na (1389′da) Sırp saflarında Polonya şövalyelerinin de katılışı, Türklerle ilk kesin karşılaşmaydı. Kosova Savaşı’ndan sonra iki devlet arasındaki ilişkinin uzun yıllar için kesilmesinin başka önemli nedenleri de vardı: Bir tarafta Lehistan kralı II. Wladyslaw Jagiello, Meryem Ana Haçlı Şövalyeleri’ne karşı 1410′a kadar sürecek bir savaşa girişmişti. Öbür tarafta ise Timur’un Anadolu’ya girişi ve 1402′deki Ankara Savaşı, Osmanlı Devleti’nin dikkatini içeride tutuyordu.

1620′de Osmanlı Devleti ile İran arasındaki savaş biter bitmez, Osmanlı ordusu Lehistan’a doğru ilerledi. Çeçora olarak bilinen savaşta Leh ordusu büyük yenilgiye uğratılmıştır. Bir yıl sonra ise yeni bir savaş başladı: Hotin Savaşı. Bu savaşın galibi yoktu ve sonucunda yeni barış antlaşması hazırlandı. Sonraki yıllarda barışı koruyabilmek için diplomasiye ağırlık verildi, her iki ülke arasında elçilerin sürekli gidip geldiğini görüyoruz. Bu dönemde Lehistan, bazı iç sorunları nedeniyle ciddi bir mali krize girmiştir.

(Satın alma gücü paritesi)

Polonya’nın en ünlü sanatçısı, on dokuzuncu yüzyılda yaşamış besteci ve piyanist Fredric Chopin dir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Polonya

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

evrim teorisi

Yazan: admin | buluşlar | Çarşamba 24 Şubat 2010 11:44

Evrim kuramının bilimsel statüsü, eğitim, din, felsefe, ve politika bağlamında sıkça gündeme getirilmektedir. Bu konu daha çok Amerika Birleşik Devletleri’nde Hıristiyan cemaat ve lobilerin öncülüğünde gündeme gelmektedir. Fakat diğer ülkelerde, eğitim ve politikaya uzanmaya çalışan yaratılışçı görüşlerin savunucuları tarafından da gündeme getirilmektedir. Evrim kuramını destekleyen reddedilemez kanıtlar ve neredeyse mutlak denebilecek derecede bir bilimsel konsensüs olmasına rağmen, yaratılışçı şeklinde adlandırılan çevrelerce dünyasında iki kutup varmış gibi gösterilmeye çalışılır. Yaratılışçı çevreler Amerika Birleşik Devletleri’nde, toplumdan büyük oranda destek görmediği iddiası ile Evrim Kuramı’nın okullarda derslerinde okutulmasına karşı çıkmaktadır. Bu konuda Amerika’da yüzbinlerce insanını temsil eden bilimsel meslek kurumları ve onun yanında 72 Nobel ödülü sahibi insanı Evrim Kuramı’nı destekleyen bildiriler yayınlamıştır. Buna ek olarak açılan davalarda evrim kuramının bilimsel olduğu kabul görmüş bir teori olarak kabul edilmiş ve okullarda okutulmasının devamına karar verilmiştir.

Darwin 1831-1836 yılları arasını, işi gereği, dünyanın farklı bölgelerine seyahat ederek geçirmişdi. Bu yıllarda aklında bir tür evrim kuramı şekillenmeye başladı. Farklı bölgelerde geçen 3 yıl sonunda, evrim teorisine en çok katkıda bulunacak yer olan Galapagos Adaları’na vardı. Bu adalardaki doğal yaşamı ve canlıları, Güney Amerika’dakiler (anakara) ile kıyasladı ve o dönem için şaşırtıcı bazı bağlantıları keşfetti.

BAV, 2007 yılının başlarında Yaratılış Atlası adlı evrim karşıtı kitabın nüshalarını yerli ve yabancı birçok okul ve araştırma merkezlerine ve gazetecilere gönderdi.[26] Fransa Milli Eğitim Bakanı Gilles de Robien, “bakanlığın hazırladığı müfredat ile uyuşmayan” bu kitabın tüm okul kütüphanelerinden çıkarılması talimatını verdi.[26] Milli Eğitim Genel Denetleme Kurulu[34], Paris Üniversitesi’nde Evrimsel Biyoloji profesörü olan Hervé LeGuyader’dan kitabın detaylı analizini istedi. LeGuyader, “bu kitabın daha önceki çoğunluğu Anglosakson kökenli olan yaratılışçı girişimlerden çok daha tehlikeli olduğunu, hiçbir masraftan kaçınılmayan bu gösterişli çalışmanın ve yazarın izlediği yöntemin cahil halk kitleleri üzerinde oldukça etkili olabileceğini düşündüğünü” söyledi. Ayrıca kitaptaki bilimsel içeriğin “gülünç derecede yetersiz” olduğunu belirtti.[26] Milli Uzay Çalışmaları Merkezi’nden (CNES) Jacques Arnoult’a göre, BAV ve Adnan Oktar da tıpkı Amerika’daki ICR gibi, yaratılışçı argümanlarını oluştururken bölük-pörçük ve hatalı kaynaklar kullanmaktadır. Arnoult’a göre bu yazarlar evrimi savunan makaleleri de kullanmaktan çekinmemekte ancak kısa alıntılar yaparak makalelerdeki bütünsel anlamı çarptırmaktadır. Ona göre bu durum çok zararlı sonuçlar doğuran, entelektüel sahtekarlıktan başka birşey değildir.[35][26]

Birlikte evrim, farklı türlerin ekolojik etkileşimleri arttığında gerçekleşme eğilimindedir. Bu ekolojik etkileşimler şöyle sıralanabilir:[11]

Biyolojide evrim, canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazanması. Evrim, modern biyolojinin temel taşıdır.[1] Bu teoriye göre , bitkiler ve Dünya’daki diğer tüm canlıların kökeni kendilerinden önce yaşamış türlere dayanır ve ayırdedilebilir farklılıklar, başarılı nesillerde meydana gelmiş genetik değişikliklerin bir sonucudur.[1]

Darwin’in 200ncü doğum yıldönümü anısına 2009 yılı, UNESCO tarafından “Darwin yılı” ilan edildi. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun (TÜBİTAK) aylık dergisi Bilim ve Teknik, Mart 2009 sayısının, genel yayın yönetmeni Çiğdem Atakuman tarafından hazırlanan kapağında Darwin’e yer verdi ve içeriğinde de 16 sayfa yer ayırdı. Ancak TÜBİTAK başkan yardımcısı Ömer Cebeci başkanlığındaki TÜBİTAK yönetim kurulunun, dergiyi basımdan önce incelediği ve Darwin’li kapak ile içeriği iptal ettiği iddia edildi. Yeni hazırlanan kapakta küresel ısınmaya yer verildi ve dergi bu haliyle bir hafta gecikmeli olarak yayınlandı. Darwin’li kapağı hazırlayan Çiğdem Atakuman görevden alındı.[32]

2005 yılında Mersin’deki Yalınayak İlköğretim Okulu’nda görev yapan beş öğretmen çeşitli suçlarla açığa alındı. Bu öğretmenlerin öğrencilere evrimi anlattıkları gerekçesiyle sürgün edildikleri iddia edildi ve bu iddia gerek yerli gerek yabancı basında geniş yankı buldu.[30] Mersin valisi Atilla Osmançelebioğlu öğretmenlere, “usulsüz eş yardımı ve ek ders ücreti aldıkları, İstiklâl Marşı törenlerine iştirak etmedikleri, kılık-kıyafet yönetmeliğine uymadıkları, görevde ayrımcılık, ödüllendirilmelerde haksızlık yaptıkları” gerekçeleriyle disiplin cezası uygulandığını belirtti.[31] Eğitim-Sen Mersin Şube Başkanı Ünsal Yıldız söz konusu uygulamaya maruz kalan İngilizce öğretmeni Mehtap Pektaş ve sosyal bilgiler öğretmeni Sevilay Aktürk ile düzenlediği basın toplantısında, 5 öğretmenin, laik-demokratik eğitim sistemi çerçevesinde öğrencilerini eğittiklerini ileri sürdü.[31] Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, baskılara rağmen öğretmenleri görevlerine iade etmeyi reddetti.[30]

İkinci temel süreç ise genetik sürüklenmedir. Genetik sürüklenme, popülasyonda genlerin görülme sıklığında rasgele değişimlere yol açar. Bir nesilde görülen rasgele bir genetik sürüklenme, daha sonraki nesillerde birikim sağlayarak organizmada belirgin değişimlere yol açar.

Bilimsel konular, elbette kimin listesinin daha uzun olduğu temelinde tartışılmamalıdır fakat dünyada bilim dünyasında bir çelişkinin olmadığını, tam tersine çok güçlü bir konsensüsün olduğunu göstermesi açısından Steve Projesi eğlendirici bir örnektir.

Michigan Devlet Üniversitesi’nde siyasal bilimler uzmanı olarak görev yapan profesör Jon Miller, Türkiye’nin henüz gelişmekte olan bir ülke olduğunu, medeniyetinin zirvesine henüz ulaşmadığını, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki halkın tamamen eğitimsiz ya da çok az eğitimli olduğunu dile getirmiş, bir çok ülke tarafından özgür dünyanın lideri kabul edilen ABD’nin durumunun çok daha vahim olduğunu vurgulamıştır. Miller’e göre, eğitim seviyesi artırılırsa Türkiye, bir kaç sene içerisinde, evrime bakış açısından ABD’yi geçebilecektir.[24]

2005 yılında gelişmiş ülkeler seviyesindeki 34 ülkeyi içeren bir çalışmada, “evrimi doğru kabul edenlerin oranı” yaklaşık %27 ile en düşük Türkiye’de bulunmuştur.[23][24] Türkiye’den sonra ise %40 ile, akıllı tasarım akımının ortaya çıktığı ABD yer almaktadır.

Bu basamaklardan birincisi olan evrimin olgusu, evrimin temel taşı ve son derece kesinlik arzeden bilgilere sahip olunan kısmıdır. Bu hususta Darwin’in topladığı bir çok delilin üzerine yüzyıllardır bir çok farklı biyoloji dalı tarafından toplanan deliller eklenmiştir. Günümüzde organizmaların evrimsel kökenlerine dair sahip olunan bilgiler, dünyanın yuvarlaklığı, gezegenlerin hareketleri ya da maddenin moleküler yapısı kadar “kesinlik arzeden” bilimsel çıkarımlardır.[1] Burada kastedilen kesinlik, şüphe götürmez bir gerçekliği ifade etmektedir. Diğer iki husustaki bilimsel çalışmalar ise aralıksız devam etmekte, her geçen gün yeni bir sonuca ulaşılmaktadır. Örneğin şempanze ve gorilin insana olan yakınlığının, babun veya diğer maymunlara olan yakınlıklarından daha fazla olduğu bugün kesin olarak bilinmektedir.[1]

Bilimsel camianın büyük bölümü, biyoloji, paleontoloji, antropoloji ve diger disiplinlerdeki görüngüleri açıklayan yagane kuramın Evrim Kuramı olduğunda hemfikirdir. 1987 de yapılan bir araştırmanın sonuçlarına gore Amerika’daki doğa bilimleri alanında 500,000 bilim insanından yaklaşık %99.85′lik bir bolümünün evrim teorisini desteklediği ortaya konulmuştur. Evrim-yaratılış tartışmalarında uzman konumunda olan Brian Alters, doğa bilimleri alanlarında çalışan tüm bilim insanlarının %99.9′unun Evrim Kuramı’nı desteklediğini belirtmiştir. Benzer şekilde, dünyanın değişik ülkelerindeki bilimsel çevreler defalarca Evrim Kuramı’nın bilimsel olduğuna ilişkin bildiriler yayınlamıştır[19]. 1987 yılında Amerika’daki biliminsanları arasında yapılan bir araştırma, 480.000 bilim insanından sadece 700 bilim insanının yaratılışçı ve benzeri açıklamalara itibar ettigini, ya da Evrim Kuramı’na karşı şüphe duyduğunu göstermiştir. Ve bu 700 (%0.158) bilim insanından sadece küçük bir bölümü doğa bilimleri alanında akademik çalışma yapmaktadır [20]. Son yıllarda yapılan benzeri karşılaştırmalar, Evrim Kuramı’nı bütünü ile reddeden ya da ona karşı şüphe duyan bilim insanlarının oranının yaklaşık olarak %0.054 civarında olduğunu göstermiştir. Karşı çıkanların %75.1′i biyoloji dışındaki bilim dallarında çalışmaktadır.

Hayatın ilk kez ortaya çıkışı, evrim için temel bir ön şarttır, ancak evrimin işleyişini anlamak için hayatın kökeninin bulunması gerekli değildir, çünkü bir kez canlı organizmalar ortaya çıktığında evrim kurallarının işleyeceği deneylerle gözlenmiştir.[13] Evrim için ilk organizma sorunu henüz tam anlamıyla çözülememiştir. Ortaya çıkan ilk canlı organizma hakkında çeşitli teoriler bulunmaktadır.

Dünyadaki bu neredeyse sınırsız sayıdaki yaşam biçimi, evrimsel sürecin bir sonucudur. Tüm canlılar, ortak atalardan geldikleri için akrabadırlar. İnsan ve diğer tüm memeliler, yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamış sivrifaremsi bir canlıdan evrimleşmişlerdir. Memeliler, kuşlar, sürüngenler, iki yaşamlılar ve balıkların ortak atası 600 myö yaşamış su solucanlarıdır. Tüm hayvanlar ve bitkiler, yaklaşık 3 milyar yıl önce yaşamış bakterimsi mikroorganizmalardan türemişlerdir.[1] Biyolojik evrim, canlı nesillerinin ortak atadan değişerek türeme (İng: descent with modification) sürecidir.[2] Yeni nesiller, eski nesillere göre farklılıklar taşırlar ve ortak atadan uzaklaştıkça çeşitlilik artar.

Genetik sürüklenmenin etkisi en çok, bir canlı türünün kaderi birkaç bireye bağlı olduğunda ortaya çıkar. Bu duruma kurucu prensibi[9] denir. Göl, ada gibi izole olmuş ortamlara rüzgar veya başka canlıların vücudu gibi herhangi bir vasıtayla ulaşan tohumlar ve hayvan türleri, genellikle ulaştıkları yeni ortamda koloniler oluştururlar. Bu birkaç kurucu bireydeki alellerin görülme sıklığı, genellikle geride bıraktıkları popülasyondaki lokusların çoğundan farklıdır. Bu farklılıklar, yeni ortamda türeyen popülasyon üzerinde uzun süreli evrimsel etkiler yaratırlar. Hawaii Adaları gibi takımadalarda görülen tür çeşitliliğinin, birbirine temas eden anakaralardan fazla olmasının nedeni, kurucu prensibidir.[1]

Evrimin mekanizmasınının anlaşılmasında ve açıklanmasında bugün geçerli olan bilimsel sentez, İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin tarafından 1859′da ortaya atılmış olan evrim kuramı üstüne kuruludur. Darwin, organizmaların evrim sonucu ortaya çıktığını ve organizmaların göz, kanat, böbrek gibi belirli bir amaca hizmet eden organlara sahip olmalarının yine evrimin bir sonucu olduğunu ileri sürdü. Bu iddiası temelde doğru olmakla birlikte eksikti.[1]

Gelişmiş Avrupa devletlerinde evrimin doğru kabul edilme oranları Türkiye’den ve Amerika’dan çok daha yüksektir. İzlanda’da halkın %80′inden fazlası, Danimarka, Fransa, İngiltere, Japonya’da yaklaşık %80′i evrimi kesin olarak doğru kabul etmektedir. Geri kalanların büyük bir kısmı ise emin olmadığını belirtmiştir.[23]

Türkiye’deki ders kitaplarında din kültürü derslerinin yanısıra fen bilgisi ve biyoloji derslerinde de yaratılışçı görüşlere yer verilmektedir[25] ve ortaöğretimdeki öğrencilerin %75′i evrim teorisine inanmamaktadır.[26]

Birlikte evrim (İng: coevolution), iki veya daha fazla canlı türünün, birbirlerinin evrimini karşılıklı olarak etkilemesidir.[11] Örneğin bir bitkinin morfolojisindeki evrimsel bir değişiklik, o bitkiyle beslenen bir otçulun morfolojisini etkileyebilir. Otçulda meydana gelen değişiklik de tekrar bitkiyi etkileyebilir ve bu süreç karşılıklı devam eder.

Evrimi kabul eden sadece Steve isimli bilimadamları, evrimi kabul etmeyen tüm bilim insanlarından daha fazladır. Bu projede James gibi çok daha yaygın (1. sırada[21]) bir isim yerine Steve gibi çok daha az kullanılan (74. sırada[22]) bir ismin seçilmesi de araştırmanın sonuçlarının güvenilirliğini desteklemektedir.

