DNA moleküllerinin yapısı

Yazan: admin | icatlar | Cumartesi 7 Ağustos 2010 16:32

Nükleazlar DNA çikleri kesen enzimlerdir, fosfodiester bağlarının hidrolizini katalizlerler. DNA çiklerinin uçlarındaki nükleotitleri hidrolizleyen nükleazlare eksonükleaz denir, çiklerin iç kısımlarındaki bağları hidrolizleyenlere ise endonükleaz. Moleküler biyolojide en sık kullanılan endonükleazlar restriksiyon endonükleazlarıdır, bunlar DNA’yı belli dizilerde keserler. Örneğin soldaki resimde görülen EcoRV enzimi 6 bazlı 5′-GAT|ATC-3′ dizisini tanır ve dik çizgi ile gösterilen noktada onu keser. Doğada bu enzimler, restriksiyon modifikasyon sisteminin bir parçası olarak, bakterileri fajlara karşı korumaya yararlar, hücrenin içine giren faj DNA’sını sindirerek.[78] Teknolojide bu enzimler moleküler klonlama ve DNA parmakizlemesi (DNA fingerprinting) için kullanılır.

Canlılarda DNA genelde tek bir molekül değil, birbirine sıkıca sarılı bir çift molekülden oluşur. [5][6] Bu iki uzun çik sarmaşık gibi birbirine sarılarak bir çift sarmal oluşturur. Nükleotit birimler bir şeker, bir fosfat ve bir bazdan oluşurlar. Şeker ve fosfat DNA molekülünün omurgasını oluşturur, baz ise çifte sarmaldaki öbür DNA çiği ile etkileşir. Genel olarak bir şekere bağlı baza nükleozit, bir şeker ve bir veya daha çok fosfata bağlı baza ise nükleotit denir. Birden çok nükleotidin birbirine bağlı haline polinükleotit denir.[7]

Modern biyoloji ve biyokimyada rekombinant DNA teknolojisi yoğun bir şekilde kullanılır. Rekombinant DNA başka DNA parçalarından bir araya getirilmiş yapay bir DNA’dır. DNA parçaları, plazmit veya viral vektörler aracılığıyla canlıların içine transformasyon yoluyla sokulabilir.[101] Bu yolla ortaya çıkan, genetik değişime uğramış canlılar kullanılarak rekombinant proteinler üretilebilir, bunlar tibbi araştırmalarda[102] veya tarımda[103][104] kullanılabilir.

DNA ikileşmesinde, DNA-bağımlısı DNA polimeraz, bir DNA dizisinin kopyasını yapar. Bu süreçte hata olmaması hayatî önem taşıdığı için bu tip polimerazlarının çoğunda prova okuma aktivitesi bulunur. Bunlarda, sentez reaksiyonunda meydana gelen ender hatalar, baz eşleşmesinin doğru olmamasıyla anlaşılır. Eğer bir uyumsuzluk algılanırsa, 3′-5′ yönünde çalışan bir eksonükleaz aktivitesi etkinleştirilir ve hatalı baz çıkartılır.[83] Çoğu canlıda DNA polimerazlar replizom olarak adlandırılan ve yardımcı altbirimler (DNA kıskacı ve helikazlar gibi) içeren büyük bir kompleks içinde yer alır.[84]

DNA’nın tüm işlevleri onun proteinlerle olan etkileşimine bağlıdır. Bu protein etkileşimlerinin bazıları özgül-dışıdır (non-spesifiktir), bazılarında ise protein ancak belli bir DNA dizisine bağlanabilir. Enzimler de DNA’ya bağlanabilir ve bunlar arasında DNA baz disini transkripsiyon ve DNA ikilemesi için kopyalayan polimerazlar özellikle çok önemlidir.

DNA’nın bir çiğindeki bir baz tipi, öbür çikten tek bir baz tipi ile bağ kurar. Buna tümleyici (komplemanter) baz eşleşmesi denir: pürinler pirimidinler ile hidrojen bağı kurar, A yalnızca T’ye bağlanır, C’de yalnızca G’ye bağlanır. Çift sarmalda karşıdan karşıya birine bağlı iki baza bir baz çifti denir. Çift sarmalı kararlı kılan ayrıca hidrofobik etki ve pi istiflenmesi vardır, bunlar DNA dizisisinden bağımsızdır.[12] Hidrojen bağları kovalent bağlardan daha zayıf olduklarından kolayca kopup tekrar oluşabilirler. Dolayısıyla DNA zincirinin iki çiği bir fermuar gibi kolayca birbirinden ayrılabilir, ya mekanik güç ile veya yüksek sıcaklıkta.[13] Komplementerliğin bir sonucu olarak bir DNA sarmalındaki iki çikli dizideki tüm bilgi çiklerin her birinde kopyalanmış durumdadır, bu da DNA kopyalanması için esas bir özelliktir. Aslında komplementer baz çiftleri arasındaki spesifik ve tersinir etkileşimler DNA’nın canlılardaki işlevleri için şarttır.[1]

Bir DNA sarmalı genelde başka DNA parçaları ile etkileşmez, ve hatta insan hücrelerinde farklı kromozomlar çekirdekte farklı bölgelerde yer alırlar.[88] Farklı kromozomların fiziksel olarak bu şekilde ayrı tutulması DNA’nın kararlı bir bilgi deposu olarak işlev görmesinde önemli bir rol oynar. Kromozomların birbiriyle etkileştiği zamanlar sadece rekombinasyona girdikleri krosover sırasındadır. Krosover sırasında iki DNA sarmalı kesilir, bir bölüm yer değiştirir ve kesik uçlar birleşir.

Bazı kodlamayan DNA dizileri kromozomlar için yapısal rol oynarlar. Telomer ve sentromerler tipik olarak çok az sayıda gen içerir, ama kromozomların işlev ve stabilitesi için önemlidir.[34][60] İnsanlarda bulunan kodlamayan DNA’ların önemli bir türü psödogenlerdir, bunlar mutasyon sonucu çalışmaz hale gelmiş genlerin kopyalarıdır.[61] Bu DNA dizileri genelde birer moleküler fosilden ibarettir ama bazen yeni genlerin oluşumuna ham madde olabilirler, gen ikilenmesi ve ıraksak evrim süreçleri sonucu.[62]

Deoksiribonükleik asit (DNA), tüm organizmalar ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asittir. DNA’nın başlıca rolü bilginin uzun süreli saklanmasıdır. Protein ve RNA gibi hücrenin diğer bileşenlerinin inşası için gerekli olan bilgileri içermesinden dolayı DNA bir kalıp, şablon veya reçeteye benzetilir. Bu genetik bilgileri içeren DNA parçaları gen olarak adlandırılır, ama başka DNA dizilerinin yapısal işlevleri vardır, diğerleri ise bu genetik bilginin kullanılmasının düzenlenmesine yararlar.

Zaman içinde DNA’da biriken mutasyonlar sonra kalıtsal olarak aktarıldığı için, taşıdığı bilgi bir anlamda tarihseldir. Genetikçiler DNA dizlerini karşılaştırarak bir canlının evrimsel tarihi yani onun filogenetiği hakında çıkarımlar yapabilirler.[114] Filogenetik sahası evimsel biyolojide güçlü bir araçtır. Bir türün bireylerine ait DNA dizileri karşılaştırıldığında topluluk genetikçileri o topluluğun tarihine dair bilgiler edinebilirler. Ekoloji genetiğinden antropolojiye kadar uzanan çeşitli sahalarda bu bilgilerden yararlanılabilir. Örneğin, tevratta söz konusu olan İsrail’in on kayıp kavmi, DNA bulguları ile tanımlanmaktadır.[115][116]

Genomu oluşturan DNA ökaryotlarda hücre çekirdeğinde, ayrıca az miktarda mitokondrilerde bulunur. Prokaryotlardaki DNA, sitoplazma içinde yer alan, düzensiz şekilli nükleoid denen cismin içindedir.[55] Genom tarafından kodlanan bilgi genlerde yer alır, bir canlı birey tarafından taşınan bu bilginin tamamına onun genotipi denir. Gen kalıtımsal bir birimdir ve organizmanın belli bir özelliğini belirleyen bir DNA dizisi ile tanımlanır. Ayrıca, bu DNA bölgesinin transkripsiyonunu düzenleyen diziler (promotör ve hızlandırıcılar gibi) de vardır.

DNA çeşitli farklı mutajenler tarafından hasara uğrayabilir, bunun sonucunda DNA dizisi değişebilir. Mutajenler arasında başlıca, yükseltgen (oksitleyici) etmenler, alkilleyici etmenler ve yüksek enerjili elektomanyetik ışınlar (morötesi ışık ve X ışınları gibi) sayılabilir. DNA’da meydana gelen hasarın tipi mutagenin tipine bağlıdır. Örneğin, mor ötesi ışık timin ikilileri (timin dimerleri) oluşturarak DNA’ya hasar verir.[45] Buna karşın, serbest radikaller veya hidrojen peroksit gibi yükseltgen etmenler çeşitli farklı türden hasar oluşturabilirler, baz değişimi (özellikle guanozin) ve iki çikli kırılmalar gibi.[46] Her bir insan hücresinde günde 500 baz yükseltgeyici zarar görür.[47][48] Bu yükseltgeyici hasarlardan en zararlısı çift zincirli kırılmalardır, çünkü bunların onarımı zordur, bunlar DNA dizilerinde noktasal mutasyonlara, insersiyonlara ve delesyonlara ayrıca kromozomal translokasyonlara yol açabilirler.[49]

Nükleotit olarak adlandırılan birimlerden oluşan bir polimerdir.[1][2] DNA zinciri 22 ila 26  Ångström arası (2,2-2,6 nanometre) genişliktedir bir nükleotit birim 3,3 Å (.33 nm) uzunluğundadır.[3] Herbir birim çok küçük olmasına rağmen, DNA polimerleri milyonlarca nükleotitten oluşan muazzam moleküllerdir. Örneğin, en büyük insan kromozomu olan 1 numaralı kromozom yaklaşık 220 milyon baz çifti uzunluğundadır. [4]

Çifte sarmal sağ elli bir spiraldir(sarmal). DNA çiklerinin birbirine sarılı halinde şeker-fosfatlı omurgalar arasındaki aralıktan bazların kenarları görünür (animasyona bakınız). Sarmal etrafında dolanan bu oyuklardan iki tane vardır: bunlardan büyük oyuk (majör oyuk) olarak adlandırılanı 22 Å genişliğinde, küçük (minör) oyuk ise 12 Å genişliğindedir.[10] Küçük oyuğun darlığı nedeniyle bazların kenarlarına erişmek büyük oluktan daha kolaydır. Bu nedenle, DNA’daki belli baz dizilerine bağlanan, transkripsiyon faktörü gibi proteinler büyük oyuktan bazların kenarlarına temas ederler. [11]