Darwin, kuramını doğal seçilim adını verdiği sürece dayandırıyordu. Ona göre türdeşlerine göre daha çok işe yarar özelliklere sahip olan canlılar (örneğin daha keskin görüşe sahip olanlar ya da daha hızlı koşanlar) hayatta kalma yarışında avantajlı duruma geçiyor, bu nedenle soyunu devam ettirme şansını artırıyordu.

Darwin’in bu teorisi 3 ana temel üzerine oturmuştur:

19. yüzyılda Lamarck, kazanılan karakterlerin kalıtımına dair bir hipotez öne sürmüş, fakat yaptığı deneyler bu hipotezin yanlış olduğunu göstermiştir. Aynı yüzyılda Charles Darwin, Galapagos Adaları’ndaki gözlemlerine dayanarak, evrimin mekanizmasını doğal seçilimle açıklamıştır.

Yaratılışçıların, “evrim konusunda bilimsel konsensüs olmadığı” yönündeki iddialarını çürütmek için, Amerika Ulusal Bilimler Akademisi, Steve Projesi’ni başlatmıştır. Bu projenin amacı, isminde sadece Steve geçen bilim insanlarının kaç tanesinin Evrim Kuramı’nı desteklediğini ortaya koymaktır. Ortaya çıkan liste (Steve-o-metre) çoğunluğu biyoloji dallarında çalışan, isimlerinde Steve sözcüğü ya da bu ismin değişik telaffuzları geçen bilim insanlarını sıralamakta ve Yaratılışçılar ile Yeni Yaratılışcıların yayınlamış oldukları listelerden daha kalabalık olduğunu göstermektedir.

Darwin burada, “başarılı nesiller sonunda, yeni bir türün, halihazırdaki bir türden yavaşça farklılaşarak oluştuğu” kanısına vardı. Doğal seçilim adını verdiği bir işlem sonucunda bu değişimlerin ortaya çıktığına inanıyordu:

Bu başvuru 59. Hükümet Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik tarafından reddedildi. Çelik: “Yaratılışla ilgili birçok teori var. Adı üstünde evrim teorisi. Evrim teorisini çocuklara anlatıp da evrim karşıtı olan “teorileri” çocuklara anlatmama bilimsel bir tavır mı?” açıklamasını yaptı.[28] Bu karar çeşitli bilimsel çevrelerce kınandı ve yaratılışın bir “teori” değil, “inanç” olduğu hatırlatıldı. Bilimsel bir derste yaratılışın öğretilmesi, İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Celal Şengör tarafından “hukuken mücadele edilmesi gereken bir politik zorbalık” olarak tanımlandı.[29]

Evrim, bir canlı popülasyonunun genetik kompozisyonunun zamanla değişmesi anlamına gelir. Genlerdeki mutasyonlar, göçler veya çeşitli türler arasında yatay gen aktarımları sonucu türün bireylerinde yeni veya değişmiş özelliklerin ortaya çıkması, evrim sürecini yürüten temel etmendir. Evrim, bu yollarla oluşan değişimlerin popülasyon genelinde daha sık veya daha nadir hale gelmesiyle işler.

Dünya’daki canlı türlerinden henüz sadece 2 milyondan biraz fazlası tanımlanabilmiş ve sınıflanabilmiştir. Bazı tahminlere göre henüz tanımlanmamış 10 ila 30 milyon canlı türü vardır. Bir milimetrenin binde birinden kısa bakterilerden tutun, yerden yüksekliği 100 metreyi, ağırlığı binlerce tonu bulan sequoia servi ağaçlarına kadar dünyadaki canlı türleri, cüsse, biçim ve yaşayış biçimi açısından çok büyük farklılıklar gösterirler. Sıcak su kaynaklarında kaynama sıcaklığına yakın derecelerde yaşayan bakteriler olduğu gibi, Antarktika’daki buzullarda ya da tuz göllerinde -23°C’ye varan sıcaklıklarda yaşayan algler ve mantarlar vardır. Aynı şekilde karanlık okyanus tabanlarındaki hidrotermal çatlakların kenarlarında yaşayan devasa boru kurtçukları olduğu gibi, Everest Dağı’nın yamaçlarında, 6 bin metre yükseklikte yaşayan hezaren çiçekleri ve örümcekler vardır.[1]

Antik Yunan filozofları, kendi yaratılış mitlerini oluşturmuşlardır. Anaksimandros, hayvanların şekil değiştirebildiklerini ileri sürmüştür. Empedocles, hayvanların, önceki hayvanların organlarının birleşiminden oluştuklarını ileri sürmüştür.[1]

30 yıldan daha fazla bir süre, Darwin düşünceleri için delil topladı. 1858′e kadar fikirlerini yayımlamaktan kaçındı. Fakat 1858′de, Alfred Russel Wallace, Darwin’e Darwin’in düşüncelerine çok benzer bir evrim teorisi fikrini mektupla yollayınca, Darwin düşüncelerini kamuya sunmak istedi. Daha sonra Darwin ve Wallace evrim teorisi ve doğal seçilim üzerine beraberce bir tez yazıp yayımladılar. Yine de, özellikle 1859′da yayımladığı ünlü kitabı “On The Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life” (Yaşam Mücadelesinde Doğal Seçilim veya Avantajlı Irkların Muhafazası Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine) sayesinde Darwin’in adı Wallace’dan çok daha fazla duyuldu. Darwin’in bu kitabı daha sonra biyoloji tarihinin en etkili ve önemli kitaplarından olmuştur.

Yapay seçilim, evcil hayvan ve bitkilerin kontrollü olarak yetiştirilmesi sonucu gerçekleşir. İnsan eliyle hangi hayvan ya da bitkinin üretileceğine karar verildiğinde, hangi genlerin gelecek nesillere aktarılacağına da karar verilmiş olunur. Yapay seçilimin etkisi evcil hayvanlarda gözlenir. Örneğin Danua ve Çivava köpek cinslerinin arasındaki cüsse farkı yapay seçilimin bir sonucudur. Çok farklı görünmelerine rağmen, her iki köpek cinsi de -diğer tüm evcil köpek cinsleri gibi- günümüzden yaklaşık 15.000 yıl önce Çin’e denk gelen bölgede evcilleştirilmiş olan bir kaç kurdun soyundan gelir.[10]

1930′lar ve sonrasında, neredeyse bir asır önce Gregor Mendel tarafından ortaya konmuş olan kalıtım kuramı, moleküler biyoloji’nin kalıtımın moleküler temellerine dair sağladığı bilgi ve Darwin’in kuramının bütünleştirilmesiyle evrim kuramı modern halini aldı. Güncel bakış açısıyla evrim, bir gen havuzu içinde bir nesilden diğerine belli bir karakterin oluşmasında etkili olan allellerden birinin sıklığının değişmesi olarak tanımlanabilir. Doğal seçilim, genetik özelliklerin üremeye katkısı, ve popülasyon yapısı bu değişime etki eden faktörlerdir. Bu güncellenmiş evrim teorisinin adı “Sentetik evrim kuramı”´dır. Sentetik evrim kuramı´nın bügünkü bilimsel değeri hakkında kuramsal biyoloji uzmanı Theodosius Dobzhansky şöyle demiştir:

Bilim Araştırma Vakfı’nın (BAV) kurucusu, Harun Yahya lakaplı Adnan Oktar, Türkiye’deki evrim karşıtı faaliyetlerin sembolik isimlerindendir.[26] BAV, yine Adnan Oktar’a ait[26] Global Yayıncılık’tan evrim karşıtı kitaplar çıkarmasının yanısıra bir çok il ve ilçede evrim karşıtı konferanslar düzenlemektedir. 1991 yılındaki kuruluşundan beri BAV, evrime dair tüm referansların Türkiye’deki eğitim sisteminden çıkarılması konusunda yoğun faaliyetler içindedir.[26] Avrupa Parlamentosu Konseyi raporuna göre, BAV’nin ABD’deki American Institute for Creation Research (Amerikan Yaratılış Araştırma Enstitüsü) (ICR) ile sıkı bağları olduğu gözlenmektedir.[26]

Bir olgunun ortaya çıkışında bileşenlerin değişime uğramaları ile ilgili süreç tanımının felsefi açıdan “evrim” kelimesi ile belirginleşmesi çok eskiye dayanır. Darwin`in “Türlerin kökeni” adlı eserinde yer alan “Yaşam ağacı”, canlı evriminin anlatımında kullandığı mitolojik bir simgedir ve pek çok inançta yer alır (ing. Tree of life [3], fr. Arbre de vie, alm. Lebensbaum, osm. Şeceri hayât, ibr. Etz hayim). Herhangi bir “sağlam ve doğru” biyolojik altyapısı olmasa da, Aristoteles’ten Konfüçyüs’e kadar birçok önemli isim evrim kavramı konusunda yazmıştır. Ayrıca, evrim konusunda İbn’i Haldun ve İbn-i Sina farklı teoriler sunmuşlardır.

Evrimi sürdüren iki temel süreç vardır; Doğal seçilim ve genetik sürüklenme. Bu süreçlerin ilki olan doğal seçilim, bulunduğu ortama en iyi uyum sağlayan bireylerin hayatta kalmasını ve kendi genlerini yavrularına aktarmasını, diğer bireylerin ise üreme şansı bulamayıp genlerinin ortadan kalkması sonucunu doğurur. Doğal seçilim ile hayatta kalmaya yardımcı olan yeni özellikler sağlayan mutasyonlara sahip bireyler hayatta kalarak popülasyonda baskın hale gelir, hayatta kalma şansını azaltan mutasyonlara sahip bireyle ise yok olur. Bu sayede sonraki nesildeki bireyler, atalarından aldıkları genler sayesinde ortama daha iyi uyum sağlar ve hayatta kalmakta daha başarılı olurlar.[5][6] Çok sayıda nesil sonrasında, çok sayıda başarılı, küçük, rasgele değişikliğin birikmesi ile adaptasyonlar belirgin hale gelir, bu sayede türler çevrelerine olası en iyi uyumu sağlamış olurlar.[7]

Genetik sürüklenme ya da “Sewall Wright etkisi”, küçük bir grup canlının genetik havuzunda tamamen şans eseri oluşmuş değişikliklerdir.[8] Genetik sürüklenme bir popülasyondaki genetik bir karakteristiğin yok olmasına ya da güçlü olanın hayatta kalmasından ve alellerin değerinden “bağımsız olarak” yaygın hale gelmesine neden olur.[8] Popülasyonda üremeyi gerçekleştiren canlıların sayısı arttıkça, genetik sürüklenmenin etkisi azalır. Bu durum yazı-tura örneğine benzer. Art arda iki kere tura gelmesi doğal karşılanırken 20 kere tura gelmesi tuhaftır. Yazı-tura işlemi tekrarlandıkça, turaların oranı 0.5′e yaklaşır.[1]

Evrim kuramı, insanlığın kökenine ilişkin sonuçları nedeniyle ortaya atıldığından bu yana sosyal ve politik alanda en çok tartışılan bilimsel kuramdır. Bunun sonucunda, kuramın bilimsel algılanışı ile popüler algılanışı oldukça farklı olagelmiştir. Evrim kuramına popüler düzeyde karşı çıkan ve onun yerine yeryüzündeki canlılığın kökeni ve çeşitliliğini doğaüstü bir yaratıcıya bağlayan akımlara genel olarak yaratılışçılık adı verilir.

İlk Hristiyan din adamlarından Nenizili Gregor ve Augustinus, tüm canlıların tanrı tarafından yaratılmadığını, bir kısmının sonradan tanrının yaratıklarından gelişerek oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu iddianın motivi biyolojik değil dinidir. Bu din adamları, tüm canlı türlerinin, Tufan esnasında Nuh’un gemisine sığamayacağını, bu nedenle bir kısmının sonradan ortaya çıkmış olması gerektiğini düşünüyorlardı.[1]

Şu anki bilimsel konsensüs karmaşık biyokimyanın, basit kimyasal reaksiyonlar ile hayatı oluşturduğu yönündedir, ancak bunun nasıl olduğu henüz tam anlamıyla çözülememiştir.[14] Hayatın ilk kez ortaya çıkışı, yaşayan ilk şeylerin yapısı veya evrensel ortak atanın genetik yapısı ile ilgili bilgiler henüz eksiktir.[15][16] Dolayısıyla, hayatın tam olarak nasıl başladığı konusunda bir konsensüs bulunmamaktadır, ancak RNA gibi kendini kopyalayan moleküller[17] ve basit hücre yapıları[18] ile ilgili teoriler mevcuttur.

Evrime göre canlılığın devamı ve çeşitliliği doğal seçilimle sağlanır. Doğal seçilimin üç temel bileşeni bulunur: Genetik karakterlerin devamını sağlayan kalıtım, farklı karakterlerin popülasyondaki zenginliğini sağlayan çeşitlilik, ve bu çeşitli karakterlerden doğadaki koşullara en uygun olanının hayatta kalmasını sağlayan seçilim.

Bazı Orta Amerika akasyaları, içi boş dikenlere ve yapraklarının sapında nektar salgılayan gözeneklere sahiptir. Acacia sphaerocephala (boğa boynuzlu akasya), dikenlerinin içine yuva yapan ve nektarla beslenen Pseudomyrmex karıncalarına ev sahipliği yapar. Karıncalarda akasyayı çeşitli otçullara karşı korur.[11] Bu ilişki birlikte evrimin bir sonucudur.[12] Bitki karıncaların barınabilmesi için içi boş dikenleri ve nektar salgılayan gözenekleri oluşturmuş, karıncalar da bitkiyi otçullardan koruyan davranış biçimini geliştirmişlerdir.[11] Karıncalar bitkiye zarar veren her türlü böcek ve tırtılı öldürmenin yanısıra bitkinin civarındaki araziyi yabani otlardan temizlemekte, gölge yapan yakındaki ağaçlara zarar vermektedirler.[12] Boğa boynuzlu akasya ve karınca arasındaki bu ilişki ilk kez 1874′te doğa tarihçisi Belt tarafından gözlenmiştir.[12]

Bu temellere göre Darwin, her popülasyonda birçok bireyin hayatta kalamadığı, kurtulamadığı veya üreyemediğini belirtmiştir. Varolma mücadelesinde sınırlı birçok kaynak için ve mevcut riskler (yırtıcı hayvanlar vb.) yüzünden popülasyonun her bireyi bir diğeriyle yarışmaktadır. Bu varolma mücadelesinde, ortama en iyi adapte olabilmiş bireyler seçici bir avantaja sahip olmakta, daha çok yaşamakta ve daha çok üreyebilmektedir.

Birlikte evrimin en bariz örnekleri çoğunlukla ortak yaşamlı olan bitki-böcek çiftlerinde görülür. Birçok bitki ve onların polen taşıyıcıları olan böcekler varlıklarını devam ettirebilmek için birbirlerine bağımlıdırlar. Ancak polen taşıyıcısı olmayan hayvanlarla eşleşmiş bitki türleri de mevcuttur.[11]

TÜBİTAK, 16 Mart 2009 tarihinde yaptığı bir basın açıklamasında “asıl kapağın Küresel iklim değişimini konu edinen kapak olduğunu, Darwin’i konu edinen kapağın ve içeriğin genel yayın yönetmeni tarafından son anda bilimsel editörlere danışmadan eklendiğini, bu nedenle iptal edildiğini” öne sürdü. Ayrıca TÜBİTAK “Bilim ve Teknik” dergisinin Türkiye’de evrim konusunu en fazla işleyen yayın olduğunu, “Darwin yılı” boyunca bu konuya dair yayınlara devam edileceğini ve hatta özel bir sayının Charles Darwin’e ithaf edileceğini belirtti.[33] Yaşananlar TÜBİTAK’ta kadrolaşma iddialarını tekrar gündeme getirdi.[32]

2006 yılında Üniversite Konseyleri Derneği’ne bağlı 700 akademisyen, bilimsel olmadığı için yaratılış görüşünün ders müfredatından çıkarılması için Milli Eğitim Bakanlığı’na dilekçe verdi. Başvuruda, laikliğe vurgu yapan T.C. Anayasasının 2. maddesi; Milli Eğitim Temel Kanunu’nun “Türk millî eğitiminde laiklik esastır” diyen 12. maddesi ile “Her derece ve türdeki ders programları ve eğitim metotlarıyla ders araç ve gereçleri, bilimsel ve teknolojik esaslara ve yeniliklere (…) göre sürekli olarak geliştirilir” diyen 13. maddeleri hatırlatıldı.[25]

2008 yılında, Hacettepe Üniversitesi’nden biyoloji öğretmeni adayı 98 öğrenci üzerinde yapılan araştırmada, katılımcıların yüzde 43’ünün evrim teorisini benimsediği, yüzde 30’unun kararsız olduğu, yüzde 16’sının ise benimsemediği ortaya çıktı. Araştırmayı yapan Yrd. Doç. Dr. Oğuz Özdemir öğrencilere yapılan en büyük kötülüğün, fen bilgisi derslerinde evrim kuramının, yaratılışla birlikte işlenerek ikilik yaratılması olduğunu söyledi.[27]

Modern bilimde kuram, tutarlı bir bütün oluşturan gerçekler ve açıklamalardır. Modern fiziğin temel taşlarından olan Görelilik ve Kuantum kuramları, şu an üzerinde deliller toplanan, yeteri kadar test edilip güven verdiklerinde kanun konumuna yükselecek hipotezler değillerdir. Evrim kuramı da aynı statüye sahiptir. Biyolojideki birçok veriyi birleştirip anlaşılır kılar; henüz kanıtlanmamış, test aşamasında olan bir “tahmin” değildir.

Evrim kuramı, üç hususta açıklamalar getirir:[1]

İnsanlık tarihi boyunca değişik kültürler, insanın, diğer canlıların ve evreninin kökenini çeşitli şekillerde açıklamaya çalışmış bu çaba da pek çok farklı yaratılış mitine yol açmıştır. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’da canlıların ortaya çıkışı bir yaratıcının tüm evreni yoktan (Latince: ex nihilo) var etmesiyle açıklanır.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Evrim

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İsveç

Yazan: admin | Kategorilenmemiş | Pazar 14 Şubat 2010 12:54

Erkeklerde 79

İsveç (İsveççe: Sverige) veya resmî olarak İsveç Krallığı (İsveççe: Konungariket Sverige), Kuzey Avrupa’daki İskandinavya yarımadasında yer alan bir ülkedir. Ülkenin sınır komşuları batı ve kuzeyden Norveç, doğudan ise Finlandiya’dır. İsveç bunun dışında güneyinde yer alan Öresund Köprüsü ile Danimarka’ya bağlıdır.

Yaklaşık 450,000 km² olan yüzölçümüyle İsveç, Avrupa Birliği ülkeleri arasında en büyük üçüncü ülkesidir. Ülkenin toplam nüfusu 9.2 milyon olup yoğunluk bakımından km² başına 20 insan yaşamaktadır. Ancak nüfus yoğunluğu, güneye doğru gidildikçe ivmeyle artar. Ülkedeki halkın %85′i kentlerde yaşar.[2] İsveç’in başkenti aynı zamanda ülkedeki en büyük kent olan Stokholm’dür. Başkentte 1.3 milyonu merkezde olmak üzere 2 milyon insan yaşar. Ülkenin diğer büyük kentleri sırasıyla Göteborg ve Malmö’dür.

İsveç, meclis sistemine sahip, meşruti monarşi ile yönetilen bir ülkedir. Ekonomi bakımından gelişmiş bir ülke olan İsveç, The Economist’in Demokrasi İndeksi’ne göre birinci sırada olup, Birleşmiş Milletler’in İnsani Gelişme Endeksi’ne göre de yedinci sıradadır. Ülke bunun yanında 1 Ocak 1995 tarihinden beri bir Avrupa Birliği ülkesidir.

İsveç, Ortaçağ’dan beri bağımsız ve tek bir ülkedir. Modern merkezli yönetim ise ilk defa 16. yüzyılda Gustav Vasa’nın kral oluşuyla başladı. 17. yüzyılda ülke İsveç İmparatorluğu’nu kurmak adına genişletildi. Ancak İskandinavya dışında fethedilen yerlerin büyük bir kısmı 18 ve 19. yüzyıllarda kaybedildi. İsveç’in bugün Finlandiya’da kalan doğu yarısı 1809′da Rusya tarafından ele geçirildi. İsveç’in yer aldığı son savaş ise 1814 yılında gerçekleşti. Bu savaş, İsveç’in, komşusu Norveç’i tek bir ülke altında birleştirmeye zorlamasıyla baş gösterdi. Kurulan birlik 1905 yılına kadar sürdü. 1814′ten beri İsveç, barış politikası izlemekte ve savaşa dayanmayan bir dış ilişki siyaseti gözetmektedir. İsveç patlak gösteren çoğu savaşta tarafsız kalmaktadır.[3]

İsveç ismi Eski İngilizce’de yer alan ve şalgamcılar anlamına gelen Sweoðeod sözcüğünden türetilmiştir. (Eski Nors dili Svíþjóð, Latince Suetidi) Bu sözcük de Sweon/Sweonas sözcüklerinden türemiştir. (Eski Nors dili Sviar, Latince Suiones) İsveç isminin İsveççe karşılığı olan Sverige aslen Götaland’daki Gotlar dışında “İsveçlilerin Ülkesi” anlamını taşımaktadır.

Sweden adının değişik yazımları birçok diğer ülkede İsveç adının karşılığı olarak kullanılmaktadır. Danca ve Norveççe’de İsveç’teki gibi Sverige adı kullanıldığı gibi, Fin-Ugor dillerinde bu kalıplardan farklı bir isim yer almaktadır. İsveç’in Fincedeki karşılığı Ruotsi, Estonca’daki karşılığı ise Rootsi şeklindedir. Bu farkın Uppland — Roslagen bölgelerinde yaşayan Ruslar‘dan kaynaklandığı sanılmaktadır.

İsveçlilerin (Swedes) ve dolaylı olarak İsveç’in (Sweden) adının kökeninin Proto-Cermence birinin sahip olduğu anlamına gelen Swihoniz kalıbından geldiği düşünülse de, bu yaygın olarak desteklenmeyen bir görüştür.[4]

İsveç’in tarihöncesi dönemi yaklaşık M.Ö. 12.000′li yıllara uzanan Allerød salınımı dönemine kadar uzanmaktadır. Eski Taş Çağı sonlarında rastlanan Bromme Kültürü’ne ait ren geyiği av kampları ülkenin en güneyinde bir buz kenarında rastlanmıştır. Bu dönemdeki halk, avcı-toplayıcı olarak yaşayan ve taş teknolojisiyle avlanan bir grup insandan ibarettir.

Tarım, hayvancılık, ölü gömme törenleri ve işlemeli çömlekler M.Ö. 4.000 civarında Avrupa’dan geçen Funnel Beaker kültürü ile yerleşti.

İsveç’in güneyi, stok-bulundurma ve tarımsal açıdan İskandinav Tunç Çağı Kültürü alanının parçası oldu, bunun en önemli nedeni bu kültürün merkezi olan Danimarka’nın çevresinde olmasıydı. Dönem, yaklaşık M.Ö. 1.700 yıllarında Avrupa’dan tunç ithalatının başlamasıyla başladı. Bakır madenciliği bu dönem boyunca bölgede hiç denenmedi, ve İskandinavya’da kalay madeni tabakaları yoktu, bu nedenle bütün metallerin ithal edilmesi gerekiyordu. Bunlar büyük ölçüde, malın varışıyla yerel tasarımlar haline getiriliyordu.

İskandinav Tunç Çağı tamamen pre-urban idi, insanlar küçük köylerde tek-katlı ahşap uzun-evler (en:long-house) bulunan çiftliklerde yaşıyorlardı.

Herhangi bir Roma işgali yokluğunda; İsveç’in Demir Çağı, bilinen sayıları yaklaşık 1100 olan taş yapı ve manastırları ile dikkat çeker. Bu dönemin çoğu proto-historiktir (en:proto-history), yani, yazılı kaynaklar vardır fakat inanılırlığı düşüktür. Yazılı materyalerin arta kalan parçaları, ya söz konusu zamandan çok sonraları uzak bölgelerde ya da yerinde ve çağında son derece kısa bir şekilde yazılmıştır.

İklimin çok kötüye dönmesi çiftçileri kışları sığırları kapalı tutmak zorunda bıraktı, bu da yıllık gübre birikmesi yol açtı, böylece gübre ilk kez sistematik olarak toprak iyileştirilmesi için kullanılabildi. İmparatorluk sınırlarını Ren’den Elbe’ye kadar genişletmeyi amaçlayan Roma girişimi M.S. 9′da, Germenler tarafından Teutoburg Ormanı Savaşı’nda pusuya düşürülen Publius Quinctilius Varus komutasındaki Roma lejyonlarının mağlup edilmesiyle iptal edildi. Bu tarihlerde, Romalılar ile artan ilişkinin sonucu olarak, İskandinavya’nın kültür materyallerinde önemli bir değişiklik oldu.

2. yüzyıldan itibaren, güney İsveç’in tarımsal arazilerinin çoğu düşük taş duvarlarla parsellere ayrıldı. Arazileri daimi tarla ve çayırlara böldüler; duvarın bir tarafında kış için biriktirilmiş yemler, ve diğer tarafında sığırların otladığı ağaçlık dışarazi vardı. Bu peyzaj düzeni ilkesi 19. yüzyılda da sağ kaldı. Roma Dönemi’nde ayrıca, ülkenin kuzeyinin üçte ikisinin Baltık kıyılarına kadar uzanan tarımsal yerleşimin ilk büyük çaplı genişlemesi görüldü.

İsveç, M.S. 98′de Tacitus’un Germania adlı kitabı ile proto-historik döneme girer. Germania 44, 45‘te, her iki ucunda da pruva olan gemileri ile (viking yelkenlisi, en:longships), İsveçlilerden (Suiones en:Swedes (Germanic tribe)) güçlü bir kabile olarak bahseder. Hangi krallar (kuningaz) bu Suiones kabinesini yönetti bilinmiyor, ama İskandinav mitolojisi M.Ö. son yüzyıla kadar uzanan efsanevi ve yarı-efsanevi krallardan bahseder. İsveç’in kendi edebi eserlerine gelince, Runik yazı, 2. yüzyılda güneydeki İskandinav elitler arasında icat edilmiştir, fakat Roma Döneminden günümüze ulaşan eserlerin tümü eşyaların üzerinde kısa yazıtlardır, erkek adlarının çoğu, güney İskandinavya insanlarının bu dönemde Proto-Norse -İsveççe ve diğer Kuzey Cermen dillerinin atası olan dil- konuştuğunu göstermektedir.

6. yüzyılda Jordanes, Scandza’da yaşayan Suehans ve Suetidi adında iki kabileden bahseder. Bu iki adın da aynı kabileye ait olduğu düşünülmektedir. Jordanes’in yazılarına göre, Suehansların aynı “Thyringi” kabilesi gibi çok iyi atları vardır (alia vero gens ibi moratur Suehans, quae velud Thyringi equis utuntur eximiis). Snorri Sturluson, çağdaşı İsveç kralı Adils’in (Eadgils) zamanının en iyi atlarına sahip olduğunu yazmıştır. Suehanslar, Roma pazarı için siyah tilki derilerinin tedarikçileriydi. O zamanlar Jordenes’in verdiği Suetidi adının, Svitjod’in Latince bir formu olduğu düşünülmektedir. Suetidi’lerle beraber aynı soydan gelen Danilerin en:Danes (Germanic tribe) en uzun erkekler olduğunu yazar. Sonraları, aynı boyda olan diğer İskandinav kabilelerinden bahseder.

İsveç’te Vikinglerin dönemi sekizinci ve on birinci yüzyıllar arasında yaşandı. Bu dönemde İsveçlilerin, doğu İsveç’ten genişlemeye başladığı ve güneyde Gotlar ile birleştiği düşünülmektedir.[5] Aynı şekilde İsveçli Vikinglerin ve Götlandlıların yoğun olarak bugünkü Finlandiya’ya yakın olan güney ve doğu kesimlerde yaşadığına ve düzenli olarak Baltık ülkelerine, Rusya’ya, Belarus’a, Ukrayna’ya ve hatta Bağdat’a kadar göç ettikleri bilinmektedir. Bu göç yolları üzerinden Dinyeper Nehri aracılığıyla o dönemde Konstantinopolis olarak bilinen İstanbul’a kadar giderek kenti birkaç kez istila ettiler. Vikinglerin bu savaşçı yetenekleri Bizans yönetimince anlaşılınca, imparator Theophilos onları kendi kişisel koruması olmaları için teklif gönderdi. Bu topluluğa günümüzde Varangyan adı verilmektedir. Zamanında Rus olarak bilinen İsveç Vikinglerinin Kiev Ruslarının da atası olduğu bilinmektedir. Arap gezgin İbn Fadlan, bu Vikingleri şu şekilde açıkladı:

Bu İsveçli Vikinglerin maceraları, İsveç’teki birçok dikilitaşta anlatılmış olup, özellikle Yunanistan Dikilitaşları ve Varangyan Dikilitaşları’nda işlenmiştir. Bunun yanında Vikinglerin batıya doğru yaptığı önemli seferler de mevcuttur. Bu seferlerin birçoğu İngiltere Dikilitaşları’na işlenmiştir. Bilinen en son Viking göçleri, Hazar Denizi’nin güney yakası olarak bilinen ve genelde Abbasi Devleti anlamına gelen Serkland’a doğru gerçekleşti. Bu göçte sağ kalan göçebelerin ismi Ingvar Dikilitaşları’na işlenmiştir. Ancak bu göçte yer alan Vikinglere ne olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber hastalıktan öldükleri düşünülmektedir.

Krallık olarak İsveç’in ilk olarak ve nasıl kurulduğu bilinmese de, Svealand (İsveç) ve Götaland (Götland) ülkelerini yöneten İsveç krallarının listesi kaynaklara işlenmiştir. Bu liste ilk kral Galip Erik ile başlamaktadır. Bu dönemden önce farklı kabileler olan İsveçliler ve Gotların tam tarihi bilinmese de sürekli olarak savaştığı ve bu konudaki destanların 6. yüzyıla kadar uzandığı düşünülmektedir.

İskandinav Viking tarihinin ilk zamanlarında, bugün İsveç’te yer alan Skåne’deki Ystad ve Gotland’daki Paviken kentleri birer ticaret merkeziydi. Özellikle Ystad’da rastlanan kalıntılar, şehirde yedinci ve sekizinci yüzyıllarda marketlerin bulunduğunu gösterdi.[7] Paviken’de ise dokuz ilâ on birinci yüzyıllar arasında, dönemin Baltık kentleri arasında önemli yere sahip bir ticaret merkezinin olduğu bilinmektedir. Bölgede rastlanan kalıntılara bakıldığında Vikinglerin bu yörede gemi tersaneleri ve el sanatı pazarları kurduğu söylenebilmektedir. Yine aynı bölgede, o dönemde yüklü miktarda gümüşün çıkarıldığı bilinmektedir. Bu nedenle Gotlar, gümüşü en çok stoklayan ve işleyen halklardan biri haline gelmiştir.[7]

St. Ansgar, 829 yılında Hıristiyanlık dinini İskandinavya’ya taşıdı. Ancak bu yeni din, yerel din olan paganizmin yerine kısa sürede geçemedi. Bu geçiş süreci 12. yüzyıla kadar sürdü. On birinci yüzyılda, Hıristiyanlık bölgede en yaygın din konumuna geldi. Aynı şekilde 1050 yılından itibaren İsveç, bir Hıristiyan ülke olarak anılmaya başlandı. On ikinci ve on beşinci yüzyıllar arasındaki süreçte İsveç, iç karışıklıklarla ve diğer İskandinav ülkelerinin saldırılarıyla uğraştı. Ancak yine de İsveç kralları sınırlarını genişleterek, bugünkü Finlandiya’yı İsveç sınırları içine kattılar. Bu dönemde Ruslarla savaşan İsveç’in bugün bu ülkeyle yakın ilişkileri yoktur.[8]

14. yüzyılda İsveç’te hıyarcıklı veba salgınlarıyla beraber Kara Ölüm kendini gösterdi. Buna rağmen bu dönemde İsveç diğer Avrupa ülkelerine oranla gelişimini daha hızlı sürdürdü. İsveç’in birçok kenti daha üst düzey haklar elde ederken Hansa Birliği’nden Alman tüccarları, halk tarafından örnek alınmaya başlandı. Bu tüccarlar o dönemde çoğunlukla Visby çevresinde yaşamaktaydı. 1319 yılında İsveç ve Norveç, kral Magnus Eriksson’un altında birleşti. Yine 1397′de kraliçe I. Margaret, İsveç, Norveç ve Danimarka’nın Kalmar Birliği adı verilen tek bir güç altında birleşmesine etki etti. Fakat Margaret’ten sonra gelen Danimarkalı yöneticiler, İsveç soylularını kontrol edemediler. Asıl güç, çoğunlukla Sture ailesinden çıkan kral vekillerinini elinde kaldı. Danimarka kralı II. Kristian, 1520′de bir ilanla Stokholm’deki İsveç soylularına karşı bir katliam yapılması konusunda ordusuna emir verdi. Bu olaya Stokholm kan gölü olarak bilinmektedir. Bu olaydan sonra İsveç soyluluğu sarsıldı ve halk, kral Gustav Vasa’yı başa getirdi. 6 Haziran 1523′te gerçekleşen bu olay, çağdaş İsveç’in kurulduğu gün olarak kabul edildiği gibi, her yıl İsveç’te resmî bayram olarak kutlanmaktadır. Kuruluşundan kısa süre sonra İsveç’te Katolizm mezhebi eriyerek Protestanlık mezhebine geçiş süreci başladı.