Bu istiflenmiş yapıların aynı sıra, telomerler ayrıca telomer ilmiği (T-ilmiği; ingilizce telomere loops veya T-loops) adlı yapılar oluştururlar. Bunlarda tek çikli DNA, telomer bağlanıcı proteinler tarafından stabilize edilmiş bir halka olarak kıvrılır.[38] Bir T-ilmiğinin en ucundaki tek çikli DNA, çift çi bir DNA bölgesine bağlıdır. Bu birleşme noktasında tek çikli telomer DNA’sı, çift çikli DNA’nın çifte sarmalını bozup iki sarmaldan biri ile baz eşleşmesi yapar. Bu üç sarmallı yapıya yer değişim halkası (İngilizce displacement loop veya D-loop) denir.[36]

DNA ayrıca aile ilişkilerini belirlemek için kullanılmıştır, örneğin Amerikan başkanlarından Thomas Jefferson’un kölesi Sally Hemings’in soyundan kişiler ile Jefferson arasında akrabalık olduğunun kanıtlanmasında. Bu amaçlı kullanım, yukarda değinilen suç tahkikatlarında DNA’nın kullanılmasına benzerdir. Nitekim, bazı tahkikatların çözümlenmesi, suç mahalinde bulunan DNA’nın suçlunun akrabalarının DNA’sıyla uyuşması sayesinde olmuştur.[117]

DNA’da bulunan genetik bilgi tüm modern canlıların işlev görmesine, yani büyümesi ve çoğalmasına olanak sağlar. Ancak, 4 milyar yıldır sürmekte olan yaşamın tarihçesi boyunca DNA’nın bu işlevi yerine getirdiği belli değildir, yaşamın en eski biçimlerinin kullanmış olduğu kalıtsal malzemenin RNA olduğu öne sürülmüştür.[82][94] RNA, hem genetik bilgi aktarma hem de ribozimlerin parçası olarak katalizör özelliğine sahip olmasından dolayı ilk hücrelerin metabolizmasında merkezî bir rol oynamış olabilir.[95] Nükleik asitlerin hem kalıtımda hem de katalizde rol oynadığı bu eski RNA dünyası, günümüz genetik kodunun dört nükleotit bazından oluşmuş şekilde evrimleşmesine etki etmiş olabilir. Bunun nedeni, bir canlıdaki bazların sayısının azlığının replikasyon verimini artıracağı ama bazların çokluğunun ise ribozimlerin katalitik verimini artıracağı, bu iki zıt etki ile kalıtsal bilgiyi kodlayan baz sayısının dört olarak dengelenmiş olabileceği öne sürülmüştür.[96]

Helikazlar moleküler motor özellikli proteinlerdir. Nükleozit trifosfatlarda, özellikle ATP’de taşınan kimyasal enerjiyi kullanıp bazlar arasındaki hidrojen bağlarını kırarlar ve DNA çifte sarmalını ters yönde burarak onu tek çikler halinde açarlar.[81] Bu enzimler DNA bazlarına erişmeye gerek duyan enzimlerin bulunduğu süreçlerde gereklidir.

DNA çiğinin omurgası almaşıklı şeker ve fosfat artıklarından oluşur.[8] DNA’da bulunan şeker 2-deoksiribozdur, bu bir pentozdur (beş karbonlu şekerdir). Bitişik iki şekerden birinin 3 numaralı karbonu ile öbürünün 5 numaralı karbon atomu arasındaki fosfat grubu, bir fosfodiester bağı oluşturarak şekerleri birbirine bağlar. Fosfodiester bağın asimetrik olması nedeniyle DNA çiğinin bir yönü vardır. Çifte sarmalda bir çikteki nükleotitlerin birbirine bağlanma yönü, öbür çiktekilerin yönünün tersidir. DNA çiklerinin bu düzenine antiparalel denir. DNA çiklerin asimetrik olan uçları 5′ (beş üssü) ve 3′ (üç üssü) olarak adlandırılır, 5′ uç bir fosfat grubu, 3′ uç ise bir hidroksil grubu taşır. DNA ve RNA arasındaki başlıca farklardan biri, içerdikleri şekerdir, RNA’da 2-deoksiriboz yerine başka bir pentoz şeker olan riboz bulunur.[6]

Yukarıda değinilen proteinlerden farklı olarak başka proteinler belli DNA dizilerine bağlanacak şekilde evrimleşmişlerdir. Bunların en iyi araştırılmış olanları transkripsiyon faktörleridir, bular transkripsiyonu düzenleyen proteinlerdir. Her transkripsiyon faktörü belli bir DNA diziler kümesine bağlanır ve bu dizilere yakın protörleri olan genlerin transkripsiyonu etkinleştirir veya engeller. Transkripsiyon faktörleri bunu iki farklı yoldan gerçekletirir. Birincisi, transkripsiyondan sorumlu olan RNA polimeraz bağlanırlar, bunu ya doğrudan ya da aracı proteinlerle yaparlar, bunun sonucunda polimeraz promotöre yakın bir konuma yerleştitilmiş olur ve transkripsiyona başlaması mümkün hale gelir.[73] Bir diğer yolda ise, transkripsiyon faktörleri promotörde yer alan histonları kimyasal değişime uğratan enzimlere bağlanırlar; bunun sonucunda polimerazın DNA’ya erişimi değişir.[74]

Transkripsiyon, DNA-bağımlısı RNA polimeraz tarafından gerçekleştirilir, bu enzim DNA çiğindeki diziyi RNA olarak kopyalar. Bir genin transkripsiyonu için RNA polimeraz, DNA üzerinde promotör adlı bir bölgeye bağlanır ve DNA çiklerini ayrıştırır. Sonra genin dizisini bir RNA zinciri olarak kopyalar, ta ki terminatör (sonlayıcı, İng. ‘terminator’) adlı bir DNA bölgesine gelip orada durup DNA’dan kopana kadar. DNA bağımlı DNA polimeraz da olduğu gibi, RNA polimeraz II (ökaryotlardaki çoğu genin transkripsiyonun yapan enzim) de çeşitli düzenleyici ve yardımcı proteinlerden oluşmuş büyük bir protein kompleksinin parçası olarak çalışır.[86]

Doğrusal kromozomların uçlarında telomer olarak adlandırılan özelleşmiş bölgeler bulunur. Bu bölgelerin ana fonksiyonu kromozom uçlarının telomeraz adlı enzim aracılığıyla kopyalanmasını sağlamaktır. DNA’yı normalde kopyalayan enzimler kromozomların en uç kısımların kopyalayamadığı için bu kopyalama telomeraz aracılığıyla yapılır.[33] Bu özelleşmiş kromozom başlıkları ayrıca DNA’nın uçlarını korurlar ve hücredeki DNA tamir sistemlerinin bunları tamir edilmesi gereken hasar olarak algılanmasını engeller.[34] İnsan hücrelerinde telomerler genelde TTAGGG dizisinin birkaç bin kere tekrarından oluşan tek çikli DNA uzantılarıdır.[35]

Bir DNA dizisi, eğer ondan protein sentezlemeye yarayan mesajcı RNA kopyası ile aynı diziye sahipse, “anlamlı” olduğu söylenir.[17] Öbür çikteki diziye “ters anlamlı” dizi denir. Aynı DNA çiğinin farklı bölgelerinde anlamlı ve ters anlamlı diziler bulunabilir, yani her iki çikte hem anlamlı hem anlamsız diziler bulunur. Hem prokaryot ve ökaryotlarda ters anlamlı, yani protein üretimine yaramayan, RNA’nın üretildiği olur, bu RNA’ların işlevi halen tam bilinmemektedir.[18] Bir görüşe göre ters anlamlı RNA, RNA-RNA baz eşleşmesi yoluyla gen ifadesinin düzenlenmesine yaramaktadır.[19]

A biçimi daha geniş bir sarmaldır, B biçimine kıyasla küçük oluk daha geniş ve sığ, büyük oluk da daha dar ve derindir. A biçimli nükleik asitler, fizyolojik olmayan şartlarda, suyunu kaybetmiş DNA örneklerinde görülür, hücre içinde ise DNA ve RNA çiklerinin birbirine sarılmasından oluşan karma (hibrit) eşleşmelerde, ayrıca bazı enzim-DNA komplekslerinde meydana gelebilir.[28][29] Metilasyonla kimyasal değişime uğrayan DNA parçaları daha büyük biçimsel değişiklik gösterip Z biçimini alabilirler. Bu durumda çikler sarmal ekseni etrafında dönerek sol elli bir spiral oluşturur, bu daha yaygın olan B biçimimdekinin tersi yöndedir.[30] Bu sıra dışı yapılar Z-DNA bağlayıcı proteinler tarafından tanınır ve transkripsiyon kontrolü ile ilişkili olduğu sanılmaktadır.[31]

DNA ligaz enzimleri kesilmiş veya kırık DNA çiklerini birleştirir.[79] Ligazlar özellikle gecikmeli çik DNA ikileşmesinde önemli bir rol oynarlar, çünkü replikasyon çatalında meydana gelen kısa DNA parçalarını birleştirirler. Ayrıca DNA tamiri ve genetik rekombinasyonda kullanılırlar.

DNA’nın çeşitli biçimleri (konformasyonları) mevcuttur.[8] Ancak, canlılarda sadece A-DNA, B-DNA, ve Z-DNA gözlemlenmiştir. DNA’nın hangi biçimi aldığı DNA dizisine, süperburulmanın yönü ve miktarına, bazlardaki kimyasal değişimlere, ve çözeltinin özelliklerine (metal iyonu ve poliamin konsantrasyonu gibi) bağlıdır. [26] Bu üç biçimden yukarıda betimlenmiş olan “B” biçimi, hücrelerdebulunan şartlar altında en sık görülenidir.[27] DNA’nın diğer iki alternatif biçiminin geometri ve boyutları farklıdır.