17. yüzyılda İsveç, Avrupa’da bir süper güç durumuna geldi. İsveç İmparatorluğu’nun kuruluşundan önce son derece yoksul, düşük nüfuslu ve az bilinen bir kuzey ülkesi olan ülkenin elinde bir özel güç, ün ya da kaynak yoktu. İsveç, bu kötü durumundan kral Gustav II Adolf döneminde kurtuldu. Özellikle Rusya’dan, Lehistan-Litvanya Birliği’nden ve Otuz Yıl Savaşları’ndan aldığı topraklarla yavaş yavaş tanınmaya başladı. Bu askeri başarılar sayesinde İsveç İmparatorluğu, 1721′deki yıkılışa kadar Protestanlık mezhebinin ana merkezi oldu.

Gustav Adolf’un Kutsal Roma İmparatorluğu ile yaptığı savaş sonunda bu devlette ağır yaralar açan İsveç, Otuz Yıl Savaşları’nda Kutsal Roma İmparatorluğu’nun büyük bir nüfusunu öldürdü. Bu süreçten sonra önemini iyice yitiren Kutsal Roma’nın elinde bulundurduğu bölgelerin yarısı İsveç’e geçti. Başta kendini yeni bir Kutsal Roma kralı ilan etmeyi amaçlayan Gustav Adolf, 1632′deki Lützen Savaşı’nda yenilince, bu amaç gerçekleşmedi. Nördlingen Savaşı sonrasında İsveç yenilince, İsveç’i destekleyen Cermen kabilelerinin İsveç’e olan güveni sarsıldı. Bu Cermen bölgeleri, teker teker İsveç ile savaşarak bağımsızlıklarını ilan etti. Bu olayın sonucunda İsveç’in sadece birkaç güney Baltık bölgesinde bölgesi kaldı: İsveç Pomeranyası, Bremen-Verden ve Wismar.

17. yüzyılın ortalarında İsveç, Avrupa’da sahip olduğu yüzölçümü bakımından Rusya ve İspanya’nın ardından üçüncü büyük ülkeydi. İsveç, 1658 yılında Karl X Gustav döneminde imzalanan Roskilde Antlaşması ile en geniş sınırlarına ulaştı.[9][10] İsveç’in bu yükselişinin temelinde I. Gustav’ın 16. yüzyılda ekonomi alanında yaptığı köklü değişiklikler yatmaktadır. Yine Protestanlık mezhebinin yayılmaya başlaması da gelişmeyi arttırdı.[11] 17. yüzyılda ise İsveç sürekli olarak savaşlara sahne oldu. Bunlardan en önemlileri bugünkü Baltık devletlerinin bulunduğu yerde kurulan Lehistan-Litvanya Birliği gibi devletlerle yapılanlardır. Bu savaşlar arasında en belirgin olan ve mağlubiyet ile sonuçlanan Kircholm Savaşı, İsveç’in krallık tarihindeki önemli olaylardan biridir.[12]

Bu süreç, ayrıca kral Karl X Gustav’ın Lehistan ve Litvanya üzerine sürekli akınlar yaptığı bir dönemdir. Yarım asır süren sürekli savaşlar sonunda İsveç’in ekonomisi kötüleşmeye başladı. Bu ekonomiyi düzeltmek de XI. Karl’ın göreviydi. Öncelikle ekonomik ilişkileri yeniden düzenleyen Karl, orduyu da bu doğrultuda düzenledi. Düzelen iç işleri sonunda kral XI. Karl, kendinden sonra başa geçen oğlu XII. Karl’a dünyanın en büyük ordularından birini miras olarak bıraktı. İsveç’in o dönemdeki en büyük rakibi olan Rusya’nın ordu sayısı daha fazla olsa da, sahip olduğu savaş ekipmanları bakımından gerideydi.

1700′de yapılan ve Büyük Kuzey Savaşı’nın ilk çekişmelerinden olan Narva Savaşı’nda Rusya ağır bir hasar aldı ve İsveç’in Rusya’yı fethetmesi için açık bir fırsat oluştu. Ancak Karl, Rus ordusuyla uğraşmaktan vazgeçerek Lehistan ve Litvanya Birliği ile savaşmayı seçti. Bu savaşlarda Lehistan kralı II August’u ve Sakson işbirlikçilerini 1702′deki Kliszow Savaşı ile yendi. Bu zaman aralığında Rusya’ya yeniden toparlanma ve güçlenme fırsatı verdi. Lehistan topraklarının işgal edilme başarısından sonra, Karl, Rusya’ya da bir saldırı girişiminde bulunmak istedi. 1709′da gerçekleşen Poltava Savaşı, buna karşılık Rusya’nın kesin zaferiyle sonuçlandı. Slavlarla yapılan tüm bu çekişmelerin sonunda Rus çarı I. Petro’nun savaş teknikleri ve soğuk Rus iklimi yüzünden İsveç ordusunun azalan sayısı bu yenilgide önemli bir etkendir. Üstelik buna Poltava’daki Rus askerlerinin sayıca oldukça fazla oluşu da yenilişin nedenleri arasındadır. Poltava’daki bu yenilgi, İsveç Krallığı için sonun başlangıcı oldu.

XII. Karl, 1716 yılında Norveç’i ele geçirme planları yapmaya başladı. Ancak 1718 yılında Fredriksten Kalesi’nde vurularak öldürüldü. İsveçliler askerî anlamda bu olayda yenilmiş sayılmasa da, tüm Norveç planlarının yapısı ve organizasyonu büyük bir sekteye uğradı. Bunun bir sonucu olarak 1721 yılında imzalanan Nystad Antlaşması, İsveç’in imparatorluk sıfatının yok olmasına ve Baltık kıyılarındaki hemen hemen bütün İsveç topraklarının da elden çıkmasına neden oldu. Her ne kadar bu antlaşmadan sonra Büyük Kuzey Savaşı resmen bitmiş olsa da, bu düşüş ve kötüye gidiş sürecinin sonunda Rusya kısa sürede bir imparatorluk halini aldı ve Avrupa’nın gelecek yüzyıllardaki söz sahibi ülkeleri arasında yer aldı.

18. yüzyılda İsveç’in, İskandinavya dışındaki topraklarını onarabileceği kaynağı da kalmamıştı. Bunun sonucu olarak 1809 yılında o zamanki İsveç’in doğusu tamamen Rusya tarafından ele geçirildi. Bu bölge zamanla Rus İmparatorluğu içinde özerk Finlandiya Dükalığı olarak anılmaya başlandı.

İsveç’in Baltık bölgesinde tekrar egemen olma arzusu nedeniyle ülke, Napolyon Savaşları sürecinde, tarihi olarak ülkenin dostu olan Fransa ile bir ittifak oluşturma yoluna gitti. İsveç, Leipzig Savaşı’ndaki rolü ile Danimarka-Norveç’i, Fransa ile ortak olma yolunda zorladı. Böylece Fransa, İsveç’in yanında Danimarka ve Norveç ile de ortak sayılabilecekti. Tüm bu çabaların sonucunda imzalanan Kiel Antlaşması ile Norveç, İsveç’e bağlanacak, ayrıca Pomeranya bölgesi de İsveç’e teslim edilecekti. Ancak bu antlaşma sonrasında Norveç, sürekli olarak bağımsızlık mücadelesi verdi. Ancak bu istekler XIII. Karl tarafından bastırıldı. Yine aynı kral tarafından Norveç’e 27 Temmuz 1814 tarihinde bir harekat düzenlendi. Bu karşılıklıklar Moss Sözleşmesi’ne kadar sürdü. Bu sözleşmede İsveç ve Norveç tek bir ülke altında, İsveç’in baskın olduğu bir birlik durumuna geldi. Bu birlik 1905 yılına kadar sürdüğü gibi 1814 yılında yaşanan harekat da İsveç’in şimdiye dek içinde bulunduğu son saldırı savaşı olmuştur.

18 ve 19. yüzyıllarda İsveç nüfus bakımında büyük bir artışa sahne oldu. 1833 yılında Esaias Tegnér adlı yazar bunu ” barış, aşı (çiçek) ve patates” şeklinde özetlemiştir.[13] 1750 ve 1850 yılları arasında İsveç nüfusu ikiye katlandı. Bazı uzmanlara göre Amerika Birleşik Devletleri’ne gerçekleşen İsveç göçünün, İsveç halkının kıtlık ve isyanlardan korunmasını sağlayan en önemli unsur olduğu öne sürülmektedir. Özellikle 1880′lerde nüfusun yüzde birinden fazlası aşamalı olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti.[14] Buna karşılık, İsveç yine de yoksul olarak kaldı. İsveç, başta Danimarka olmak üzere sanayiden dolayı gelişmeye başlayan Avrupa ülkelerine karşılık sanayisi büyük oranda tarıma dayalı olan bir ülkeydi.[15][14] Birçok insan bu dönemde Amerika’yı daha iyi bir yer olarak gördü ve bir milyondan fazla İsveçli, Amerika’ya göç ettti.[16] 20. yüzyılın başında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Chicago kentinde, İsveç’in ikinci büyük kenti Göteborg’dan daha fazla İsveçli yaşamaktaydı.[17] Ayrıca birçok İsveç vatandaşı da başta Minnesota ve Delaware olmak üzere Orta-Batı ABD’ye yerleşti. ABD’nin dışında da Kanada’ya ve Arjantin’e yerleşen İsveçlilerin olduğu bilinmektedir.

19. yüzyıldaki yavaş sanayileşme oranına rağmen, birçok önemli tarımsal değişiklik yaşandı. Özellikle bu alandaki yenilikçi atılımlar ve hızlı nüfus artışı nedeniyle tarım, ülkedeki en önemli ekonomik faaliyet oldu.[18] Tarımsal alandaki yenilikçi atılımların başında arsaların çiftçilere verilmesi, tarımsal alanların değerinin arttırılması ve patates gibi yeni ürünlerin halka tanıtılması yer almaktadır.[18] Bunun yanında İsveç’in Avrupa’nın diğer hiçbir tarafından görülmeyen bir şekilde halkını köylüleştirmeye başladı.[19] Bunun bir sonucu olarak İsveç’in siyasi ilerleyişinde tarım, bir simge oldu ve Tarım Partisi (günümüzde Merkez Partisi) gibi siyasi oluşumlara ön ayak oldu.[20] 1870 ve 1914 yılları arasında İsveç, sanayileşme alanında daha önemli çalışmalara başlayarak tarım dışındaki alanlarda da gelişme gösterdi.[21]

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren halkın taban sınıfı çeşitli girişimlerde bulundu. Çeşitli ticari örgütler, sendikalar ve bağımsız dinî örgütlerin sahne olduğu bu hareketler, İsveç’in günümüzdeki demokratikleşme sürecinde önemli bir katkıya sahip oldu. 1889 yılında İsveç Sosyal Demokrat Partisi kuruldu. Tüm bu çalışmaların bir sonucu olarak İsveç, dışa verdiği göçlere bir son vererek, I. Dünya Savaşı öncesinde göç alan bir demokratik ülke halini almaya başladı. İsveç’e geç gelen sanayi devrimi, 20. yüzyılda yoğun olarak kendini göserdi. İnsanlar köylerden kentlere, çeşitli fabrikalarda çalışmak için göç etti. Ayrıca halkın büyük bir kısmı da sosyalist sendikalara üye oldu. 1917 yılındaki sosyalizme geçiş isteği geri çevrildi ve halka parlamenter sistem tanıtıldı. Bunun sonucunda ülke demokratikleşti.

İsveç, hem I. Dünya Savaşı, hem de II. Dünya Savaşı’nda resmen tarafsız olduğunu bildirdi. Ancak özellikle II. Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlığı birçok kez tartışılmıştır.[22][23] Almanya’yı uzun bir süre örnek alan İsveç, bu dönemde dünyada beliren bloklara kayıtsız kalmayı tercih etti.[22] İsveç hükümeti, ülkenin II. Dünya Savaşı sırasında Almanya ile savaşmayacağını beyan ederek birtakım ayrıcalıklar elde etti.[24] Özellikle İsveç, savaş sırasında Almanya’ya çelik ve makine taşımacılığı yapmasıyla bilindi.[25] Ancak İsveç, savaş sırasında Norveç’in savunmasını da destekledi. Bu bağlamda 1943 yılında Danimarkalı Yahudilerin toplama kamplarından kurtulması için girişimde bulundu. Savaşın bitimine doğru ise birtakım barışçıl girişimlerde bulunan İsveç, birçok toplama kampında özellikle İskandinav ve Baltık Yahudilerini kurtarmak için bazı atılımlar yaptı.[24] Ancak savaşın sonrasında birçok İsveç ve Dünya otoritesi ülkenin bu yıllarda daha fazla insani yardım yapabileceğini ve Nazilerin savaştaki tahribatını daha fazla engelleyebileceğini söyleyerek, ülkenin savaştaki tutumunu eleştirdi.[24]

İsveç tüm 20. yüzyıl boyunca tarafsızlığıyla bilinse de, Soğuk Savaş döneminde ülkenin ve ülkede bulunan belli başlı otoritelerin Amerika Birleşik Devletleri ile daha ağırlıklı ilişkilerinin bulunduğu, geniş çevrelerce bilinmektedir. 1960′ların başında iki ülke, İsveç’in batı yakasında birkaç Amerikan nükleer denizaltının konuşlandırılması için anlaştı. Aynı yıl, İsveç, ABD ile bir savunma paktı imzaladı. Bu anlaşma bir devlet sırrı olarak kaldı ve 1994 yılında İsveç halkına açıklandı.

Savaşın ardından İsveç, bozulmamış bir sanayi temeline, toplumsal bir dengeye ve birtakım doğal kaynaklara sahipti. Bu sayede ülke, yeniden kurulmakta olan Avrupa’nın gereksinimlerini karşılamak için önemli bir rol üstlendi.[26] Marshall Planı’nın bir parçası olan İsveç, ayrıca Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’ne de (OECD) dahil oldu. Savaş sonrası dönemin çoğunluğunda ülke, İsveç Sosyal Demokrat Partisi (İsveççe: Socialdemokraterna) tarafından yönetildi. Bu partililer, korporatist bir siyaset izleyerek büyük kapitalist şirket ve büyük birlikleri kayırmaya başladı. Özellike İsveç Ticari Birlik Konfederasyonu bunların arasında yer alır.[27] Yine bürokrat sayıları altmışlarda normal düzeyin üstüne çıktı ve seksenlerde aşırı boyutlara erişti.[27] Bu dönemde İsveç, ticarete açık oldu ve uluslararası rekabet altında üretim sektörünü destekledi. Buna bağlı olarak gerçekleşen büyüme, yetmişlere kadar yolunda gitti.

İsveç, 1973–74 ve 1978–79 dönemlerindeki petrol ambargoları neticesinde dünyadaki diğer devletler gibi gerilemeler yaşadı.[28] Seksenlerde İsveç sanayisinin önemli bir kısmı yeniden yapılandırıldı. Gemi yapımı durdurulurken, odunculuk sektörü, çağdaşlaştırılmış kağıt sektörüyle kaynaştırıldı. Bunun yanında çelik sanayileri arttırılarak özelleştirildi. Son olarak mekanik işçilik robotlaştırıldı.[29]

1970 ve 1990 yılları arasında vergiler arttı ve zamlar baş gösterdi. Bunun yanında İsveç, tam tersine diğer Batı Avrupa ülkelerine oranla daha yavaş gelişti. Çalışanlar için gelir vergisi sınırı %80′e dayandı. En sonunda devlet, ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının yarısından fazlasını harcadı. İsveç, tüm bunlardan dolayı kişi başında düşen gayrı safi milli hasıla bakımından ilk beşteki yerini kaybetti. Yetmişlerin sonundan beri, ekonomik siyaset sürekli olarak Ekonomi Bakanlığı denetmenlerince denetlenmektedir.[27]

Yetersiz kontrol ve buna ek olarak uluslararası piyasalarda resesyon ve anti-işsizlik politikalarından anti-enflasyonist politikalara geçme, emlak sektörü balonunun patlamasına neden olmuş; tüm bunlar sonucunda 1990′ların başında bir mali kriz yaşanmıştır.[30] İsveç’in GSYİH yaklaşık %5 azaldı. 1992′de birimi değerinde bir dizi değişim vardı, döviz kuru karşısında biriminin değerini korumak için merkez bankası başarısız bir çaba göstererek kısa yoldan faiz oranlarını %500′e yükseltti.[kaynak belirtilmeli] Kriz süresince toplam istihdam yaklaşık %10 azaldı.[kaynak belirtilmeli] Azalan refah devleti ve kamu servis ve mallarının özelleştirilmesi karşısında, hükümetin yanıtı, harcamaları kesmek ve İsveç’in rekabet gücünü geliştirmek için bir sürü reform başlatmak oldu. Siyasi kurumların çoğu AB üyeliğini destekledi, ve İsveç referandumu 13 Kasım 1994′te, AB’ye katılımın lehine %52′ye 48 olarak sonuçlandı. İsveç, 1 Ocak 1995′te Avrupa Birliği’ne katıldı.

Soğuk Savaş döneminde, müttefiklerden olmayan İrlanda dışındaki Batı Avrupa ülkeleri, NATO ülkeleri ile güçlü ilişkiler içinde olan AB’nin öncüsü Avrupa Topluluğu’na üyeliğin akılsızca olduğunu düşünmekteydi. Soğuk Savaş’ın bitimini takiben, İsveç, Avusturya ve Finlandiya topluluğa katıldı, ancak İsveç yine de euro’yu kabul etmedi. İsveç, savunma teknolojileri ve savunma sanayii alanında diğer Avrupa ülkeleri ile geniş kapsamlı işbirliğinin yanında NATO ve bazı diğer ülkelerle birlikte bazı askeri tatbikatların parçası olsa da askeri olarak müttefik olmamaya devam etmiştir. Diğerleri arasında, İsveç şirketlerinin ihraç ettiği silahlar Irak’ta Amerikan ordusu tarafından kullanılmaktadır.[31] İsveç’in aynı zamanda, uluslararası askeri operasyonlara katılımının uzun bir geçmişi vardır, en güncel olanları, NATO komutası altında bulunan İsveç birliklerinin görev aldığı Afganistan ve Birleşmiş Milletler himayesindeki Kosova, Bosna Hersek ve Kıbrıs’ta AB’nin himayesindeki barışı koruma harekatlarıdır.

İsveç, Kuzey Avrupa’da, Baltık Denizi ile Botni Körfezi’nin batı kıyılarında yer alır. Bu nedenle İsveç oldukça uzun kıyılara sahiptir. Bu özellikleriyle İsveç, İskandinavya yarımadasının doğu yakasını oluşturur. Ülkenin batısında ülkeyi Norveç’ten ayıran İskandinavya dağ sırası (Skanderna) yer alır.

Ülkenin batısında Norveç, kuzeydoğusunda Finlandiya, güneybatısında Skagerrak, Kattegat ve Öresund boğazları, doğusunda Baltık Denizi yer alır. Ülkenin ayrıca Danimarka, Almanya, Polonya, Rusya, Litvanya, Letonya, ve Estonya ile deniz sınırları yer almaktadır. Bununla beraber Danimarka ile İsveç arasında yer alan Öresund Köprüsü, ülkeleri birbirine bağlar. Sahip olduğu 449.964 km2‘lik toprak ile İsveç, dünyanın elli beşinci, Avrupa’nın beşinci, Kuzey Avrupa’nın en büyük ülkesidir. Ülke ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinden biraz daha büyük, Özbekistan ile yaklaşık aynı yüz ölçümüne sahiptir. İsveç, 2008 itibariyle 9.2 milyonluk bir nüfusa sahiptir.

İsveç’te rakımı en düşük nokta, Kristianstad kenti yakınındaki Hammarsjön Gölü’nde bulunan körfezde olup -2.41 m kadardır. Aynı şekilde ülkenin en yüksek noktası 2.111 metre ile Kebnekaise’dir.

İsveç yirmi beş adet bölge (landskap) barındırır. Bunlar; Bohuslän, Blekinge, Dalarna, Dalsland, Gotland, Gästrikland, Halland, Hälsingland, Härjedalen, Jämtland, Lapland, Medelpad, Norrbotten, Närke, Skåne, Småland, Södermanland, Uppland, Värmland, Västmanland, Västerbotten, Västergötland, Ångermanland, Öland ve Östergötland şeklindedir. Bu bölgeler herhangi bir yönetimsel durum teşkil etmezken, halkın kendilerini tanımlamakta kullandıkları birer isimden ibarettir. Bu bölgeler, üç ana bölümü (land) oluşturur. Bunlar kuzeydeki Norrland, ortadaki Svealand ve güneydeki Götaland topraklarıdır. Norrland, oldukça seyrek bir nüfusa sahipken, ülkenin yüz ölçümü bakımından yüzde altmışını kapsar.

İsveç’in topraklarının yüzde on beşi, Kuzey Kutup Dairesi içinde yer alır. Yine güney İsveç tarımsal olarak ileriyken, kuzey bölgeler ise yoğun ormanları sayesinde ormancılığa el verişlidir. Ülkedeki en fazla nüfus yoğunluğu, günebatıdaki Öresund bölgesi ile başkent Stokholm yakınlarındaki Mälaren Gölü çevresinde yer alır. Gotland ve Öland adaları İsveç’in en büyük iki adası olup, her ikisi de güneydoğu kıyılarda bulunur. Aynı şekilde Vänern ve Vättern gölleri İsveç’in en büyük iki gölüdür. Vänern Gölü, Kuzey Avrupa’nın en büyük, Avrupa’nın ise Ladoga ve Onega göllerinden sonra üçüncü büyük gölü olmasıyla da bilinmektedir.

İsveç, Sibirya ile aynı enlemde yer almasına karşın ılıman bir iklime sahiptir. Ülkede yıl boyunca dört mevsim ve yumuşak hava olayları belirgin bir biçimde görülebilmektedir. Ülke üç farklı iklim kuşağına ayrılmaktadır. En güneydeki bölgede okyanus iklimi, orta bölgede nemli karasal iklim, kuzeydeki bölgede ise subarktik iklim görülmektedir.[32] İsveç, kendiyle aynı, hatta kendinden alçak enleme sahip birçok yerden daha ılık ve sıcaktır. Bunun nedeni Gulf Stream okyanus akıntılarıdır.[33][34] Örnekle; orta ve güney İsveç, Rusya’nın ve Kanada’nın birçok bölümünden daha sıcaktır.[35] Yine yüksek enlemlerde bulunması, ülkenin gündüz uzunluklarını oldukça çeşitli kılmaktadır. Ülkenin Kuzey Kutup Dairesi içinde yer alan bölgesinde yaz boyunca güneş batmazken, kışları da hiç güneş doğmaz. Yine güneydoğuda yer alan başkent Stokholm’de haziran ayında on sekiz saat gündüz görülür. Ancak yine bu kentte aralık ayında sadece altı saat gündüz yaşanır. Ülkenin büyük bölümü yıllık 1,600 ila 2,000 saat arasında gün ışığı alır.[36]

Ülkedeki sıcaklıklar kuzeyden güneye oldukça farklılık gösterir. Güney ve orta bölgeler ılık yazlara ve soğuk kışlara sahiptir. Bu bölgelerde yazın hava sıcaklığı ortalama 20 ila 25 °C’ye kara çıkar,[37] 12 ila 15 °C’ye kadar düşer.[38] Aynı şekilde bu bölgelerde kışın sıcaklıklar ortalama -4 ila 2 °C’ye kadar iner.[39] Daha serin yazlar ile uzun, sert kışların görüldüğü ülkenin kuzey bölgelerinde hava genelde eylülden mayısa kadar donma noktasının altındadır.[40][41] Tüm İsveç’te nadiren görülen sıcak hava dalgaları nedeniyle yıl içinde kuzey de dahil olmak üzere yazın hava sıcaklıkları 25 °C’nin üzerine çıkar. Ülkede görülmüş en yüksek sıcaklık 1947 yılında Målilla’da ölçülmüş olup 38 °C kadardır. Aynı şekilde en ölçülmüş en düşük sıcaklık ise 1966′da Vuoggatjålme’de ölçülmüş olup -52.6 °C kadardır.[42][43]

Ortalama olarak İsveç’in büyük kısmı yıllık 500 ila 800 mm kadar yağış alır. Bu da ülkeyi küresel ortalamanın altında bırakır. Ancak ülkenin güneyindeki bazı kesimlerde yıllık 1000 ila 1200 mm yağış düşer. Bunun dışında ülkenin kuzeyindeki dağlık alanlarda yağış yıllık 2000 mm’ye kadar yükselir. Kar yağışı görülen günler Güney İsveç’te aralık ve mart arasında, Orta İsveç’te kasım ve nisan arasında, Kuzey İsveç’te ekim ve mayıs arasında görülür. Ancak yine de ülkenin güney ve orta kesimlerinde kar yağışı görülen gün sayısı azdır.[44][45]

İsveç, parlamenter monarşi ile yönetilen bir ülkedir. Kral XVI. Karl Gustaf ülkenin başında olmasına rağmen, resmi olarak fazla yetkiye sahip değildir.[47] Araştırma kuruluşu olan the Economist Intelligence Unit, ülkenin monarşik yönetimi nedeniyle demokratik olarak sınıflandırmanın zor olmasını belirterek buna rağmen ülkeyi 167 ülke içinde en demokratik ülke olarak tanımladı.[48] Ülkenin yasama merkezi Riksdag (İsveç Meclisi) 349 üyeye sahip olup, başbakanı seçme yetkisine de sahiptir. Meclis seçimleri her dört yılda bir, eylül ayının üçüncü pazar günü yapılır.

İsveç, üniter bir devlet olup yirmi bir ile (län) ayrılmıştır. Her ilin yönetim sınırları veya länsstyrelse olup, her biri devlet tarafından çizilmektedir. Her bir ilde ayrıca birer il meclisi veya landsting bulunmakta olup üyeleri doğrudan seçimler ile belirlenmektedir.

Her bir ilin içinde birden fazla belediye veya kommuner bulunur. 2004 itibariyle bu belediyelerin sayısı 290′dır. İsveç’teki belediye yönetimi, kent komisyon hükümeti veya kabine tarzı meclise benzer bir şekilde yapılır. Belediyelerdeki yasama topluluğu (kommunfullmäktige) 31 ve 101 arasında üyeye sahip olup kesin bir sayı bulunmamaktadır. Bu üyeler, dört yılda bir ülke çapında düzenlenen ve bir belediye içinde oy verilen partilerin ağırlığı kadar üyeye dağılır.

İsveç’te, belediyelerin daha alt birimleri olan mahalleler bulunmaktadır. 2000 yılı itibariyle ülkede toplam 2,512 mahalle veya församlingar bulunmaktadır. Her ne kadar bu birimler eskiden İsveç Kilisesi tarafından ayrılmış olsa da, günümüzde nüfus sayımı ve seçimlerde halen bir öneme sahiptir.

Ülkede bu idari bölgelerin dışında yirmi beş bölge ve üç bölüm bulunmaktadır. İsveç hükümeti ayrıca ülkedeki yirmi bir ilin dokuz büyük il altında birleştirilmesini tartışmaktadır. Bunu başarmak için ülkede çeşitli komiteler ve araştırma heyetleri bulunmaktadır. İstatistiksel sonuçlara göre bu projenin 2015 yılı civarında bitmesi planlanmaktadır.[49]

İsveç’in krallık tarihinin yaşı kesin olarak belli değildir.[50] Başlangıç tarihi, İsveç’in eski Cermen kabilelerinden olan Svearların, Svealand’ı kurmasıyla da başlayabildiği gibi, kimi tarihçiler de bu kabilenin Gotlar ile birleşerek yeni bir devlet kurmasını İsveç’in siyasi tarihinin başlangıcı olarak kabul eder. İsveç ilk kez 98 yılında Tacitus tarafından tek bir hükümdara sahip olarak yönetilmiştir, fakat ne kadar süre bu şekilde devam ettiğini bilmek neredeyse imkansızdır. Bununla beraber, tarihçiler genellikle İsveç monarşisini Svealand ve Götaland’ın aynı tek bir kral altında yönetilmesiyle başlatır, bunlar 10. yüzyılda Galip Erik ve oğlu Olof Skötkonung adındaki krallardır. Her ne kadar önemli alanlar fethedilmiş ve bu daha sonra da devam etmişse de, bu olaylar sıklıkla İsveç’in konsolidasyonu (en:consolidation of Sweden) olarak tariflenir.

Önceki krallar için hiçbir güvenilir tarihi kaynak yoktur, onlar hakkındaki bilgiler İsveç’in mitsi kralları ve İsveç’in yarı-efsanevi krallarında bulunabilir. Bu kralların çoğundan, sadece çeşitli Norse destanlarında ve Norse mitolojisinin alakadar yerlerinde bahsedilir.

Sveriges och Götes Konung ünvanı en son I. Gustaf tarafından kullanılmıştır, sonraları resmi dökümanlarda bu ünvan “İsveç-en:Kings of Sweden, Goth-en:King of the Goths ve Wend kralı-en:King of the Wends” (Sveriges, Götes och Vendes Konung) olarak kullanılmıştır. 1920′lerin başlangıcına kadar, İsveç’teki tüm yasalar şu kelimelerle başlardı, “Biz, İsveç, Goth ve Wend kralı“. Bu kullanım 1973′e kadar devam etmiştir.[51] İsveç’in günümüzdeki kralı Carl XVI Gustaf, resmi olarak ünvanına ek halklar eklemeden “İsveç kralı” (Sveriges Konung) olarak anılan ilk hükümdardır.

Değişik sosyal grupların temsilcilerinin ülkeyi etkileyen kararları belirlemek ve tartışmak için ilk buluşmaları 1435 yılında Arboga şehrinde olmuş olmasına rağmen, Riksdag terimi ilk kez 1540′larda kullanılmıştır.[52]

Kral Gustav Vasa hükümü altında 1527 ile 1544 yılları boyunca meclise, tüm dört sınıfın da (ruhban sınıfı-en:clergy, soylular sınıfı-en:Swedish nobility, şehirliler-en:townsmen ve köylüler-en:peasants) temsilcileri de üye olmak üzere ilk kez çağrılmıştır.[52] Monarşi 1544 yılında soydan geçer hale gelmiştir.

Yürütme gücü, tarihsel olarak 1680 yılına kadar Kral ve soylu bir Danışma Meclisi (en:Privy Council) arasında paylaşılmıştır, kralın otokratik kurallarını takiben parlamento genel bir yapıya kavuşmuştur. Büyük Kuzey Savaşı’ndaki başarısızlığın bir sonucu olarak, 1719 yılında ülke parlamenter sisteme geçiş yapmış, bunu 1772, 1789 ve 1809 yıllarında üç farklı yapıda anayasal monarşinin takip etmesinin ardından, 1809 İsveç anayasası ile birçok sivil hak garanti altına alınmıştır. Krallık resmi olarak yerini korumuşsa da, sadece törensel görevleri ile devlet başkanlığı semboliktir.

Riksdag Meclisi iki farklı kısımdan oluşur. İsveç 1866 yılında iki meclisli (bikameral) parlemanto ile anayasal monarşiye geçmiştir, Birinci Meclis yerel hükümetler tarafından ve İkinci Meclis direkt olarak halk tarafından her dört senede bir seçilir. 1971′de Riksdag tek meclisli (unikameral) hale gelmiştir. Yasama gücü (sembolik olarak) kral ve parlamento arasında 1975 yılına kadar paylaşılmıştır. İsveç vergi sistemi-en:taxation Riksdag (parlamento) tarafından kontrol edilmiştir.

Yasal olarak 349 üyeli İsveç meclisi (riksdag) İsveç’in siyasi olarak oldukça önemli bir birimidir. Meclisin başbakanı seçme, bakanlar atama yetkileri bulunmaktadır. Ayrıca yasama görevi de meclis ile başbakanın ortak yetkisindedir. Ülkenin yürütme erki hükümet tarafından uygulanır. Ayrıca yargı görevi de bağımsız mahkemelerce yapılır. İsveç, zorunlu yargı kontrolü olmayan bir ülkedir. Ancak bu zorunlu olmayan kontrol lagrådet (yasa konseyi) tarafından yürütülür. Bu yargı kontrolü daha çok teknik konular hakkında olup, daha az tartışmalı siyasi olaylarla ilgilidir. Meclisin tutumu ve hükümetin kararları ne olursa olsun, özellikle durum yasalara aykırıysa, hükümetin yapmak istedikleri uygulanmamaktadır. Ancak yargı kontrolündeki ve zayıf yargı görevindeki çeşitli sınırlamalar yüzünden bu durum çok nadiren uygulanabilmektedir.