RNA-bağımlısı DNA polimerazlar RNA çiğinde bulunan diziyi DNA olarak kopyalayan özel bir polimeraz sınıfıdır. Ters transkiptazlar bu sınıfa dahildir, bunlar viral enzimler olup hücrelerin retrovirüsler tarafından enfeksiyonunda yer alırlar. Telomerazlar da bu sınıfa dahildir, bunlar da telomerlerin ikilenmesi için gereklidir.[85][33] Telomerazı diğer bu tip enzimlerden farklı kılan bir özelliği, kullandığı RNA kalbın kendi yapısının bir parçası olmasıdır.[34]

Adli bilimciler, bir suç mahalinde bulunmuş kan, meni, deri, tükürük veya saçta bulunan DNA’yı kullanarak bir failin kimliğini belirleyebilirler. Bu işleme genetik parmak izi çıkarma veya genetik profilleme denir. DNA profillemesinde, tekrarlı diziler (kısa tandem tekrar ve miniuydu) içeren DNA’nın değişken kısımlarının uzunlukları belirlenir, bunlar farklı insanlarda karşılaştırılır. Bu yöntem bir suçlunun tanınması için son derece güvenilir bir yöntemdir.[105] Ancak, eğer suç mahaline birde fazla kişinin DNA’sı bulaşmışsa bu kimlik belirleme karmaşıklaşabilir.[106] DNA profillemesi 1984′te Britanyalı genetikçi Sir Alec Jeffreys,[107] tarafından geliştirilmiş ve adli bilimde ilk defa 1988′de Enderby cinayetleri için Colin Pitchfork’un suçlu bulnmasında kullanılmasında kullanılmıştır.[108] Bazı tür suçları işlemiş kişiler bir veritabanında depolanmak amacıyla kendi DNA’larından bir örnek vermeye mecbur tutlabilirler. Bu sayede suç mahalinde bulunmuş DNA örneğinden başka elde hiç bir delil bulunmayan bazı eski vakalar çözülebilmiştir. DNA profillemesi katliam kurbanlarının kimliklerinin belirlenmesinde de kullanılmıştır.[109]

Crick, 1957′de yaptığı etkili bir sunumda, moleküler biyolojinin “Temel Dogması”nı ortaya koyarak DNA, RNA ve proteinler arasındaki ilişkiyi, bu konuda kanıtlar henüz tamamen toplanmadan, özetledi, ayrıca “adaptör hipotezi”ni dile getirdi.[130] Çift sarmallı yapının ima ettiği kopyalama mekanizmasının teyidi, 1958′de yayımlanan Meselson-Stahl deneyi ile edildi.[131] Crick ve arkadaşları tarafından yapılan diğer çalışmalar genetik kodun, kodon olarak adlandırılan, örtüşmeyen baz üçlülerinden oluştuğunu gösterdi, bu sayede Har Gobind Khorana, Robert W. Holley ve Marshall Warren Nirenberg genetik kodu çözdüler.[132] Bu moleküler biyolojinin doğumuna karşılık gelir.

Bazı DNA dizilerinde anlam ve ters anlam kavramları birbirine karışır, çünkü bazen genler birbiriye örtüşebilir.[20] Böyle durumlarda bazı DNA dizileri çifte görev yapar, bir çik boyunca okununca bir protein kodlar, öbür çik boyunca okununca ikinci bir protein kodlar. Bakterilerde bu tür gen örtüşmeleri gen transkripsiyonunun düzenlenmesi ile ilişkili olduğuna dair bulgular vardır,[21] virüslerde ise, genlerin örtüşmesi küçük bir viral genoma daha çok bilginin sığmasını sağlar.[22]

DNA ilk İsviçreli hekim Friedrich Miescher tarafından saflaştırılmıştır, kendisi 1869′da atık cerrahi pansumanlardaki irin içinde mikroskopik bir madde keşfetmiştir. Hücre çekirdeklerinde (nükleus) bulunduğu için ona “nüklein” adını vermiştir. [118] 1919′da Phoebus Levene, nükleotit birimleri oluşturan baz, şeker ve fosfatı tanımlanmıştır.[119] Levene DNA’nın, birbirine fosfat grupları ile bağlı olan nükleotit birimlerden oluşan bir zincir olduğunu öne sürmüştür. Ancak, Levene, bu zincirin kısa olduğunu ve bazları kendini tekrar eden bir sıralamaya sahip olduğunu düşünmüştür. 1937′de William Astbury DNA’nın düzenli bir yapıya sahip olduğunu gösteren ilk X ışını difraksiyon görüntülerini elde etti.[120]

Kromozom sarılmasının en yaygın şekli homolog rekombinasyondur, bunda iki kromozom birbirine çok benzer dizilere sahiptir. Non-homolog rekombinasyon hücreye zarar verici olabilir çünkü kromozomal translokasyon ve genetik anormalliklere yol açabilir. Rekombinasyon tepkimesi rekombinaz olarak adlandırılan enzimler (örneğin RAD51) tarafından katalizlenir.[91] Rekombinasyonun ilk adımı çift iplikli bir kesik oluşturulmasıdır, bu ya bir endonükleaz ya da DNA hasarı sonucunda meydana gelir.[92] Rekombinaz tarafından kısmen katalizlenen bir dizi adım sonucunda iki sarmal en az bir Holliday bağlantısı tarafından birleştirilir: her sarmalın bir çiği, öbür sarmalda ona komplementer olan öbür çik ile kaynaşır. Holliday kavşağı, tetrahedral bir yapıdır, bu şekilde birleşmiş iki kromozomda bir çiğin bir diğeriyle yer değiştirmesiyle bu yapı kromozomlar boyunca ilerler. Rekombinasyon tepkimesi junction2ın kesilmesi ve serbest kalan DNA uçlarının tekrar birleşmesi ile son bulur.[93]

Çoğu mutajen, iki baz çifti arasındaki boşluğa girer, buna enterkalasyon denir. Çoğu enterkalatörler aromatik ve düzlemsel moleküllerdir, bunlara örnek olarak etidyum bromür, daunomisin, doksorubisin ve talidomit sayılabilir. Bir enterkalatörün iki baz çifti arasına girebilmesi için bunların arasının açılması, bunun olabilesi için de DNA sarmalının normalin aksi yönde burularak gevşemesi gerekir. Bunlar olunca transkripsiyon ve DNA ikilenmesi engellenir, zehirlenme ve mutasyonlar meydana gelir. Bu yüzden DNA enterkalatörleri çoğunlukla kanserojendir, bunların iyi bilinen örnekleri olarak benzopiren diol epoksit, akridin türevleri aflatoksin ve etidyum bromür sayılabilir.[50][51][52] Tüm bunlara rağmen, DNA transkripsiyonuna engel olma özelliklerinden dolayı bu toksinler aynı zamanda hızla büyüyen kanser hücrelerini engellemek amacıyla kemoterapide kullanılırlar.[53]

Bu guanin zengini diziler normal DNA’daki baz çiftleri yerine, dört bazlı birimlerden meydana gelmiş istiflenme kümeleri ile kromozom uçlarını stabilize ederler. Burada dört guanin baz yassı bir tabaka oluştururlar, bular da birbiri üzerine istiflenerek kararlı bir G-dörtlüsü (G-quadruplex) yapısı oluştururlar.[36] Bu yapıların stabilizasyonu, bazların kenarları arasındaki hidrojen bağları ve her dört bazlı birimin ortasında yer alan bir metal iyonun şelasyonu ile gerçekleşir.[37] Bu G-dörtlüleri başka yollardan da oluşabilir: tek bir çiğin bir kaç kere katlanması ile bu dörtli birim oluşabilir, veya ikiden fazla farklı paralel çiğin her birinin ortak yapıya bir baz temin etmesi ile de bu dört baz bir araya gelebilir.

Topoizomerazlar hem nükleaz hem de ligaz etkinliğine sahiptir. Bu proteinler DNA’daki süperburulma derecesini değiştirirler. Bu enzimlerin bazıları DNA sarmalının bir çiğini kesip bunun öbürü etrafında dönmesini sağlar, sonra da DNA’daki kesiği tekrar birleştirir.[24] Bu enzimlerin diğerleri ise DNA sarmalının bir çiğini kesip öbür çiğin bu kesiğin içinden kesmesini sağlarlar, sonra kesiği tekrar birleştirirler.[80] Topoizomerazlar DNA’yla ilgili pekçok süreçte yer alırlar, DNA ikileşmesi ve transkripsiyonu gibi.[25]

1953′te Rosalind Franklin tarafından elde edilmiş X-ışını kırınım görüntülerine dayanarak ve bazların eşlendiği bilgisini kullanarak, James D. Watson ve Francis Crick DNA’nın bugün kabul görmüş yapısını ilk defa öne sürdüler.[124] Watson ve Crick’in modelini destekleyen deneysel veriler Nature dergisinin aynı sayısında 5 ek makale olarak yayımlandı. Bunlardan Franklin ve Raymond Gosling’in makalesi, Watson ve Crick’in modelini destekleyen ilk X ışını kırınım verisi yayınıydı,[125][126] derginin bu sayısında ayrıca Maurice Wilkins ve çalışma arkadaşları tarafından DNA yapısı hakkında bir makale de vardı.[127] 1962′de Franklin’in ölümünün ardından, Watson, Crick ve Wilkins beraberce Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülünü aldılar.[128] Ancak, bu keşfin kime ait olduğuna dair tartışma sürmektedir[129]

DNA, ökaryotlarda doğrusal kromozomlar, prokaryotlarda ise dairesel kromozomlar içinde bulunur. Bir hücredeki kromozomlar kümesine onun genomu denir; insan genomu 46 kromozom içinde yer alan yaklaşık 3 milyar baz çiftinden oluşur.[54] Protein ve diğer işlevsel RNA molekülleri kodlayan bilgi, gen adı verilen DNA parçalarının dizisinde yer alır. Genlerdeki genetik bilginin aktarılması baz eşleşmesi ile gerçekleşir. Örneğin, transkripsiyon sırasında bir DNA dizisinin ona komplementer bir RNA dizisi olarak kopyalanması, DNA ile doğru RNA nükleotitler arasındaki çekim ile mümkün olur. Protein çevrimi (translasyon) denen süreç sırasında bu RNA dizisine kaşılık gelen bir protein sentezlenirken, RNA nükleotitleri arasında gene baz eşleşmesi olur. Bir diğer önemli süreç, hücredeki genetik bilginin kopyalanması olan DNA ikilenmesidir. Bu işlevlerin ayrıntıları başka maddelerde işlenmiştir; burada DNA ile genomun fonksiyonlarını yerine getiren diğer moleküller arasındaki etkileşimler ele alınmıştır.

1928′de Frederick Griffith, Pnömokok bakterisinin “düz” şeklini belirleyen özelliğin “buruşuk” şekilli Pnömokok bakterilere aktarılmasının mümkün olduğunu, bunun için ölü “düz” bakterilerin canlı “buruşuk” bakterilerle karıştırılmasının yettiğini gösterdi.[121] Bu deneysel sistem kullanarak Oswald Avery ve arkadaşları Colin MacLeod ve Maclyn McCarty 1943′de değiştirici etmenin DNA olduğunu gösterdiler.[122] 1952′de Alfred Hershey ve Martha Chase tarafından Hershey-Chase deneyinde T2 fajının genetik malzemesinin DNA olduğunu göstererek DNA kalıtımdaki rolü teyid ettiler.[123]

Hücrelerde DNA, kromozom olarak adlandırılan yapıların içinde yer alır. Hücre bölünmesinden evvel kromozomlar ikilenir, bu sırada DNA ikileşmesi gerçekleşir. Ökaryotlarda (yani hayvan, bitki, mantar ve protistalar) DNA’larını hücre çekirdeği içinde bulundururlar, buna karşın prokaryotlarda (yani bakteri ve arkelerde) DNA hücre sitoplazmasında yer alır. Kromozomlarda bulunan kromatin proteinleri (histonlar gibi) DNA’yı sıkıştırıp organize ederler. Bu sıkışık yapılar DNA ile diğer proteinler arasındaki etkileşimleri düzenleyerek DNA’nın hangi kısımlarının okunacağını kontrol ederler.