Legislation may be initiated by the cabinet or by members of Parliament. Members are elected on the basis of proportional representation for a four-year term. The Constitution of Sweden can be altered by the Riksdag, which requires a simple but absolute majority and two decisions with general elections in between. Sweden has three other constitutional laws: the Act of Royal Succession, the Freedom of Press Act and the Fundamental Law on Freedom of Expression.

The Swedish Social Democratic Party has played a leading political role since 1917, after Reformists had confirmed their strength and the revolutionaries left the party. After 1932, the cabinets have been dominated by the Social Democrats. Only four general elections (1976, 1979, 1991 and 2006) have given the centre-right bloc enough seats in Parliament to form a government. However, poor economic performance since the beginning of the 1970s, and especially the crisis at the beginning of the 1990s, have forced Sweden to reform its political system to become more like other European countries. In the 2006 general election the Moderate Party, allied with the Centre Party, Liberal People’s Party, and the Christian Democrats, with a common political platform, won a majority of the votes. Together they have formed a majority government under the leadership of the Moderate party’s leader Fredrik Reinfeldt. The next elections will be held in September 2010.[53]

Election turnout in Sweden has always been high by international comparison, although it has declined in recent decades, and is currently around 80% (80.11 in general election of 2002, 81.99 in general election of 2006). Swedish politicians enjoyed a high degree of confidence from the citizens in the 1960s but it has since declined steadily and has a markedly lower level of trust than its Scandinavian neighbours.[54]

Some Swedish political figures that have become known worldwide include Raoul Wallenberg, Folke Bernadotte, former Secretary General of the United Nations Dag Hammarskjöld, former Prime Minister Olof Palme, former Prime Minister and Foreign minister Carl Bildt, former President of the General Assembly of the United Nations Jan Eliasson, and former International Atomic Energy Agency Iraq inspector Hans Blix.

Sweden has a history of strong political involvement by ordinary people through its “popular movements” (Folkrörelser), the most notable being trade unions, the independent Christian movement, the temperance movement, the women’s movement and—more recently—the sports movement.

Sweden is currently leading the EU in statistics measuring equality in the political system and equality in the education system.[55] Gudrun Schyman founded the first Swedish feminist party, the Feminist Initiative party, commonly referred to simply as F!, in 2005. Ms. magazine quoted Schyman’s view of Sweden’s reputation for progressive initiatives: “In Sweden there’s a gap between words and reality…. Internationally a lot of people look upon Sweden as equality paradise, but that is not the truth – and now things are actually going backwards.”[56] In fact the pay gap between men and women in Sweden is 16%; a bit higher than the EU average of 15%. Sweden compares unfavourably with the EU average when it comes to providing full-time jobs for women, with a high fraction of employed women working part-time.[55]

İsveç Yüksek Mahkemesi (Supreme Court of Sweden), özel hukuk ve ceza hukukundan doğan davalara üçüncü ve son aşamada bakan makamdır. Bir davanın Yüksek Mahkemeye götürülebilmesi için öncelikle temyiz müsaadesi alınmış olmalıdır ve bir kaç istisna haricinde, temyiz müsaadesi ancak davanın konusu örnek oluşturacak nitelikte ise verilmektedir. Yüksek Mahkeme hükûmet tarafından atanan 16 üyeden (justitieråd) oluşur. Ancak mahkeme parlamentodan (Riksdag) bağımsız bir kurumdur ve hükûmet mahkemenin kararlarına müdahale etme hakkına sahip değildir.

İsveç’te hukuk, devletin çeşitli organları tarafından uygulanır. İsveç Polis Teşkilatı (Swedish Police Service), polisi ilgilendiren sorunlarla ilgilenen bir devlet kurumudur. National Task Force, National Criminal Investigation Department’ın içinde bulunan bir ulusal SWAT birimidir. Swedish Security Service’in sorumlulukları karşı casusluk ve anti-terörist etkinliklerle mücadele, anayasanın korunması ve hassas nesneler ile insanların korunmasıdır.

Suçlara ilişkin 2005′te 1201 kişiyle yapılan bir araştırmaya göre, İsveç’te suç oranı diğer AB ülkelerine kıyasla, ortalamanın üzerindedir. İsveç’te saldırı, cinsel saldırı, nefret suçu ve tüketicilere yönelik dolandırıcılık suçlarının oranı yüksek ya da ortalamanın üzerindedir. Öte yandan, soygun, araba hırsızlığı ve uyuşturucu sorunlarının oranı düşüktür. Rüşvet ise nadirdir.[57]

Throughout the twentieth century, Swedish foreign policy was based on the principle of non-alignment in peacetime and neutrality in wartime.[26] “Sweden’s government was left to pursue an independent course based on a foreign policy defined as nonalignment in times of peace so that neutrality would be possible in the event of war.”

Sweden’s doctrine of neutrality is often traced back to the 19th century as the country has not participated in any war since the end of the Swedish campaign against Norway in 1814. During World War II Sweden joined neither the allied nor axis powers. This has sometimes been disputed since in effect Sweden allowed in select cases the Nazi regime to use its railroad system to transport troops and goods,[22][24] especially iron ore from mines in northern Sweden, which was vital to the German war machine.[58][24]

During the early Cold War era, Sweden combined its policy of non-alignment with a low profile in international affairs, although it also pursued a security policy based on strong national defence to deter attack.[59] At the same time, the country maintained relatively close informal connections with the Western bloc, especially in the realm of intelligence exchange. In 1952, a Swedish DC-3 was shot down over the Baltic Sea by a Soviet MiG-15 jet fighter. Later investigations revealed that the plane was actually gathering information for NATO.[60] Another plane, a Catalina search and rescue plane, was sent out a few days later and shot down by the Soviets as well. Olof Palme, the former prime minister of Sweden, visited Cuba during the 1970s and showed his support for Cuba in his speech.

Beginning in the late 1960s, Sweden for a period attempted to play a more significant and independent role in international relations. This involved significant activity in international peace efforts, especially through the United Nations, and in support to the Third World. Since the assassination of Olof Palme in 1986 and the end of the Cold War, this has been significantly toned down, although Sweden remains comparatively active in peace keeping missions and maintains a generous foreign aid budget.

In 1981 a Soviet Whiskey class submarine ran aground close to the Swedish naval base at Karlskrona in the southern part of the country. It has never been clearly established whether the submarine ended up on the shoals through a navigational mistake or if it was a matter of espionage against Swedish military potential. The incident triggered a diplomatic crisis between Sweden and the Soviet Union.

Since 1995 Sweden has been a member of the European Union, and as a consequence of a new world security situation the country’s foreign policy doctrine has been partly modified, with Sweden playing a more active role in European security co-operation.

Försvarsmakten (Swedish Armed Forces) is a government agency reporting to the Swedish Ministry of Defence and responsible for the peacetime operation of the armed forces of Sweden. The primary task of the agency is to train and deploy peace support forces abroad, while maintaining the long-term ability to refocus on the defence of Sweden in the event of war. The armed forces are divided into Army, Air Force and Navy. The head of the armed forces is the Supreme Commander of the Swedish Armed Forces (Överbefälhavaren, ÖB), after the sovereign the most senior officer in the country.

Until the end of the Cold War, nearly all males reaching the age of military service were conscripted. In recent years, the number of conscripted males has shrunk dramatically, while the number of female volunteers has increased slightly. Recruitment has generally shifted towards finding the most motivated recruits, rather than solely those otherwise most fit for service. All soldiers serving abroad must by law be volunteers. In 1975 the total number of conscripts was 45,000. By 2003 it was down to 15,000. After the Defence Proposition of 2004, the number of troops in training will decrease even more to between 5,000 and 10,000 each year. The need to recruit only the soldiers later prepared to volunteer for international service will be emphasized. The total forces gathered would consist of about 60,000 men. This could be compared with the 80s before the fall of the Soviet Union, when Sweden could gather up to 1,000,000 men.

Swedish units have taken part in peacekeeping operations in the Democratic Republic of Congo, Cyprus, Bosnia and Herzegovina, Kosovo, Liberia, Lebanon, Afghanistan and Chad.

Currently, one of the most important tasks for the Swedish Armed Forces has been to form a Swedish-led EU Battle Group to which Norway, Finland, Ireland and Estonia will also contribute.[61] The Nordic Battle Group (NBG) had a 10-day deployment readiness during the first half of 2008 and, although Swedish led, had its Operational Headquarters (OHQ) in Northwood, outside London.

Sweden is an export-oriented market economy featuring a modern distribution system, excellent internal and external communications, and a skilled labour force. Timber, hydropower, and iron ore constitute the resource base of an economy heavily oriented toward foreign trade. Sweden’s engineering sector accounts for 50% of output and exports. Telecommunications, the automotive industry and the pharmaceutical industries are also of great importance. Agriculture accounts for 2 percent of GDP and employment.

The 20 largest (by turnover in 2007) companies registered in Sweden are Volvo, Ericsson, Vattenfall, Skanska, Sony Ericsson Mobile Communications AB, Svenska Cellulosa Aktiebolaget, Electrolux, Volvo Personvagnar, TeliaSonera, Sandvik, Scania, ICA, Hennes & Mauritz, Nordea, Preem, Atlas Copco, Securitas, Nordstjernan, and SKF.[62] Sweden’s industry is overwhelmingly in private control; unlike some other industrialized Western countries, such as Austria and Italy, publicly owned enterprises were always of minor importance.

Some 4.5 million residents are working, out of which around a third with tertiary education. GDP per hour worked is the world’s 9th highest at 31 USD in 2006, compared to 22 USD in Spain and 35 USD in United States.[63] According to OECD, deregulation, globalization, and technology sector growth have been key productivity drivers.[63] GDP per hour worked is growing 2½ per cent a year for the economy as a whole and trade-terms-balanced productivity growth 2%.[63] Sweden is a world leader in privatized pensions and pension funding problems are relatively small compared to many other Western European countries.[64] The Swedish labor market has become more flexible, but it still has some widely acknowledged problems.[63] The typical worker receives 40% of his income after the tax wedge. The slowly declining overall taxation, 51.1% of GDP in 2007, is still nearly double of that in the United States or Ireland. State and municipal bureaucrats amount to a third of Swedish workforce, multiple times the proportion in many other countries. Overall, GDP growth has been fast since reforms in the early 1990s, especially in manufacturing.[65]

The World Economic Forum 2008 competitiveness index ranks Sweden 4th most competitive, behind Denmark.[66] The Index of Economic Freedom 2008 ranks Sweden the 27th most free out of 162 countries, or 14th out of 41 European countries, Sweden ranked 9th in the IMD Competitiveness Yearbook 2008, scoring high in private sector efficiency.[67] According to the book, The Flight of the Creative Class, by the U.S. economist, Professor Richard Florida of the University of Toronto, Sweden is ranked as having the best creativity in Europe for business and is predicted to become a talent magnet for the world’s most purposeful workers. The book compiled an index to measure the kind of creativity it claims is most useful to business — talent, technology and tolerance.[68]

Swedes have rejected the euro in a popular vote and Sweden maintains its own currency, the Swedish krona (SEK). The Swedish Riksbank — founded in 1668 and thus making it the oldest central bank in the world — is currently focusing on price stability with its inflation target of 2%. According to the Economic Survey of Sweden 2007 by the OECD, the average inflation in Sweden has been one of the lowest among European countries since the mid-1990s, largely because of deregulation and quick utilization of globalization.[63]

The largest trade flows are with Germany, the United States, Norway, the United Kingdom, Denmark, and Finland.

A September 29, 2008 editorial in the Wall St. Journal quoted Jan Björklund, leader of Sweden’s Liberal Party, as saying, “The corporate tax is one of the taxes which large companies really study when they plan to set up business somewhere.” The editorial goes on to say, “The corporate tax reduction will bring the Swedish rate down to 26.3% from 28%, continuing its fall from a high of 57% in 1987… entrepreneurship had become such an alien concept that more than half of Sweden’s 50 largest companies were founded before World War I and only two after 1970—the period when taxes and social welfare programs proliferated… Three years ago Sweden eliminated its inheritance tax.”[69]

İsveç’in enerji marketi büyük oranda özelleştirilmiş durumdadır. İskandinav enerji marketi, Avrupa’da liberalleştirilen ilk enerji marketi olma özelliği taşımakta olup, Nord Pool içinde alım-satımı yapılmaktadır. 2006 yılında 139 TWh üretimin içinde 61 TWh (44%) kadarı hidroelektrik enerjisinden, 65 TWh (47%) kadarı da nükleer enerjiden elde edilmiştir. Aynı şekilde biyoyakıt, kömür gibi organik yakıtlardan, 13 TWh (9%) kadar, rüzgar enerjisinden 1TWh (1%) kadar enerji üretilmiştir. İsveç, her yıl ortalama 6 TWh enerjisini dışarıdan almaktadır.[70] Biyokütle, genel hatlarıyla bölgesel ısıtma, merkezi ısıtma ve sanayi işlemlerinde kullanılmaktadır.

Diğer taraftan İsveç, benzinli araç kullanımını 2025 yılında yasaklayacak bir yasaya imza atmıştır.[71]

1973 Petrol Krizi sonrasında İsveç, fosil yakıtların kullanım payını azaltma kararı aldı. O günden bugüne, elektrik enerjisinin en ağırlıklı üretim alanı nükleer ve hidroelektrik enerjiden sağlanmaktadır. Ancak yine de nükleer kaynakların kullanımı sınırlandırılmış durumdadır. Yine Amerika Birleşik Devletleri’nde 1979 yılında yaşanan Three Mile Adası kazası sonucunda İsveç hükümeti, yeni nükleer santrallarin açılmasına engel olmaya başladı. In March 2005, an opinion poll showed that 83% supported maintaining or increasing nuclear power.[72] Politicians have made announcements about oil phase-out in Sweden, decrease of nuclear power, and multi-billion dollar investments in renewable energy and energy efficiency.[73][74] The country has for many years pursued a strategy of indirect taxation as an instrument of environmental policy, including energy taxes in general and carbon dioxide taxes in particular.[73]

Sweden has 162,707 km paved road and 1,428 km of expressways. Motorways run through Sweden, Denmark and over the Öresund Bridge to Stockholm, Gothenburg, Uppsala and Uddevalla. The system of motorways is still under construction and a new motorway from Uppsala to Gävle was finished on October 17, 2007. Sweden had left-hand traffic (Vänstertrafik in Swedish) from approximately 1736 and continued to do so well into the 20th century. Voters rejected right-hand traffic in 1955, but after the Riksdag passed legislation in 1963 changeover took place in 1967, known in Swedish as Dagen H.

The rail transport market is privatized, but while there are many privately owned enterprises, many operators are still owned by state or municipalities. Operators include SJ, Veolia Transportation, Connex, Green Cargo, Tågkompaniet, Inlandsbanan, and a number of regional companies. Most of the railways are owned and operated by Banverket.

The largest airports include Stockholm-Arlanda Airport (17.91 million passengers in 2007) 40 km north of Stockholm, Gothenburg-Landvetter Airport (4.3 million passengers in 2006), and Stockholm-Skavsta Airport (2.0 million passengers). Sweden hosts the two largest port companies in Scandinavia, Port of Göteborg AB (Gothenburg) and the transnational company Copenhagen Malmö Port AB.

Sweden has always provided solid support for free trade (except agriculture), free immigration, and strong property rights. After World War II a succession of governments increased the welfare state and the tax burden, and Sweden’s GDP per capita ranking fell from the 4th to 14th place in a few decades.[75]

Sweden started to move away from this model in the 1980s, and according to the OECD and to McKinsey, Sweden has recently been relatively fast in liberalization compared to countries such as France. Deregulation-induced competition helped Sweden to halt the economic decline and restore strong growth rates in the 2000s.[76][63] The current Swedish government is continuing the trend to pursue moderate reforms.[77][63] Growth has been higher than in many other EU-15 countries.