Kromatin adı verilen bir yapı içinde DNA’nın paketlenmesi ile kromozomlar meydana gelir. Bu paketlenme gen ifadesine etki eder. Baz değişimi (modifikasyonu) bu paketlenmeyle ilişkilidir, öyle ki gen ifadesinin az olduğu veya hiç olmadığı yerlerde sitozin bazları yüksek derecede metilasyona uğramıştır. Örneğin, sitozin metilasyonu ile 5-metilsitozin meydana gelir, bu X kromozomu inaktivasyonu için önemlidir.[39] Ortalama metilasyon düzeyi canlıdan canlıya farkeder: solucan Caenorhabditis elegans’da sitozin metilasyonu olmaz, buna karşın omurgalı DNA’sının %1′e ulaşan kadarı 5-metilsitozin içerebilir.[40] 5-metilsitozinin önemli bir baz olmasına rağmen, onun deamidinasyonu sonucu bir timin bazı oluşur, bu yüzden metillenmiş sitozinler mutasyona eğilimlidirler.[41] Diğer baz modifikasyonarı arasında bakterilerde görülen adenin metilasyonu ve kinetoplastitlerde urasilin glikozilasyonu sonunda meydana gelen “J-bazı” sayılabilir.[42][43]

DNA nanoteknolojisi DNA’ya has moleküler tanıma özelliklerini kullanarak faydalı özelliklere sahip, kendi kendini oluşturan, dallı DNA komplksleri imal eder. DNA böylede bilgi taşımak için değil, yapısal bir malzeme olarak kullanılır. Bu yolla iki boyutlu periyodik dizilimler ve polihedral şekilli üç boyutlu yapılar yaratılmıştır. Nanomekanik araçlar ve algoritmik olarak oluşan yapılar da gösterilmiş, bu DNA yapıları ile başka moleküllerin (altın nano tanecikleri ve streptavidin proteinlerinin) düzenlenmesi sağlanabilmiştir.

Transkripsiyonda, protein kodlayan bir genin kodonları önce RNA polimeraz tarafından bir mesajcı RNA şeklinde kopyalanır. Bu RNA kopya, ardından bir ribozom tarafından deşifre edilir; ribozom, mesajcı RNA ile amino asit taşıyan taşıyıcı RNA’lar arasında baz eşlemesi yaparak onu okur. Dört bazın 3′lü kombinasyonları olabildiği için 64 olası kodon vardır (43 kombinasyon). Bunlar yirmi standart amino asidi kodlarlar, böylece çoğu amino asite birden çok kodon düşer. Ayrıca, protein kodlayıcı bölgenin sonuna işaret eden üç tane de ‘stop’ veya anlamsız (nonsense) kodon vardır, bunlar TAA, TGA ve TAG kodonlarıdır.

Çoğu türde genomdaki dizilerin ancak ufak bir bölümü protein kodlar. Örneğin insan genomunun ancak %1′i protein eksonları kodlar, buna karşın insan DNA’sının %50′si protein kodlamayan, kendini tekrar eden dizilerden oluşur.[56] Ökaryot genomlarında bu kadar çok protein kodlamayan DNA’nın bulunması ve türlerin genom büyüklüğündeki (“C-değeri”ndeki) büyük farklılıkların nedeni henüz anlaşılamamıştır ve “C değeri muamması” olarak bilinir.[57] Ancak, protein kodlamayan (non-coding) DNA dizileri gene de işlevsel kodlamayan RNA molekülleri kodlamaktadır, bunlar da gen ifadesinin düzenlenmesinde rol oynarlar.[58]

DNA’ya bağlanan yapısal proteinler, non-spesifik DNA-protein etkileşimlerinin iyi anlaşılmış örneklerindendir. Kromozomlarda bulunan DNA, yapısal proteinlerle beraber kompleksler oluşturur. Bu proteinler DNA’yı kromatin adlı kompakt yapı içinde organize ederler. Ökaryotlarda kromatinin oluşmasında DNA’nın histon adlı küçük, bazik proteinlere bağlanması önemli bir rol oynar; prokaryotlarda ise çeşitli başka protein türleri DNA’ya bağlanır.[64][65] Histonlar, nükleozom adlı disk şeklinde bir kompleks oluştururlar, çift çikli DNA buna sarılarak iki kere bunun etrafında döner. Histonların bazik kalıntıları ile DNA’nın şeker-fosfat omurgasındaki asidik fosfatlar arasındaki iyonik bağlar, non-spesifik bir etkileşim oluşturur, baz dizisinden büyük ölçüde bağımsızdırlar.[66] Bu bazik amino asitlerin kimyasal değişimleri arasında metilasyon, fosforilasyon, ve asetilasyon sayılabilir.[67] Bu kimyasal değişimler, DNA’nın histonlarla etkileşimini etkiler, bunun sonucunda DNA’ya transkripsyon faktörlerinin erişimi ve transkripsiyon hızı değişir.[68] Kromatinde bulunan diğer non-spesifik DNA’ya bağlanıcı proteinler arasında bulunan yüksek hareketli grup proteinleri (ing. high-mobility group proteins) bükülmüş veya distorte olmuş DNA’ya bağlanır.[69] Bu proteinler, bitişik nükleozom gruplarını bükerek daha büyük ölçekli yapılar oluşturarlar ve kromozomları meydana getirirler.[70]

İki tip baz çifti farklı sayıda hidrojen bağları oluşturur, AT’nin iki hidrojen bağı, GC’nin üç hidrojen bağı vardır (bakınız şekil). Dolayısıyla GC çiftleri AT baz çiftlerinden daha güçlüdür. Dolayısyla iki DNA çiğinin birbirine bağlanma gücünü belirleyen, hem DNA çift sarmalının uzunluğu hem de onu oluşturan GC baz çiftlerinin yüzde oranıdır. Yüksek oranda GC’li uzun DNA’ların çikleri birbirine daha sıkı bağlıdır, AT oranı yüksek kısa sarmalların çikleri ise birbiriyle daha zayıf etkileşirler.[14] Biyolojide, DNA çifte sarmalının kolay ayrılması gereken bölgelerinde AT oranı yüksek olur, örneğin bazı promotörlerde bulunan TATAAT Pribnow kutusu.[15] Laboratuvarda bu etkileşimin gücünü ölçmek için hidrojen bağlarını koparmak için gerekli sıcaklık, ergime sıcaklığı belirlenir (bu, Tm sıcaklığı olarak da adlandırılır). DNA çifte sarmalındaki tüm baz çiftleri eridikten sonra ipliçikler ayrışır ve çözeltide iki bağımsız molekül olarak varlığını sürdürür. Bu iki tek çikli DNA molekülün tek bir biçimi yoktur, ama bazı biçimler diğerlerinden daha kararlıdır.[16]

Canlıların çoğalması ve (çok hücreli canlıların) büyümesi için hücre bölünmesi gereklidir. Ancak bir hücre bölünürken DNA’sını da kopyalamak zorundadır ki iki yavru hücre ana hücredeki genetik bilginin aynısına sahip olsunlar. DNA’nın iki iplikli yapısı DNA ikileşmesi için basit bir mekanizma sağlar. İki çik ayrışırlar, sonra her bir çikteki dizinin komplementer dizisi DNA polimeraz adlı bir enzim tarafından imal edilir. Bu enzim, tümleyici çiği sentezlemek için gereken her bazın doğru olanını baz eşleşmesi yoluyla seçer ve onu uzamakta olan çiğe ekler. DNA polimeraz bir DNA çiğini ancak 5′ – 3′ yönünde uzatabildiği için, bir çifte sarmalın antiparalel çiklerininin kopyalanması için farklı mekanizmalar mevcuttur.[63] Böylece, eski çikteki baz, yeni çiğe eklenen bazları belirler, sonunda hücre DNA’sının mükemmel bir kopyasını elde eder.

Bazlar iki tip olarak sınıflandırılırlar: adenin ve guanin, pürin türevleridir, bunlar beş ve altı üyeli halkaların kaynaşmasından oluşmuş heterosiklik bileşiklerdir; sitozin ve timin ise pirimidin türevleridir, bunlar altı üyeli bir halkadan oluşur. Bir diğer baz olan urasil (U), sitozinin yıkımı sonucu seyrek olarak DNA’da bulunabilir. Kimyasal olarak DNA’ya benzeyen RNA’da timin yerine urasil bulunur.

Bu DNA bağlanma dizileri bir canlının genomunun her tarafında bulunabileceği için, bir transkripsiyon faktörünün etkinliğinde meydan gelen degğişiklikler binlerce gene etki edebilir.[75] Dolayısıyla bu proteinler çoklukla, çevresel değişiklikler, hücresel başkalaşım ve gelişimi kontrol eden süreçlerle ilişkili olan sinyal iletim süreçlerinin hedefidirler. Bu transkripsiyon faktörlerinin DNA ile etkileşimindeki spesifisite, proteinin DNA bazlarının kenarları ile yaptığı temaslardan kaynaklanmaktadır, bu sayede bu proteinler DNA’nın dizisini “okurlar”. Bazlarla olan bu etkileşimlerin çoğu, bu bazlara kolaylıkla erişilebilen büyük olukta meydan gelir. [76]

Süper burulma (İngilizce supercoiling) tabir edilen bir süreç ile DNA bir halat gibi burulabilir. “Gevşek” halinde DNA’daki bir çik, her 10,4 baz çiftinde bir, çift sarmalın ekseni etrafında bir tam dönüş yapar. Ama, eğer DNA burulursa çikler daha sıkı veya daha gevşek sarılı olabilirler.[23] Eğer DNA sarmalı sarılma yönünde burulursa buna pozitif süperburulma denir ve bazlar birbirlerine daha sıkı şekilde tutunurlar. Eğer ters yönde burulursa DNA, buna negatif süperburulma denir ve bazlar birbirlerinden daha kolay ayrışırlar. Doğadaki çoğu DNA molekülü az derecede negatif süper burguludur, bundan topoizomeraz adlı enzimler sorumludur.[24] Bu enzimlerin bir işlevi transkripsiyon ve DNA ikileşmesi gibi süreçler sırasında DNA çiklerine etki eden burulmayı bertaraf etmektir.[25]

Kimyasal olarak DNA, nükleotit olarak adlandırılan basit birimlerden oluşan iki uzun polimerden oluşur. Bu polimerlerin omurgaları, ester bağları ile birbirine bağlanmış şeker ve fosfat gruplarından oluşur. Bu iki çik birbirlerine ters yönde giderler. Her bir şeker grubuna baz olarak adlandırılan dört tip molekülden biri bağlıdır. DNA’nın omurgası boyunca bu bazların oluşturduğu dizi, genetik bilgiyi kodlar. Protein sentezi sırasında bu bilgi, genetik kod aracılığıyla okununca proteinlerin amino asit dizisini belirler. Bu süreç sırasında DNA’daki bilgi, DNA’ya benzer yapıya sahip başka bir nükleik asit olan RNA’ya kopyalanır, bu işleme transkripsiyon denir.

Rekombinasyon sayesinde kromozomlar arasında genetik bilgi takası olur ve yeni gen kombinasyonları meydan gelir, bunun doğal seleksiyonun verimini artırdığı ve yeni proteinlerin hızlı evrimleşmesinde önemli olduğu düşünülmektedir.[89] Genetik rekombinasyon DNA tamiriyle de ilişkilidir, özellikle çift iplikli kırılmalara hücrenin tepkisinde.[90]

Genler, işlevsel moleküller kodlayan DNA dizileridir, bunlar canlının fenotipini belirler. Protein kodlayan genler durumunda DNA dizisi bir mesajcı RNA dizisini tanımlar, bu da bir veya birkaç proteinin dizisini belirler. Genlerdeki DNA dizisi ile proteinlerdeki amino asit dizisi arasındaki ilişki, çevrim (translasyon) kuralları tarafından belirlenir, bunlar topluca genetik kod ile özetlenir. Genetik kod, üç nükleotitlik dizilere karşılık gelen, üç harfli ‘kelimelerden’ oluşur (örneğin, ACT, CAG, TTT), bu üçlüler kodon olarak adlandırılır.

Çift sarmalı iki çiğe bağlı bazlar arasındaki hidrojen bağları DNA’yı stabilize eder. DNA’a bulunan dört baz, adenin (A olarak kısaltılır), sitozin (C), guanin (G) ve timin (T) olarak adlandırılır. Bu dört baz şeker-fosfata bağlanarak bir nükleotit oluşturur, örneğin “adenozin monofosfat” bir nükleotittir.

DNA’ya bağlanıcı proteinler arasında bulunan başlıca bir protein grubu, tek çikli DNA’ya bağlanıcı proteinlerdir. İnsanda replikasyon protein A bu protein ailesinin en iyi anlaşılmış üyesi sayılır, bu protein, cifte sarmalın ayrıştığı durumlarda, örneğin DNA ikileşmesi, rekombinasyon ve DNA tamirinde işlev görür.[71] Bu proteinler tek çikli DNA’yı kararlı kılar, onun sap-ilmik (stem-loop) oluşturmasına veya nükleazlar tarafında yıkımına engel olurlar.

Nükleik asit polimerazları, nükleozit trifosfatlardan polinükleotit zincirler sentezleyen enzimlerdir. Ürettikleri ürünler var olan polinükleotit zincirlerinin (bunlara kalıp denir) kopyalarıdır. Bu enzimler, bir DNA zincirindeki en son nükleotitin 3′ hidroksil grubuna yeni bir nükleotit ekleyerek çalışır. Dolayısıyla tüm polimerazlar 5′ – 3′ doğrultusunda ilerler.[82] Bu enzimlerin aktif bölgesinde, gelen nükleozit trifosfat kalıp ile baz eşleşmesi yapar; bu sayede polimeraz, kalıba komplementer bir çiği doğru bir şekilde sentezleyebilir. Polimerazlar kullandıkları kalıbın tipine göre sınıflandırılır.

DNA dizilerinin bilgisayar aracılığıyla işlenmesi, aranması ve analizi, biyoinformatik bilminin konuları arasındadır. DNA dizilerinin depolanması ve aranması için yöntemlerin geliştirilmesi sayesinde bilgisayar bilimlerinde önemli ilerlemeler katedilmiştir, özelikle dizi arama algoritmaları, makine öğrenimi ve veritabanı teorisi konularında.[110] Dizi arama ve eşlendirme algoritmaları harflerden oluşan uzun diziler içinde daha kısa harf dizilerinin bulunmasıyla ilgilidir, bunlar belli nükleotit dizilerinin bulunması için geliştirilmiştir.[111] Yazı editörü programlarının kullandığı algoritmalar DNA dizileri durumunda son derece verimsiz çalışırlar, DNA dizilerini oluşturan farklı karakterlerin küçük sayısından dolayı. Bununla ilişkili olan dizi hizalama problemi ise benzer dizileri bulmayı ve bunları birbirinden faklı kılan mutasyonları tanımlamayı amaçlar. Bu teknikler, özellikle çoklu dizi hizalaması, filogenetik ilişki ve protein işlevi araştırmalarında kullanılır.[112] Bir genomun tamamına karşılık gelen DNA dizilerinin kullanılması için bu dizilerin üzerinde genlerin ve onların düzenleyici elemanlarının yerlerinin kaydedilmesi (ing. annotation) gerekmektedir. DNA dizilerinde protein veya RNA kodlayıcı genlerin özelliklerine sahip bölgelerin tanınması, gen bulma algoritmaları sayesinde mümkündür, bunlar sayesinde bilim adamları bir genin ürününü önceden tahmin edebilirler, bu ürün laboratuvarda daha saflaştırılmadan.[113]

Ne var ki, eski genetik sistemler hakkında doğrudan delil mevcut değildir, çünkü çoğu fosillerden DNA elde edilmesi mümkün değildir. Bunun nedeni, çevre etkilerine maruz kalan DNA’nın bir milyon yıldan az süre dayanması ve çözelti içinde zamanla küçük parçalara yıkımıdır.[97] Eski DNA’nın izole edilmiş olduğuna dair iddialar vardır, özellikle 250 milyon evvelden kalma bir tuz kristalı içinde canlı kalmış bir bakterinin izole edildiği iddia edilmiştir[98] ama bu iddialar tartışmalıdır.[99][100]

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/DNA_molek%C3%BClleri

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

IBM

Yazan: admin | Genel | Cumartesi 7 Ağustos 2010 16:28

IBM (International Business Machines; Uluslararası İş Makineleri), bilgisayar yapımında önde gelen ABD şirketi.

ABD’de bilgisayar makinelerinde birinci durumda olup Avrupa’da, Fransa, İngiltere, Almanya ve İtalya’daki temsilci firmaları aracılığıyla bilgisayar piyasasının %60′ını denetler. IBM’in ABD dışındaki 100′den fazla şubesinin denetimi IBM World Trade Corporation adlı yan kuruluş tarafında yürütülür.

Türkiye’de de 1938′den beri faaliyet gösteren IBM şirketi, elektrik yazı makineleri, bilgisayarlar, kart delici makineler, fatura hesap makineleri, ayırıcılar, çizelge makineleri, kopya makineleri vb. iş makineleri üretip pazarlar. Bunun yanında, müşterilerine lım ürünleri sunar ve teknoloji hizmetleri alanında faaliyetlerini sürdürür.

IBM olarak faaliyetlerine devam eden firma Türkiyenin ilk ODM ( Olağan Üstü Durum ) merkezini İzmir’de kurmuştur.Geniş çaplı sistem ve bilgi yedeklerinin barındırıldığı merkezin 9 şiddetindeki depreme dayanacak şekilde yapılması sebebiyle deprem dede Ahmet Mete IŞIKARA tarafından da ziyaret edildi.

2009 Faaliyet Raporu’na göre IBM’in dünya çapındaki geliri 2009 yılında 95 milyar Amerikan Doları’nı, net karı ise 13 milyar Amerikan Doları’nı aşmıştır. Fobes dergisinin Dünya’nın en büyük lım şirketleri listesine göre IBM, Microsoft’un da önünde yer alarak dünyanın en büyük lım şirketi olarak ilan edilmiştir.[2]

Kart delici makinelerin bulucusu Hermann Hollerith’in patentlerini işlemek ve geliştirmek üzere Thomas J. Watson tarafından 1911 yılında kuruldu. Kısa zamanda iş hacmini büyüterek kendi alanında ABD ve dünyanın en önde gelen şirketlerinden biri durumuna geldi.

Merkezi Armonk, New York, ABD’de olan, dünyanın en büyük bilişim teknolojisi şirketidir. 400.000′ yaklaşan çalışanı ile 170′den fazla ülkede faaliyet göstermektedir.Faaliyet gösterdiği alanlar arasında bilgisayar ve donanım üretimi, lım, servis hizmetleri, sunucu servisleri ve AR-GE bulunmaktadır. Dünyada her yıl en fazla yeni patent alan şirket durumundadır.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/IBM

Tags: , , , , , , , , , , , , ,

Etiketler:, , , , , , , , , , , , ,

1946 tarihinde

Yazan: admin | Önemli tarihler | Cumartesi 7 Ağustos 2010 16:27
  • 7 Ocak – Demokrat Parti kuruldu.
  •  ? – Pacita Abad, Filipinli ressam (ö. 2004)
  • 15 Haziran – Demis Roussos, Yunan şarkıcı
  • 4 Kasım – Robert Mapplethorpe, fotoğraf sanatçısı
  • 31 Mayıs – Varto’da meydana gelen 5.7 lik depremde 839 kişi öldü.
  • 22 Ocak – Cihan Ünal, tiyatro sanatçısı
  • 25 Ocak – İş ve İşçi Bulma Kurumu kuruldu.
  • 9 Temmuz – Ankara Valisi Nevzat Tandoğan intihar etti.
  • 5 Nisan – Yavuz Turgul, gazeteci, sinema filmi yönetmeni ve senarist.
  • 7 Ağustos – John C. Mather, ABD’li astrofizikçi
  • 19 Nisan – Duygu Asena, gazeteci, yazar
  • 30 Haziran – Nikolay Morozov, Rus bilim adamı ve Yeni Kronoloji’nin kurucusu (d. 7 Temmuz 1854)
  • 15 Mart – Mahir Çayan, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi lideri (30 Mart 1972).
  • 5 Şubat – Charlotte Rampling, İngiliz oyuncu
  • 20 Mayıs – Cher, Amerikalı şarkıcı, oyuncu
  • 15 Şubat – Yves Cochet, Fransız politikacı, yazar
  • 4 Kasım – Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü kuruldu
  • 5 Eylül – Freddie Mercury, İngiliz sanatçı
  • 30 Aralık – Patti Smith, ABD’li müzisyen ve şair
  • 21 Temmuz – Türkiye’de muhalefetin de katıldığı ilk genel ve tek dereceli seçim yapıldı.CHP 396, DP 61, Bağ. 7 milletvekilliği kazandı.
  • 6 Temmuz – George W. Bush
  • 7 Eylül – TL devalüe edildi.
  • 6 Temmuz – Sylvester Stallone, ABD’li sinema oyuncusu, senarist ve yönetmen
  • 12 Şubat – Ajda Pekkan, müzisyen
  •  ? – Dion Fortune, Tam tarih belli değil
  • 20 Haziran – Zülfü Livaneli, besteci, yazar, politikacı, yönetmen.
  • 24 Mayıs – Ayten Uncuoğlu, oyuncu
  • 23 Şubat – Hacıyunuszade Mehmet Güneşdoğdu (d. 1871) TBMM 4. ve 5. dönem Samsun milletvekili.
  • 4 Temmuz – Ankara Üniversitesi kuruldu.
  • 1 Ekim – Ewa Kłobukowska, Polonyalı atlet
  • 23 Haziran – Amerikan basketbol ligi kuruldu.
  • Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/1946