Sweden even adopted market-oriented agricultural policies in 1990. Since the 1930s, the agricultural sector had been controlled by an “iron triangle” of special interest farming organizations, politicians, and bureaucrats. This coalition formed a top-down administration that controlled prices and restricted competition, consequently hurting consumers. In the 1980s, a group of economists managed to get agricultural policy on the public agenda. Two prominent publications, The Political Economy of the Food Sector: The Case of Sweden and War Preparedness or Protectionism?, fueled the debate. An alliance with the Ministry of Finance and public choice analysis exposed the “iron triangle”. In June 1990, the Parliament voted for a new agricultural policy marking a significant shift to a freer price system coordinated by competition. As a result, food prices fell somewhat. However, the liberalizations soon became moot because EU agricultural controls supervened.”[78]

Since the late 1960s, Sweden has had the highest tax quota (as percentage of GDP) in the industrialized world, although today the gap has narrowed and Denmark has surpassed Sweden as the most heavily taxed country among developed countries. Sweden has a two step progressive tax scale with a municipal income tax of about 30% and an additional high-income state tax of 20–25% when a salary exceeds roughly 320,000 SEK per year. The employing company pays an additional 32% of an “employer’s fee.” In addition, a national VAT of 25% is added to many things bought by private citizens, with the exception of food (12% VAT), transportation, and books (6% VAT). Certain items are subject to additional taxes, e.g. electricity, petrol/diesel and alcoholic beverages. As of 2007, total tax revenue was 47.8% of GDP, the second highest tax burden among developed countries, down from 49.1% 2006.[79] Inverted tax wedge – the amount going to the service worker’s wallet – is approximately 15% compared to 10% in Belgium, 30% in Ireland and 50% in United States.[75] Public sector spending amounts to 53% of the GDP. State and municipal employees total around a third of the workforce, much more than in most Western countries. Only Denmark has a larger bureaucracy (38% of Danish workforce). Spending on transfers is also high.

Eighty percent of the workforce is organized through the trade-unions which have the right to elect two representatives to the board in all Swedish companies with more than 25 employees.[80] Sweden have a relative high amount of sick leaves per worker in OECD: the average worker loses 24 days due to sickness.[65] In December 2008 the number employed in age group 16-64 was 75.0%. The employment tendency was very strong in 2007. The positive trend continued during the first half of 2008, but the rate of increase slackened. According to SCB the unemployment rate in December 2008 was at 6.4%.[81]

İsveç, dünyanın eğitim konusunda en gelişmiş ülkelerinden biridir. 1-5 yaş arası çocuklar bir halk anaokuluna giderler. (İsveççe: förskola veya dagis). 6 ila 16 yaş arası zorunlu eğitim vardır. Swedish 15-year-old pupils have the 22nd highest average score in PISA assessments, being neither significantly higher nor lower than the OECD average.[82] After completing the 9th grade, about 90% of the students continue with a three-year upper secondary school (gymnasium), which can lead to both a job qualification or the entrance exam to university. The school system is largely financed by taxes. The Swedish government treats public and independent schools equally[83] by introducing education vouchers in 1992 as one of the first countries in the world after The Netherlands. Anyone can establish a for-profit school and the municipality must pay new schools the same amount as municipal schools get. School lunch is free for all students in Sweden, which usually includes one or two different kinds of hot meals, a meal for vegetarians, salad bar, fruit, bread, and milk or water for drink. Some schools, especially kindergartens and middle schools, even serve breakfast for free to those who want to eat before school starts.

There are a number of different universities and colleges in Sweden, the oldest and largest of which are situated in Uppsala, Lund, Gothenburg and Stockholm. Only a few countries such as Canada, the United States and Japan have higher levels of tertiary education degree holders. Along with several other European countries, the government also subsidises tuition of international students pursuing a degree at Swedish institutions, although there has been talk of this being changed.[84]

2008 yılı itibariyle ülkenin nüfusu 9.234.209 kadardır.[85] Nüfus sayısı ilk defa 12 Ağustos 2004 tarihinden dokuz milyonun üzerine çıktı. Ülkedeki nüfus yoğunluğu kilometre kare başına sadece yirmi kişidir. Bu oran ülkenin güneyinde, kuzeyine göre daha fazladır. İsveç’te nüfusun yüzde seksen beşi kadarı kentsel alanlarda yaşar.[2] Başkent Stokholm yaklaşık 800.000′lik (kentsel alan ile beraber 1,3 milyon, tüm çevresiyle beraber yaklaşık 2 milyon) bir nüfusa sahiptir. Göteborg ve Malmö ise ülkenin sırasıyla ikinci ve üçüncü büyük yerleşimleridir.

2007′de, nüfusun %13,4′ü (1,23 milyon) yurtdışında doğan insanlardan ibarettir.[86] Bunun sebepleri arasında İskandinav ülkeleri arasında yaşanan göçler, işgücü göçleri ve mültecilerin ülkeye göçü yer almaktadır. İsveç, I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar göç veren bir ülkeyken, II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra göç alan bir ülke oldu. 2007 yılında ülkeye toplam 99.485 insan göç etti.[87]

2007 yılı itibariyle, İsveç’e en çok göç veren ülkelerin başında Finlandiya yer almaktadır. Bunu, Yugoslavya, Irak, Polonya, İran, Danimarka, Almanya, Norveç, Türkiye, Şili, Lübnan, Tayland, Somali, Birleşik Krallık, Suriye, Çin Halk Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri doğumlu insanlar izlemektedir. Son on yılda ise bu ülkelerin başında Irak, Polonya, Tayland, Somali ve Çin Halk Cumhuriyeti yer almaktadır.[88]

1967 yılında tanıtılan ve İskandinav ülkeleri dışından ülkeye gelen göçü zorlaştıran yasalar sonucunda, 1969–70 yılları dolaylarında ülkeye göç eden İskandinav göçmen nüfusu 40.000 ile tarihteki en yüksek noktasına erişti. Yine mülteci olarak ülkeye gelip yerleşen mülteciler ve onların ardından gelen mülteci yakınları sayesinde ülkedeki mülteci oranı 1980′lerin sonundan sonra hızla arttı. Özellikle İran ve Şili’den gelen mülteciler daha yüksek bir ivmeye sahipti. 1990′lar boyunca bu ülkelere Yugoslavya’dan kopan ülkeler ile Orta Doğu ülkeleri eklendi.[89] 15 Aralık 2008′de gelen yeni yasa sayesinde Avrupa Birliği dışından işçi alımları kolaylaştı. Böylece Hindistan, Çin Halk Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen işçi sayısı da artmaya başladı.[90]

İsveç’te en çok konuşulan dil, bir Kuzey Cermen dili olan ve Danca, Norveççe gibi dillerle yakın akraba olan İsveççedir. Ancak İsveççe, bu diğer Kuzey Cermen dillerinden biçimce ve okunuşça farklıdır. Norveççe bilen bir kişi zorlanarak da olsa İsveççe bir konuşmayı anlayabilir. Yine Danca bilen bir kişi, Norveççe bilenden biraz daha fazla zorlanarak konuşmaları anlayabilir.[91] İsveççe, İsveç’te en çok konuşulan dil olmasına karşın ülkede resmi dil konumunda değildir. İsveç Finleri de İsveç’te ikinci büyük dil grubunu oluşturur. Ülkedeki nüfusun yüzde üçü tarafından konuşulan Fince, azınlık dili olarak kabul edilmektedir. Ülkedeki diğer azınlık dilleri Meänkieli, Sami, Romanca ve Yidiş şeklindedir. İsveççenin devlet dili olması konusunda mecliste yapılan bir 2005 önerisi, sınırda bir oyla reddedildi.[92]

Halkın büyük bir kısmı, İngiliz kültürüyle olan yakınlıklarına bağlı olarak yabancı dil olarak İngilizce gibi kimi yabancı dilleri bilmektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında doğan İsveçliler, ticari bağlantılar, denizaşırı yolculukların popülerliği, Anglo-Amerikan etkiler ve filmlerde altyazı kültürünün baskın olması gibi nedenlerle İngilizceyi oldukça rahat öğrenebilmektedirler. İsveç’te İngilizce, liselerde öğretimi zorunlu olan yabancı dildir.[93] Bölgesel öğretim kurumlarının kararlarına bağlı olarak, İngilizce birinci sınıf ile dokuzuncu sınıf arasında zorunlu olarak işlenmektedir. Bunların dışında Fransızca, Almanca ve İspanyolca gibi diller de bir ikinci yabancı dil olarak öğretilmektedir.[91] Yine İsveççe kurslarında Danca ve Norveççeden örnekler işlenmektedir. Göç dolayısıyla ülkede 100.000′den fazla kişi, ayrıca Süryanice konuşmaktadır.

11. yüzyıldan önce İsveçliler, İskandinav putperestliğine inanıp, Æsir tanrılarına taparlardı. Uppsala, tapınakların merkeziydi. 11. yüzyılda yaşanan Hıristiyanlaşma ile, ülkenin yasaları değiştirildi. 19. yüzyıla kadar başka tanrılara tapmak yasaklandı. 1530′larda Protestanlık’ın gelişmesinden sonra, Martin Luther’in İsveç kurumu Olaus Petri tarafından ülkede önemli etkiler bırakıldı. Bu dönemde kilise ile devletin bağı kesildi ve Roma Katolik piskoposluğu ile olan bağ ortadan kaldırıldı. Bu sayede ülkede Luteranizm egemen olmaya başladı. This process was completed by the Uppsala Synod of 1593. During the era following the Reformation, usually known as the period of Lutheran Orthodoxy, small groups of non-Lutherans, especially Calvinist Dutchmen, the Moravian Church and Walloons or French Huguenots from Belgium, played a significant role in trade and industry, and were quietly tolerated as long as they kept a low religious profile. The Sami originally had their own shamanistic religion, but they were converted to Lutheranism by Swedish missionaries in the 17th and 18th centuries.

Not until liberalization in the late 18th century, however, were believers of other faiths, including Judaism and Roman Catholicism, allowed to openly live and work in Sweden, and it remained illegal until 1860 for Lutheran Swedes to convert to another religion. The 19th century saw the arrival of various evangelical free churches, and, towards the end of the century secularism, leading many to distance themselves from Church rituals. Leaving the Church of Sweden became legal with the so-called dissenter law of 1860, but only under the provision of entering another denomination. The right to stand outside any religious denomination was established in the Law on Freedom of Religion in 1951.

Today about 75% of Swedes belong to the Church of Sweden (Lutheran), but the number is decreasing by about 1% every year, and Church of Sweden services are sparsely attended (hovering in the single digit percentages of the population).[94] The reason for the large number of inactive members is partly that until 1996, children became members automatically at birth if at least one of the parents was a member. Since 1996, all children that are christened become members. Some 275,000 Swedes are today members of various free churches (where congregation attendance is much higher), and, in addition, immigration has meant that there are now some 92,000 Roman Catholics and 100,000 Eastern Orthodox Christians living in Sweden.[95] Because of immigration, Sweden also has a significant Muslim population. Almost half a million are Muslims by tradition, but approximately 5% (25,000) of these actively practise Islam (in the sense of attending Friday prayer and praying five times a day).[96] (See Islam in Sweden.)

İsveç’teki hizmetleri kalitesi, diğer gelişmiş ülkelerle benzerlik gösterir. İsveç, bebek ölüm oranı dünyadaki en düşük beş ülkeden biridir. Ülkedeki ortalama yaşam süresi ve güvenilir içme suyu oranı yüksektir. Tedavi arayan herhangi bir İsveç vatandaşı, kısa sürede özel doktorlara erişebilmektedir. Yine birçok farklı tedavi şekli de talep edilebilmektedir. Ülkede hizmetleri, 21 il meclisi tarafından üstlenildiği gibi, hükümet tarafından verilen bütçelerle karşılanmaktadır. Ülkede vatandaşlar çok düşük miktarlarda tüm hizmetlerinden sıra beklemeksizin yararlanabilmektedir.

Being an advanced industrial nation, research plays a key role for economic development as well as for society at large, Sweden’s high-quality scientific and technological development is renowned throughout the world.

Altogether, the public and the private sector in Sweden allocate nearly four per cent of GDP to research & development (R&D), which makes Sweden one of the countries that invest most in R&D in terms of percentage of GDP. The standard of Swedish research is high and Sweden is a world leader in a number of important fields. Sweden tops Europe in comparative statistics both in terms of research investments as a percentage of GDP and in the number of published scientific works per capita.[97]

Though a relatively small country, Sweden has long been at the forefront of research and development. For several decades, the Swedish government, committed to strengthening R&D, has set high priorities on scientific and R&D activities. This strong engagement has helped make Sweden a leading country in terms of innovation.

For many years, Sweden has been a leading player among OECD countries in terms of its investments in and use of advanced technology. In international comparison, Swedish high-technology manufacturing is relatively large in all high-technology segments, and particularly in telecommunications and pharmaceuticals.

Statistics show that during the entire period 1970–2003, the Swedish national innovation system was among the leading countries in the OECD in terms of generating technological inventions, measured as international patenting in relation to population size. The statistics evaluating countries in terms of triadic patenting, i.e. patents assigned in the three patenting areas USA, EU and Japan, were even more outstanding. Only Switzerland reported a higher rate of triadic patenting.

Furthermore, Sweden ranked either as the first or second country publishing the highest number of scientific publications in the fields of medical science, natural science and engineering in 2001. Sweden was world-leading in medical science and second only to Switzerland in natural science and engineering in terms of the number of publications in relation to its population size.

In terms of structure, the Swedish economy is characterized by a large knowledge-intensive and export-oriented manufacturing sector, an increasing, but comparatively small, business service sector, and by international standards, a large public service sector. Large organisations both in manufacturing and services dominate the Swedish economy.[98]

In the 18th century Sweden’s scientific revolution took off. Previously, technical progress had mainly come from professionals who had immigrated from mainland Europe. In 1739, the Royal Swedish Academy of Sciences was founded, with people such as Carolus Linnaeus and Anders Celsius as early members. From the 1870s, engineering companies were created at an unmatched rate and engineers became heroes of the age. Many of the companies founded by early pioneers are still internationally familiar. Gustaf Dalén founded AGA, and received the Nobel Prize for his sun valve. Alfred Nobel invented dynamite and instituted the Nobel Prizes. Lars Magnus Ericsson started the company bearing his name, Ericsson, still one of the largest telecom companies in the world. Jonas Wenström was an early pioneer in alternating current and is along with Croatian inventor Tesla credited as one of the inventors of the three-phase electrical system.[99]

The traditional engineering industry is still a major source of Swedish inventions, but pharmaceuticals, electronics and other high-tech industries are gaining ground. Tetra Pak is an invention for storing liquid foods, invented by Erik Wallenberg. Håkan Lans invented the Automatic Identification System, a worldwide standard for shipping and civil aviation navigation. Losec, an ulcer medicine, was the world’s best-selling drug in the 1990s and was developed by AstraZeneca. A large portion of the Swedish economy is to this day based on the export of technical inventions, and many large multinational corporations from Sweden have their origins in the ingenuity of Swedish inventors.[99]

Sweden has a total of 33,523 patents as of 2007, according to the United States Patent and Trademark Office, and only ten other countries have more patents than Sweden.[100]

İsveç’in dünya çapında üne sahip sanatçısı bulunmaktadır. Bunlar arasında August Strindberg, Astrid Lindgren ve Nobel Ödülü sahipleri Selma Lagerlöf ve Harry Martinson yer almaktadır. Ülkenin toplamda yedi Nobel Edebiyat Ödülü bulunmaktadır. Yine ülkede doğmuş dünya çapında tanınan ressamlar arasında Carl Larsson ve Anders Zorn yer almaktadır. Ayrıca Tobias Sergel ve Carl Milles adlı heykeltıraşlar da heykel sanatında tanınırlığa sahiptir.

Ülkenin 20. yüzyıl kültür tarihinde, ilk verilen sinema eserleri arasında yer alan filmler önemli bir yer tutmaktadır. Bu ilk sinema örnekleri arasında Mauritz Stiller ve Victor Sjöström gibi ünlü İsveçli oyuncuların eserleri yer almaktadır. 1920′lerden 1980′lere kadarki dönemde yapımcısı Ingmar Bergman; oyuncu Greta Garbo ve Ingrid Bergman uluslararası olarak geniş tanınırlık elde etti. Son yıllarda Lukas Moodysson ve Lasse Hallström gibi isimlerin filmleri de geniş bir izleyici kitlesine sahiptir.

1960′lar ve 1970′ler boyunca İsveç, “cinsel devrim” olarak anılan ve kadın-erkek eşitliğini savunan kültürel akımda da öncü bir görev üstlendi.[101] Günümüzde İsveç’teki bekarların sayısı dünya standartlarına göre oldukça yüksektir. Eski bir İsveç filmi olan I Am Curious (Yellow) (1967), içerdiği sevişme sahnelerinin yanında cinselliğin liberal açısına değinmektedir. Bu tarz, o dönemden sonra “İsveç günahı” (Swedish sin) olarak anılmaya başladı. İsveç ayrıca eşcinsellik konusunda da özgürlükçü bir tutuma sahiptir. Bu konu hakkında verilen Fucking Åmål gibi filmler bulunmaktadır. Bu filmde küçük bir İsveç kenti olan Åmål’daki iki genç lezbiyenin hayatı aktarılmaktadır. İsveç’te eşcinsel evlilik hakkında yasaların olmayışı, hem yerli ortaklıklara hem de kayıtlı birlikteliklere izin vermektedir. Her yaştan ve cinsiyetten birlikte yaşama (sammanboende) durumu ülke çapında yaygındır. İsveç ayrıca son yıllarda doğum oranlarının yükseldiği bir ülkedir.