    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , ,

    1945 tarihi

    Yazan: admin | Önemli tarihler | Cumartesi 7 Ağustos 2010 16:27
  • 13 Mart – Anatoli Fomenko, Rus matematikçi ve Yeni Kronoloji’nin yazarlarından biri
  • 24 Nisan – Ernst-Robert Grawitz, II.Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nda doktor ve SS-Reichsarzt (d. 1899)
  • 14 Mayıs – Yochanan Vollach, İsrailli futbolcular
  • Wilhelm Canaris, Nazi Almanyası’nda Abwehr başkanı (d. 1887)
  • Eva Braun, Adolf Hitler’in uzun süreli hayat arkadaşı ve kısa bir süre için nikahlı eşi (d. 1912)
  • 16 Ağustos – Mahmut Yesari, roman ve oyun yazarı. (d. 1895)
  • Andor Endre Gelleri, Macar yazar. (d. 1908)
  • 22 Haziran – Fuat Tuksal, devlet adamı
  • 9 Ağustos – Japonya’nın Nagasaki kentine atom bombası atıldı.
  • Robert Desnos, Fransız şair.
  • 4 Şubat – Ümran Baradan, seramik sanatçısı, ressam
  • Tadamichi Kuribayashi, II. Dünya Savaşı sırasında Japon İmparatorluğu generali (d. 1891)
  • 2 Mayıs – Hans Krebs, Nazi Almanyası Piyade Generali ve OKH başkanı (d. 1898)
  • 1 Eylül – Mustafa Balel, yazar
  • 14 Şubat – Otto Kittel, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın en çok uçak düşüren 4. As Pilotu (d. 1917)
  • 6 Ağustos – Amerika Birleşik Devletleri başkanı Harry S. Truman’ın emriyle Japonya’nın Hiroşima kentine atom bombası atıldı.
  • 3 Ocak – Türkiye, Japonya ile ilişkisini kesti.
  • Nisan – Amerika Birleşik Devletleri birlikleri Leipzig, Karl-Marx-Stadt ve Münih’i aldı.
  • 19 Mart – Cem Karaca, (ö. 2004)
  • 18 Ağustos – Subhas Chandra Bose, Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin siyasi lideri, (d. 1897)
  • 31 Mart – Hans Fischer, Alman kimyager (d. 1881)
  • 28 Haziran – Türkan Şoray, sinema oyuncusu
  • Kiyoşi Miki, Japon felsefeci (d. 1897)
  • Pınar Kür, yazar
  • 29 Temmuz – Mircea Lucescu, Romanyalı eski futbolcu ve teknik direktör
  • 14 Ağustos – Mahir Çayan, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi lideri (ö. 1972)
  • 22 Nisan – Käthe Kollwitz, Alman ressam, oymabaskı sanatçısı ve heykeltıraş (d. 1867)
  • 12 Mart – Friedrich Fromm, Nazi Almanyası’nın Generaloberst’i (d. 1888)
  • 24 Ekim – Birleşmiş Milletler kuruldu.
  • Lutpulla Mutellip, Uygur şair (d. 1922)
  • 8 Mayıs – Almanya Rusya karşısındaki yenilgiyi takiben “müttefik devletlerine” teslim oldu.
  • Elisabeth de Rothschild, Yahudi asıllı Rothschild Ailesi mensubu (d. 1902)
  • 24 Ekim – Vidkun Quisling, Norveçli politikacı (d. 1887)
  • Hüseyin Avni Ulaş, Son Osmanlı Mebusan Meclisi ve Birinci TBMM milletvekili (d. 1887)
  • Heinrich Himmler, Nazi Almanyası’nda SS lideri ve ideoloğu (d. 1900)
  • 30 Mart – Eric Clapton, blues gitaristi, şarkıcı ve besteci.
  • 23 Şubat – TBMM,Almanya ve Japonya`ya savaş ilan etti.
  • Volin, Rusyalı anarşist (d. 1882)
  • Yalvaç Ural, yazar
  • Heinrich Krippel, Avusturya’lı heykeltıraş, ressam, bakır oymacısı ve illüstratör (d. 1883)
  • Hans Oster, Nazi Almanyası’nda Wehrmacht generali (d. 1887)
  • 19 Ekim – Yücel Erten, tiyatro yönetmeni, oyuncu, yazar
  • 26 Mart – David Lloyd George, Britanyalı siyasetçi, 1916-1922 arasında başbakan. (d. 1863)
  • 20 Kasım – Nuremberg Mahkemeleri başladı.
  • 29 Ocak – Tom Selleck, Emmy Ödülü sahibi Amerikalı aktör
  • 11 Ocak – Velid Ebüzziya, gazeteci ve yayımcı (d. 1884)
  • 12 Kasım – Neil Young, Kanada doğumlu rock sanatçısı
  • Josef Kramer, Adolf Hitler’in baş yardımcısı ve emir subayı (d. 1906)
  • 16 Temmuz – Çetin Tekindor, tiyatro, sinema, dizi oyuncusu ve seslendirme sanatçısı
  • 16 Kasım – Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nun yasası Londra’da 44 ülkenin katılımıyla kabul edildi
  • 24 Ağustos – Vince McMahon, ABD’li güreşçi ve WWE başkanı
  • Karl Otto Koch, Nazi Almanyası’nda Albay ve toplama kampı komutanı (d. 1897)
  • 25 Nisan – Özdemir Özok, hukukçu (ö. 2010)
  • 3 Şubat – Roland Freisler, Nazi Almanyası’nın Adalet Bakanı ve müsteşarı (d. 1893)
  • Dietrich Bonhoeffer, Nazizm karşıtı Alman teolog (d. 1906)
  • 31 Ekim – Zahra Rahnavard, İranlı yazar, ressam, heykeltıraş ve siyasetbilimci
  • Aleksey Nikolayeviç Tolstoy, Rus şair, roman ve oyun yazarı (d. 1883)
  • Uluslararası Adalet Divanı, BM nezdinde Hollanda’nın Lahey şehrinde kuruldu.
  • Yüksel Önaçan, yazar
  • 12 Nisan – Franklin D. Roosevelt, Amerika Birleşik Devletleri’nin 32. Başkanı. (d. 1882)
  • Adolf Hitler, 1934-1945 yılları arasında Almanya’nın lideri (d. 1889)
  • 11 Mayıs – Şirin Cemgil, 1968 kuşağının gençlik hareketinin öncülerinden, hukukçu (ö. 2009)
  • Karl Hanke, Nazi partisi subayı (d. 1903)
  • 20 Temmuz – Paul Valéry Fransız yazar ve şair.
  • 31 Ocak – Eddie Slovik, II. Dünya Savaşı sırasında ABD ordusunda er rütbesinde asker (d. 1920)
  • İstemihan Taviloğlu, besteci ve müzik eğitimcisi (ö. 2006)
  • 17 Ekim – Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi açıldı.
  • 10 Ağustos – Japonya’nın teslim olmasıyla II. Dünya Savaşı bitti.
  • Hüsnü Savman, BJK’li futbolcu. (d. 1908)
  • 3 Ocak – Edgar Cayce, ABD’li ünlü medyum (d. 1877)
  • 26 Haziran – Türkiye hükümeti, San Francisco’da Birleşmiş Milletler Antlaşmasını imzaladı.
  • 24 Mayıs – Krasnodar Kray içindeki Şapsığ Ulusal Rayonu lağvedildi.
  • 16 Aralık – Fumimaro Konoe, Japon siyaset adamı ve başbakan (d. 1891)
  • Béla Bartók, Macar besteci (d. 1881)
  • 22 Aralık – Tülay Eratalay, sinema yönetmeni, prodüktör, senaryo yazarı
  • 31 Ekim – Henry Ainley, İngiliz sahne ve sinema oyuncusu (d. 1879)
  • 3 Mayıs – Yaşar Çağbayır, yazar ve araştırmacı
  • 22 Şubat – Osip Brik, Rus avangart yazar ve edebiyat eleştirmeni (d. 1888)
  • 20 Kasım – Francis William Aston, Nobel ödülü sahibi Britanyalı kimyager ve fizikçi (d. 1877)
  • 21 Aralık – George S. Patton, ABD’li asker
  • 28 Nisan – Benito Mussolini, II. Dünya Savaşı sırasında İtalya’nın başbakanı. (d. 1883)
  • 9 Aralık – Ahmet Hamdi Martonaltı, İstiklal Madalyası sahibi memuru (d. 1891)
  • Walter Krüger, Nazi Almanyası’nda Waffen SS generali (d. 1890)
  • 4 Mayıs – Nadir Mutluay, Kurtuluş Savaşı sırasında görev yapmış müftü (d. 1897)
  • Irma Grese, Nazi Almanyası’nda toplama kamplarında görevli memur (d. 1923)
  • 27 Mart – Halit Ziya Uşaklıgil, yazar (d. 1866)
  • 18 Ekim – Yıldo, şovmen, dizi oyuncusu
  • 29 Haziran – Yunus Nadi Abalıoğlu, Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucusu, gazeteci (d. 1880)
  • Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/1945

    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

    1918

    Yazan: admin | -1 | Perşembe 10 Haziran 2010 12:41
  • 18 Temmuz – Nelson Mandela, Güney Afrikalı politikacı.
  • 2 Kasım – İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin liderleri Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa, Bahattin Şakir, Doktor Nazım bir Alman denizaltısıyla İstanbul’dan Odessa’ya kaçtılar.
  • 28 Eylül – Georg Simmel, Alman filozof ve sosyolog
  • 2 Aralık – Edmond Rostand, Fransız yazar (d. 1 Nisan 1868)
  • 1 Mayıs – Grove Karl Gilbert, Amerikan jeolog
  • 28 Mayıs – Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu.
  • 2 Mart – Rize’nin kurtuluşu
  • 1 Ekim – İngiliz Orduları Şam’a girdi.
  •  ??? – Nihad Kürşad, gazeteci ve Turizm ve Tanıtma Bakanı.
  • 9 Ocak – Émile Reynaud, çizgi filmin mucidi (d. 8 Aralık 1844)
  • 21 Nisan – Manfred von Richthofen, “Kızıl Baron”, (d. 2 Mayıs 1892)
  • 16 Temmuz – Anastasya, Rus Çarı II. Nikolay’ın kızı
  • 3 Mart – Rusya ile Brest-Litovsk Antlaşması imzalandı.
  • 28 Nisan – Gavrilo Princip, Sırp suikastçi (d. 1894).
  • 6 Şubat – Gustav Klimt, Avusturyalı ressam (d. 14 Temmuz 1862)
  • 5 Şubat – Kara Karayev, Azeri besteci (ö. 1982)
  • 20 Kasım – John Bauer, İsveçli ressam (d. 4 Haziran 1882)
  • 23 Nisan – Paul Sébillot, Fransız etnolog (d. 6 Şubat 1843)
  • 31 Ekim – Egon Schiele, Avusturyalı ressam (d. 1890)
  • 6 Ekim – Fransız Donanması, Beyrut’a asker çıkardıktan sonra Halep’e doğru ilerlemeye başladı.
  • 18 Nisan – Andre Bazin, Fransız film eleştirmeni ve film kuramcısı (ö. 1958)
  •  ??? – Osman Kavuncu, Kayseri Belediye Başkanı.
  • 13 Kasım – İtilaf devletleri donanmalarının İstanbul Limanı’nda demirlemesiyle İstanbul İşgali fiilen başladı.
  • 19 Aralık – Bahçe, Islahiye, Hassa, Mamure ve Osmaniye, Fransızlar tarafından işgal edildi
  • 16 Şubat — Litvanya’nın bağımsızlık ilanı.
  • 3 Nisan – İngiliz Ordusu Ürdün Nehri’ni aşarak Filistin’e girdi.
  • 8 Ekim – Sadrazam Talat Paşa istifa etti.
  • 25 Şubat – Hasan Kavruk, ressamı.
  • 2 Ekim – Émile Moselly, Goncourt ödüllü Fransız yazar (d. 1907)
  • 25 Mart – Fransız besteci Claude Debussy (d. 1862)
  • 26 Ocak – Nicolae Ceauşescu, Romanya Dikatatörü (ö. 1989)
  • 21 Nisan – Manfred von Richthofen (Kızıl Baron) uçağının düşürülmesi sonucunda öldü.
  • 30 Ekim – Osmanlı Hükümeti adına Bahriye Nazırı Rauf Bey (Orbay), Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda İngiliz Akdeniz Başkomutanı Amiral Arthur Calthorpe ile Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladı.
  • 10 Şubat – II. Abdülhamit, Osmanlı Devleti’nin 34. padişahı. (d. 1842)
  • 9 Kasım – Guillaume Apollinaire, Fransız şair (d. 26 Ağustos 1880)
  • 10 Şubat – II. Abdülhamit vefat etti.
  • 26 Şubat – Rusya’daki Bolşevik İhtilali dolayısıyla doğu illerindeki Rus işgali sona erdi.
  • 5 Mart — Sovyet Rusya’nın başkentı Petrograd’dan Moskova’ya aktarıldı.
  • 15 Ocak – Cemal Abdülnasır, Mısırlı Devlet Adamı (ö. 1970).
  • 25 Aralık – Ahmed Bin Bella, Cezayir’in ilk başkanı
  • 21 Eylül – Megiddo Savaşı sonunda Sina ve Filistin Cephesi’ndeki Osmanlı direnişi tamamen çöktü.
  • 8 Ekim – İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidardan uzaklaştırılması.
  • 1 Mart — Alman denizaltısı U 19, HMS Calgarian‘ı Kuzey İrlanda’da Rathlin Adası açıklarında batırdı.
  • 3 Mart — I. Dünya Savaşı: Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bolşevik Rusya arasında Brest-Litovsk Antlaşması imzalandı: Rusya savaştan çekildi.
  • 3 Temmuz – Padişah V. Mehmet Reşat öldü.
  • 7 Ekim – Raymond Duchamp-Villon, Fransız heykeltraş
  • 24 Şubat — Estonya’nın bağımsızlık ilanı.
  • 4 Temmuz – Son Osmanlı Padişahı VI. Mehmet, çıktı.
  • Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/1918

    Tags: , , , , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , , , , ,

    1908

    Yazan: admin | -1 | Çarşamba 9 Haziran 2010 15:12
  • 26 Haziran – Salvador Allende Gossens, Şilili devlet adamı (ö. 1973)
  • 30 Mart – Andor Endre Gelleri, Macar yazar (ö. 1945)
  •  ? – Macit Gökberk, felsefeci (ö. 1993)
  •  ? – Meşrutiyetin ilanı ile iç gümrükler kaldırıldı.
  • 12 Mart – Edmondo De Amicis, İtalyan yazar.
  • 23 Mayıs – Max Abramovitz, ABD’li bir mimar (ö. 2004)
  • 13 Haziran – Kadın sporcular ilk kez Olimpiyat Oyunları’na katıldılar.
  • 28 Aralık – Sicilya’nın Messina kentindeki depremde 555 kişi yaşamını yitirdi.
  • 30 Haziran – Tunguska olayı
  • 7 Ekim – 1898′den beri özerk olan Girit, Yunanistan’a katılma kararı aldı.
  • (14 Kasım)- Çin de 2 yaşındaki Pu Yi çıkar.
  • 16 Ekim – Enver Hoca, Arnavut siyasetçi (ö. 1985)
  • 5 Ekim – Bulgaristan, Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını ilan etti.
  • 22 Ocak – Atahualpa Yupanqui, Arjantinli besteci (ö. 1992)
  •  ? Panatinahikos kuruldu
  • 9 Ocak – Simone de Beauvoir, Fransız yazar ve düşünür (ö. 1986)
  • 19 Temmuz – Ernest Buckler, Kanadalı roman ve öykü yazarı (ö. 1984)
  • 1 Ekim – Ford, “Model T” otomobilini ışa sundu.
  • 9 Nisan – Victor Vasarely (Vásárhelyi Győző), Macar asıllı Fransız ressam (ö. 1997).
  • 29 Kasım – Afet İnan, tarihçi ve sosyoloji profesörü, Atatürk’ün manevi kızı (ö. 1985)
  • 26 Ocak – Jill Esmond, İngiliz sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 28 Temmuz 1990)
  • 18 Mayıs – Kabataş Erkek Lisesi, 276 öğrenci ile öğretime başladı.
  • 28 Mayıs – Ian Fleming, İngiliz romancı, James Bond’un yaratıcısı (ö. 12 Ağustos 1964)
  •  ? – Sait Naci Ergin, siyasetçi (ö. 1 Kasım, 1982, Ankara, Türkiye).
  •  ? İnternazionale kuruldu
  • 30 Mayıs – Hannes Alfvén, İsveçli astrofizikçi.
  • 23 Temmuz – Behçet Kemal Çağlar, şair (ö. 1969).
  •  ? Beykozspor kuruldu
  • 17 Aralık – Meclis-i Mebusan İttihat ve Terakki adaylarından oluşturuldu.
  • 25 Ağustos – Henri Becquerel, Fransız fizikçi
  • 23 Temmuz – II. Meşrutiyet ilan edildi.
  • Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/1908

    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , ,

    1887 tarihi

    Yazan: admin | Önemli tarihler | Pazartesi 7 Haziran 2010 12:50
  • 6 Ekim – Le Corbusier, İsveç asıllı Fransız mimar (ö. 1965)
  • 18 Kasım – Hasan Basri Çantay, TBBM 1. Dönem Milletvekili, Kur’an müfessiri (ö. 3 Aralık 1964, İstanbul)
  • Ali Saip Ursavaş (ö. 1939), asker ve siyaset adamı.
  • 28 Mayıs – Jim Thorpe, ABD’li sporcu
  • 24 Kasım – Suç imparatoru Charles Lucky Luciano (Salvatore Lucania) (ö. 1962)
  • 3 Haziran – Carlo Michelstaedter, İtalyan yazar
  • 14 Aralık – Xul Solar, Arjantinli ressam ve heykeltraş (ö. 9 Nisan 1963)
  • 14 Mart – Abdülhak Şinasi Hisar (ö. 1963)
  • Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/1887

    Tags: , , , ,

    Etiketler:, , , ,

    1887 tarihi

    Yazan: admin | Önemli tarihler | Salı 25 Mayıs 2010 22:48
  • 14 Aralık – Xul Solar, Arjantinli ressam ve heykeltraş (ö. 9 Nisan 1963)
  • 24 Kasım – Suç imparatoru Charles Lucky Luciano (Salvatore Lucania) (ö. 1962)
  • Ali Saip Ursavaş (ö. 1939), asker ve siyaset adamı.
  • 3 Haziran – Carlo Michelstaedter, İtalyan yazar
  • 28 Mayıs – Jim Thorpe, ABD’li sporcu
  • 6 Ekim – Le Corbusier, İsveç asıllı Fransız mimar (ö. 1965)
  • 18 Kasım – Hasan Basri Çantay, TBBM 1. Dönem Milletvekili, Kur’an müfessiri (ö. 3 Aralık 1964, İstanbul)
  • 14 Mart – Abdülhak Şinasi Hisar (ö. 1963)
  • Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/1887

    Tags: , , , ,

    Etiketler:, , , ,

    1877 tarihindeki icatlar

    Yazan: admin | Önemli tarihler | Salı 16 Mart 2010 18:31
  • 1 Temmuz – Recep Sıtkı Efendi, . Mülazım-ı Evvel (Yüzbaşı) (ö. 1915)
  • 5 Ağustos – Tom Thomson, Kanadalı ressam. (ö. 1917)
  • (?) – Şahin Bey, Kurtuluş Savaşı kahramanı asker (ö. 1920)
  • 6 Mayıs – Johan Ludvig Runeberg, Finlandiyalı şair
  • 21 Kasım – Thomas gramafonu icat etti.
  • 2 Temmuz – Hermann Hesse, Alman Yazar . (ö. 9 Ağustos 1962)
  • 31 Aralık – Gustave Courbet, Fransız ressam (d. 1819).
  • 13 Aralık – 2. Meclis-i Mebusan çalışmalarına başladı
  • (?) – Stephan Beşlisi Édouard Stephan tarafından bulundu.
  • 24 Nisan – Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne savaş açmasıyla, 93 Harbi başladı.
  • 5 Şubat – Mithat Paşa, sadrazamlıktan azledildi. Daha sonra Arabistan’ da Taif zindanında boğduruldu.
  • (?) – Fatin Gökmen, Kandili Gözlemevi’nin kurucusu gökbilimci (d.1955)
  • 9 Mayıs – Romanya Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını ilan etti.
  • Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/1877

    Tags: , , , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , , , ,

    İsveç

    Yazan: admin | Kategorilenmemiş | Pazar 14 Şubat 2010 12:54

    Erkeklerde 79

    İsveç (İsveççe: Sverige) veya resmî olarak İsveç Krallığı (İsveççe: Konungariket Sverige), Kuzey Avrupa’daki İskandinavya yarımadasında yer alan bir ülkedir. Ülkenin sınır komşuları batı ve kuzeyden Norveç, doğudan ise Finlandiya’dır. İsveç bunun dışında güneyinde yer alan Öresund Köprüsü ile Danimarka’ya bağlıdır.

    Yaklaşık 450,000 km² olan yüzölçümüyle İsveç, Avrupa Birliği ülkeleri arasında en büyük üçüncü ülkesidir. Ülkenin toplam nüfusu 9.2 milyon olup yoğunluk bakımından km² başına 20 insan yaşamaktadır. Ancak nüfus yoğunluğu, güneye doğru gidildikçe ivmeyle artar. Ülkedeki halkın %85′i kentlerde yaşar.[2] İsveç’in başkenti aynı zamanda ülkedeki en büyük kent olan Stokholm’dür. Başkentte 1.3 milyonu merkezde olmak üzere 2 milyon insan yaşar. Ülkenin diğer büyük kentleri sırasıyla Göteborg ve Malmö’dür.