İsveç’in zengin bir müzik kültürü vardır, folk baladlarından hip hop’a kadar. The music of the pre-Christian Norse has been lost to history, although historical re-creations have been attempted based on instruments found in Viking sites. The instruments used were the lur (a sort of trumpet), simple string instruments, wooden flutes and drums. It is possible that the Viking musical legacy lives on in some of the old Swedish folk music.

Sweden has a significant folk-music scene, both in the traditional style as well as more modern interpretations which often mix in elements of rock and jazz. Väsen is more of a traditionalist group, using a unique, traditional Swedish instrument called the nyckelharpa while Garmarna, Nordman, and Hedningarna have more modern elements. There is also Saami music, called the joik, which is actually a type of chant which is part of the traditional Saami animistic spirituality but has gained recognition in the international world of folk music. Sweden has a major market for new age and ecologically or environmentally aware music, as well a large portion of pop and rock music having liberal and left-wing political messages.

Sweden also has a prominent choral music tradition, deriving in part from the cultural importance of Swedish folk songs. In fact, out of a population of 9.2 million, it is estimated that five to six hundred thousand people sing in choirs.[102]

Sweden is the third largest music exporter in the world, with over 800 million dollars in 2007 years revenue, surpassed only by the US and the UK.[103] ABBA was one of the first internationally well-known popular music bands from Sweden, and still ranks among the most prominent bands in the world, with about 370 million records sold. With ABBA, Sweden entered into a new era, in which Swedish pop music gained international prominence. There have been many other internationally successful bands since, such as Roxette, Ace of Base, Europe, and the Cardigans to name some of the biggest, and recently there has been a surge of Swedish Indie pop bands such as Mando Diao and Sahara Hotnights.

Sweden has also become known for a large number of heavy metal (mostly death metal and melodic death metal ) as well as progressive- and power metal bands. Some examples are HammerFall, Opeth and Meshuggah. The neoclassical power metal guitarist Yngwie Malmsteen is from Sweden. Sweden has a rather lively jazz scene. During the last sixty years or so it has attained a remarkably high artistic standard, stimulated by domestic as well as external influences and experiences. The Centre for Swedish Folk Music and Jazz Research has published an overview of jazz in Sweden by Lars Westin.[104]

Swedes are among the greatest consumers of newspapers in the world, and nearly every town is served by a local paper. The country’s main quality morning papers are Dagens Nyheter (liberal), Göteborgs-Posten (liberal), Svenska Dagbladet (liberal conservative) and Sydsvenska Dagbladet (liberal).. The two largest evening tabloids are Aftonbladet (social democratic) and Expressen (liberal). The ad-financed, free international morning paper, Metro International, was originally founded in Stockholm, Sweden. The country’s news is reported in English by, among others, The Local (liberal).

The public broadcasting companies held a monopoly on radio and for a long time in Sweden. Licence funded radio broadcasts started in 1925. A second radio network was started in 1954 and a third opened 1962 in response to pirate radio stations. Non-profit community radio was allowed in 1979 and in 1993 commercial local radio started.

The licence funded television service was officially launched in 1956. A second channel, TV2, was launched in 1969. These two channels (operated by Sveriges Television since the late ’70s) held a monopoly until the 1980s when cable and satellite television became available. The first Swedish language satellite service was TV3 which started broadcasting from London in 1987. It was followed by Kanal 5 in 1989 (then known as Nordic Channel) and TV4 in 1990.

In 1991 the government announced it would begin taking applications from private television companies wishing to broadcast on the terrestrial network. TV4, which had previously been broadcasting via satellite, was granted a permit and began its terrestrial broadcasts in 1992, becoming the first private channel to broadcast television content from within the country.

Around half the population are connected to cable television. Digital terrestrial television in Sweden started in 1999 and the last analogue terrestrial broadcasts were terminated in 2007.

The first literary text from Sweden is the Rök Runestone, carved during the Viking Age circa 800 AD. With the conversion of the land to Christianity around 1100 AD, Sweden entered the Middle Ages, during which monastic writers preferred to use Latin. Therefore there are only a few texts in the Old Swedish from that period. Swedish literature only flourished when the Swedish language was standardized in the 16th century, a standardization largely due to the full translation of the Bible into Swedish in 1541. This translation is the so-called Gustav Vasa Bible.

With improved education and the freedom brought by secularisation, the 17th century saw several notable authors develop the Swedish language further. Some key figures include Georg Stiernhielm (17th century), who was the first to write classical poetry in Swedish; Johan Henric Kellgren (18th century), the first to write fluent Swedish prose; Carl Michael Bellman (late 18th century), the first writer of burlesque ballads; and August Strindberg (late 19th century), a socio-realistic writer and playwright who won worldwide fame. The early 20th century continued to produce notable authors, such as Selma Lagerlöf, (Nobel laureate 1909), Verner von Heidenstam (Nobel laureate 1916) and Pär Lagerkvist (Nobel laureate 1951).

In recent decades, a handful of Swedish writers have established themselves internationally, including the detective novelist Henning Mankell and the writer of spy fiction Jan Guillou. But the only Swedish writer to have made a significant mark on world literature is the children’s book writer Astrid Lindgren, and her books about Pippi Longstocking, Emil of Maple Hills, and others.

Apart from traditional Protestant Christian holidays, Sweden also celebrates some unique holidays, some of a pre-Christian tradition. They include Midsummer celebrating the summer solstice; Walpurgis Night (Valborgsmässoafton) on 30 April lighting bonfires; and Labour Day or Mayday on 1 May is dedicated to socialist demonstrations. The day of giver-of-light Saint Lucia, 13 December, is widely acknowledged in elaborate celebrations which betoken its Italian origin and commence the month-long Christmas season. 6 June is the National Day of Sweden and, as of 2005, a public holiday. Furthermore, there are official flag day observances and a Namesdays in Sweden calendar. In August many Swedes have kräftskivor (crayfish dinner parties). Martin of Tours Eve is celebrated in Scania in November with Mårten Gås parties, where roast goose and svartsoppa (‘black soup’, made of goose stock, fruit, spices, spirits and goose blood) are served. The Sami, one of Sweden’s indigenous minorities, have their holiday on February 6 and Scania celebrate their Scanian Flag day on the third Sunday in July.

İsveç mutfağı, diğer İskandinav mutfaklarına benzerlik gösterir. Balık (özellikle ringa), et ve patates İsveç mutfağında önemli bir yere sahiptir. Baharatlar çoğu ülkenin mutfağına göre daha seyrektir.

Geleneksel olarak et suyu ve haşlanmış patates ile servis edilen İsveç köfteleri en ünlü yemeklerindendir. Akvavit, popüler bir distile içecektir ve kültürel bir önem taşır.

Yöresel çıtır ekmek Knäckebröd, günümüzde birkaç alternatife de sahiptir. Bunun yanı sıra İsveççe’de Lingon olarak adlandırılan dağ kızılcığı reçeli de kahvaltı kültüründe önemli bir yere sahiptir.

Yöresel yemeklerden örnekler sunacak olursak Surströmming (Kuzey İsveç’e ait bir tür balık yemeği) ve Güney İsveç’te de yılanbalığı örnek olarak verilebilir.

Her nasılsa İsveç mutfağı yabancı mutfakların etkisi altında kalmıştır. Günümüzde çoğu restorantta farklı kültürlere ait yemek seçeneği vardır.

İsveç yıllar boyunca film alanında oldukça başarılı olmuştur, birçok başarılı İsveçli Hollywood aktöründen söz edilebilir: Ingrid Bergman, Greta Garbo, Max von Sydow, Dolph Lundgren, Lena Olin, Stellan Skarsgård, Peter Stormare, Izabella Scorupco, Pernilla August, Ann-Margret, Anita Ekberg, Alexander Skarsgård, Harriet Andersson, Bibi Andersson, Ingrid Thulin, Malin Akerman ve Gunnar Björnstrand. Birçok yönetmen arasında uluslararası başarılı filmler yapan yönetmenlerden bahsedilebilir: Ingmar Bergman, Lukas Moodysson, ve Lasse Hallström.

İsveç’te modaya ilgi büyüktür ve ülke sınırları içinde Hennes & Mauritz (işletme ismi H&M), J. Lindeberg (işletme ismi JL), Acne, Gina Tricot, Tiger of Sweden, Odd Molly, Dagmar, Cheap Monday, Gant, Lexington, Svea, Resteröds, Nudie Jeans, WESC ve Filippa K gibi ünlü markaların genel merkezleri bulunmaktadır. Bu şirketler, Avrupa ve Amerika boyunca moda mallarını ithal ettikleri büyük bir alıcı kitlesine sahiptir, böylece komşularının birçoğu gibi çokuluslu ekonomik bağımlılığa karşın İsveçli firmalarının trendi devam etmektedir.

Sport activities are a national movement with half of the population actively participating, much thanks to the heavy government subsidies of sport associations (föreningsstöd). The two main spectator sports are football and ice hockey (several famous Swede ice hockey players include Mats Sundin, Peter Forsberg, Henrik Lundqvist, Markus Näslund, Daniel Sedin, Henrik Sedin, Daniel Alfredsson, Henrik Zetterberg and Nicklas Lidström). Second to football, horse sports have the highest number of practitioners, mostly women. Thereafter follow golf, athletics, and the team sports of handball, floorball, basketball and bandy.

Sweden has been a very successful sport nation throughout the years, and has a row of sportsmen that are considered to be the best in history in their type of sport. Björn Borg is considered not only to be the most successful player in his genre of sport, tennis, but also to be one of the most successful players in the history of sports. Jan-Ove Waldner the table tennis player known as ‘the Mozart of table tennis’ is a legend in both his native Sweden as well as in China. Gunnar Nordahl (football player) is still the best goalscorer of all time with 225 goals in 291 matches, and remains record holder for the most goals in a season in Italy, with 35 goals 1949–1950. Skier Ingemar Stenmark is considered to be one of the greatest alpine skiers of all time with 86 World Cup Victories. The greatest female Golf player of all time, Annika Sörenstam, have 90 international tournament wins as a professional make her the female golf player with the most wins to her name. She also tops the LPGA’s career money list.

The Swedish ice hockey team Tre Kronor is regarded as one of the very best in the world and has won the World Championships eight times, which makes them third in the medal count. They won Olympic gold medals in 1994 and 2006. In 2006, as the first nation in history, they won both the Olympic and world championships in the same year. The Swedish national football team has seen some success at the World Cup in the past, finishing second when they hosted the tournament in 1958, and third twice, in 1950 and 1994.

Athletics has enjoyed a surge in popularity due to several successful athletes in recent years, such as: Carolina Klüft, Stefan Holm, Christian Olsson, Patrik Sjöberg, Johan Wissman, Kajsa Bergqvist.

Sweden is also the eighth most successful country in the Olympic games in history.

In schools, on meadows and in parks, the game brännboll, a sport similar to baseball, is commonly played for fun. Other leisure sports are the historical game of kubb, and boules among the older generation.

Sweden hosted the 1912 Summer Olympics and the FIFA World Cup in 1958. Other big sports events held here include 1992 UEFA European Football Championship, FIFA Women’s World Cup 1995,The Jon Olsson Invitational, and several championships of ice hockey, curling, athletics, skiing, bandy, figure skating and swimming.

In Encyclopædia Britannica. Encyclopædia Britannica Online.

Konuyla ilgili diğer Wikimedia sayfaları :

Commons‘da İsveç ile ilgili çoklu ortam dosyaları bulunmaktadır.

VikiHaber‘de İsveç ile ilgili haberler bulunmaktadır.


Alingsås · Arboga · Arvika · Askersund · Avesta · Boden · Bollnäs · Borgholm · Borlänge · Borås · Djursholm · Eksjö · Enköping · Eskilstuna · Eslöv · Fagersta · Falkenberg · Falköping · Falsterbo · Falun · Filipstad ·Flen · Gränna · Gävle · Göteborg · Hagfors · Halmstad · Haparanda · Hedemora · Helsingborg · Hjo · Huskvarna · Hudiksvall · Härnösand · Hässleholm · Höganäs · Jönköping · Kalmar · Karlshamn · Karlskoga · Karlskrona · Karlstad · Katrineholm · Kiruna · Kramfors · Kristinehamn · Kristianstad ·Kumla · Kungsbacka · Kungälv · Köping · Laholm · Landskrona · Lidingö · Lidköping · Lindesberg · Linköping · Ljungby · Ludvika · Luleå · Lund · Lycksele · Lysekil · Malmö · Mariefred · Mariestad · Marstrand · Mjölby · Motala · Mölndal · Nacka · Nora · Norrköping · Norrtälje · Nybro · Nyköping · Nynäshamn · Nässjö · Oskarshamn · Oxelösund · Piteå · Ronneby · Sandviken · Sala  ·Sigtuna · Simrishamn · Skanör · Skara · Skellefteå · Skänninge · Skövde · Sollefteå · Stokholm · Strängnäs · Strömstad · Sundbyberg · Sundsvall · Säffle · Säter · Sävsjö · Söderhamn · Söderköping · Södertälje · Sölvesborg · Tidaholm · Torshälla · Tranås · Trelleborg · Trollhättan · Trosa · Uddevalla · Ulricehamn · Umeå · Uppsala · Vadstena · Varberg · Vaxholm · Vetlanda · Vimmerby · Visby · Vänersborg · Värnamo · Västervik · Västerås · Växjö · Ystad · Åmål · Ängelholm · Örebro · Öregrund · Örnsköldsvik · Östersund · Östhammar

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0sve%C3%A7

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

ilk bilgisayar faresi kim icat etti

Yazan: -icat-mucit | icatlar | Cuma 25 Aralık 2009 19:26

İşte dünyanın ilkleri

Dünyanın ilk faresi (1964)

Dünyanın ilk 1964’te Douglas Engelbart tarafından . Dikey yerleştirilen 2 çarktan oluşan ergonomikti, tuşları çok iyi yerleştirilmişti ve tahtadan yapılmıştı.

Tags: , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , ,

tekerlikli farenin icadı ve mucidi

Yazan: -icat-mucit | icatlar | Cumartesi 10 Ekim 2009 15:55

Farelerde kullanılan tekerleği 1995 yılınca eden , ürün gamını genişletmeye ve ülkemizde bilinirliğini artırmaya devam ediyor. Özellikle de aksesuarlarıyla klavye ve konusunda ürünler sunan genius, ayrıca sistemlerinde de oldukça iddialı. Genius‘un dünyadaki ve ülkemizdeki durumunu ve yeni ürünleri Türkiye Ülke Müdürü Xhoana Drishti‘ye sorduk.

Tags: , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , ,

japonlar dokunmatik fare icat etti

Yazan: -icat-mucit | Yeni icatlar | Salı 28 Nisan 2009 16:51

için dokunmatik etti

windows 7 dokunmatik ekranları tanıyor.fakatbu zor olabilir ve kirlenme sorunu var

japonlarda bunun için özel fare geliştirmişler

işte….


Kaynak

Tags: , , , , , ,

Etiketler:, , , , , ,

Yeni bir fare türü keşfedildi

Yazan: afe | Genel | Perşembe 19 Şubat 2009 16:40
Yeni bir fare türü keşfedildi
Yeni bir türü keşfedildi
19 Şubat 2009 Perşembe 13:35
Büyük Okyanus’un ada devleti Filipinler’de yetkililer yeni bir fare türü keşfettiklerini raporladılar.

175 gram ağırlığa sahip yeni tür Mindanao adasında bulunan Hamiguitan dağınında 950 yükseklikte keşfedildi.

Hamiguitan sıçanı adı verilen yeni türün sarı-kahverengi renkli, tüylü uzun bir kuyruğa sahip olduğu belirtildi.

Bulunan yeni türün Mindanao adasındaki birçok türle akrabalığı bulunuyor. insanları, coğrafi yapısı nedeniyle Mindanao’da birçok farklı türün barındığını ifade ediyor.

Filipinler’de, yalnızca bu bölgede yaşayan 125 farklı türden memeli hayvan bulunuyor. Araştırmanın Filipinli lideri Danilo Balete, bulunan yeni türün sadece Hamiguitan’ın güney bölgesinde yaşadığı saptanan ilk tür olduğunu belirtti.

Tags: , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , ,

Sonraki Sayfa »