    İsveç, meclis sistemine sahip, meşruti monarşi ile yönetilen bir ülkedir. Ekonomi bakımından gelişmiş bir ülke olan İsveç, The Economist’in Demokrasi İndeksi’ne göre birinci sırada olup, Birleşmiş Milletler’in İnsani Gelişme Endeksi’ne göre de yedinci sıradadır. Ülke bunun yanında 1 Ocak 1995 tarihinden beri bir Avrupa Birliği ülkesidir.

    İsveç, Ortaçağ’dan beri bağımsız ve tek bir ülkedir. Modern merkezli yönetim ise ilk defa 16. yüzyılda Gustav Vasa’nın kral oluşuyla başladı. 17. yüzyılda ülke İsveç İmparatorluğu’nu kurmak adına genişletildi. Ancak İskandinavya dışında fethedilen yerlerin büyük bir kısmı 18 ve 19. yüzyıllarda kaybedildi. İsveç’in bugün Finlandiya’da kalan doğu yarısı 1809′da Rusya tarafından ele geçirildi. İsveç’in yer aldığı son savaş ise 1814 yılında gerçekleşti. Bu savaş, İsveç’in, komşusu Norveç’i tek bir ülke altında birleştirmeye zorlamasıyla baş gösterdi. Kurulan birlik 1905 yılına kadar sürdü. 1814′ten beri İsveç, barış politikası izlemekte ve savaşa dayanmayan bir dış ilişki siyaseti gözetmektedir. İsveç patlak gösteren çoğu savaşta tarafsız kalmaktadır.[3]

    İsveç ismi Eski İngilizce’de yer alan ve şalgamcılar anlamına gelen Sweoðeod sözcüğünden türetilmiştir. (Eski Nors dili Svíþjóð, Latince Suetidi) Bu sözcük de Sweon/Sweonas sözcüklerinden türemiştir. (Eski Nors dili Sviar, Latince Suiones) İsveç isminin İsveççe karşılığı olan Sverige aslen Götaland’daki Gotlar dışında “İsveçlilerin Ülkesi” anlamını taşımaktadır.

    Sweden adının değişik mları birçok diğer ülkede İsveç adının karşılığı olarak kullanılmaktadır. Danca ve Norveççe’de İsveç’teki gibi Sverige adı kullanıldığı gibi, Fin-Ugor dillerinde bu kalıplardan farklı bir isim yer almaktadır. İsveç’in Fincedeki karşılığı Ruotsi, Estonca’daki karşılığı ise Rootsi şeklindedir. Bu farkın Uppland — Roslagen bölgelerinde yaşayan Ruslar‘dan kaynaklandığı sanılmaktadır.

    İsveçlilerin (Swedes) ve dolaylı olarak İsveç’in (Sweden) adının kökeninin Proto-Cermence birinin sahip olduğu anlamına gelen Swihoniz kalıbından geldiği düşünülse de, bu yaygın olarak desteklenmeyen bir görüştür.[4]

    İsveç’in tarihöncesi dönemi yaklaşık M.Ö. 12.000′li yıllara uzanan Allerød salınımı dönemine kadar uzanmaktadır. Eski Taş Çağı sonlarında rastlanan Bromme Kültürü’ne ait ren geyiği av kampları ülkenin en güneyinde bir buz kenarında rastlanmıştır. Bu dönemdeki halk, avcı-toplayıcı olarak yaşayan ve taş teknolojisiyle avlanan bir grup insandan ibarettir.

    Tarım, hayvancılık, ölü gömme törenleri ve işlemeli çömlekler M.Ö. 4.000 civarında Avrupa’dan geçen Funnel Beaker kültürü ile yerleşti.

    İsveç’in güneyi, stok-bulundurma ve tarımsal açıdan İskandinav Tunç Çağı Kültürü alanının parçası oldu, bunun en önemli nedeni bu kültürün merkezi olan Danimarka’nın çevresinde olmasıydı. Dönem, yaklaşık M.Ö. 1.700 yıllarında Avrupa’dan tunç ithalatının başlamasıyla başladı. Bakır madenciliği bu dönem boyunca bölgede hiç denenmedi, ve İskandinavya’da kalay madeni tabakaları yoktu, bu nedenle bütün metallerin ithal edilmesi gerekiyordu. Bunlar büyük ölçüde, malın varışıyla yerel tasarımlar haline getiriliyordu.

    İskandinav Tunç Çağı tamamen pre-urban idi, insanlar küçük köylerde tek-katlı ahşap uzun-evler (en:long-house) bulunan çiftliklerde yaşıyorlardı.

    Herhangi bir Roma işgali yokluğunda; İsveç’in Demir Çağı, bilinen sayıları yaklaşık 1100 olan taş yapı ve manastırları ile dikkat çeker. Bu dönemin çoğu proto-historiktir (en:proto-history), yani, lı kaynaklar vardır fakat inanılırlığı düşüktür. lı materyalerin arta kalan parçaları, ya söz konusu zamandan çok sonraları uzak bölgelerde ya da yerinde ve çağında son derece kısa bir şekilde lmıştır.

    İklimin çok kötüye dönmesi çiftçileri kışları sığırları kapalı tutmak zorunda bıraktı, bu da yıllık gübre birikmesi yol açtı, böylece gübre ilk kez sistematik olarak toprak iyileştirilmesi için kullanılabildi. İmparatorluk sınırlarını Ren’den Elbe’ye kadar genişletmeyi amaçlayan Roma girişimi M.S. 9′da, Germenler tarafından Teutoburg Ormanı Savaşı’nda pusuya düşürülen Publius Quinctilius Varus komutasındaki Roma lejyonlarının mağlup edilmesiyle iptal edildi. Bu tarihlerde, Romalılar ile artan ilişkinin sonucu olarak, İskandinavya’nın kültür materyallerinde önemli bir değişiklik oldu.

    2. yüzyıldan itibaren, güney İsveç’in tarımsal arazilerinin çoğu düşük taş duvarlarla parsellere ayrıldı. Arazileri daimi tarla ve çayırlara böldüler; duvarın bir tarafında kış için biriktirilmiş yemler, ve diğer tarafında sığırların otladığı ağaçlık dışarazi vardı. Bu peyzaj düzeni ilkesi 19. yüzyılda da sağ kaldı. Roma Dönemi’nde ayrıca, ülkenin kuzeyinin üçte ikisinin Baltık kıyılarına kadar uzanan tarımsal yerleşimin ilk büyük çaplı genişlemesi görüldü.

    İsveç, M.S. 98′de Tacitus’un Germania adlı kitabı ile proto-historik döneme girer. Germania 44, 45‘te, her iki ucunda da pruva olan gemileri ile (viking yelkenlisi, en:longships), İsveçlilerden (Suiones en:Swedes (Germanic tribe)) güçlü bir kabile olarak bahseder. Hangi krallar (kuningaz) bu Suiones kabinesini yönetti bilinmiyor, ama İskandinav mitolojisi M.Ö. son yüzyıla kadar uzanan efsanevi ve yarı-efsanevi krallardan bahseder. İsveç’in kendi edebi eserlerine gelince, Runik yazı, 2. yüzyılda güneydeki İskandinav elitler arasında icat edilmiştir, fakat Roma Döneminden günümüze ulaşan eserlerin tümü eşyaların üzerinde kısa tlardır, erkek adlarının çoğu, güney İskandinavya insanlarının bu dönemde Proto-Norse -İsveççe ve diğer Kuzey Cermen dillerinin atası olan dil- konuştuğunu göstermektedir.

    6. yüzyılda Jordanes, Scandza’da yaşayan Suehans ve Suetidi adında iki kabileden bahseder. Bu iki adın da aynı kabileye ait olduğu düşünülmektedir. Jordanes’in larına göre, Suehansların aynı “Thyringi” kabilesi gibi çok iyi atları vardır (alia vero gens ibi moratur Suehans, quae velud Thyringi equis utuntur eximiis). Snorri Sturluson, çağdaşı İsveç kralı Adils’in (Eadgils) zamanının en iyi atlarına sahip olduğunu yazmıştır. Suehanslar, Roma pazarı için siyah tilki derilerinin tedarikçileriydi. O zamanlar Jordenes’in verdiği Suetidi adının, Svitjod’in Latince bir formu olduğu düşünülmektedir. Suetidi’lerle beraber aynı soydan gelen Danilerin en:Danes (Germanic tribe) en uzun erkekler olduğunu yazar. Sonraları, aynı boyda olan diğer İskandinav kabilelerinden bahseder.

    İsveç’te Vikinglerin dönemi sekizinci ve on birinci yüzyıllar arasında yaşandı. Bu dönemde İsveçlilerin, doğu İsveç’ten genişlemeye başladığı ve güneyde Gotlar ile birleştiği düşünülmektedir.[5] Aynı şekilde İsveçli Vikinglerin ve Götlandlıların yoğun olarak bugünkü Finlandiya’ya yakın olan güney ve doğu kesimlerde yaşadığına ve düzenli olarak Baltık ülkelerine, Rusya’ya, Belarus’a, Ukrayna’ya ve hatta Bağdat’a kadar göç ettikleri bilinmektedir. Bu göç yolları üzerinden Dinyeper Nehri aracılığıyla o dönemde Konstantinopolis olarak bilinen İstanbul’a kadar giderek kenti birkaç kez istila ettiler. Vikinglerin bu savaşçı yetenekleri Bizans yönetimince anlaşılınca, imparator Theophilos onları kendi kişisel koruması olmaları için teklif gönderdi. Bu topluluğa günümüzde Varangyan adı verilmektedir. Zamanında Rus olarak bilinen İsveç Vikinglerinin Kiev Ruslarının da atası olduğu bilinmektedir. Arap gezgin İbn Fadlan, bu Vikingleri şu şekilde açıkladı:

    Bu İsveçli Vikinglerin maceraları, İsveç’teki birçok dikilitaşta anlatılmış olup, özellikle Yunanistan Dikilitaşları ve Varangyan Dikilitaşları’nda işlenmiştir. Bunun yanında Vikinglerin batıya doğru yaptığı önemli seferler de mevcuttur. Bu seferlerin birçoğu İngiltere Dikilitaşları’na işlenmiştir. Bilinen en son Viking göçleri, Hazar Denizi’nin güney yakası olarak bilinen ve genelde Abbasi Devleti anlamına gelen Serkland’a doğru gerçekleşti. Bu göçte sağ kalan göçebelerin ismi Ingvar Dikilitaşları’na işlenmiştir. Ancak bu göçte yer alan Vikinglere ne olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber hastalıktan öldükleri düşünülmektedir.

    Krallık olarak İsveç’in ilk olarak ne zaman ve nasıl kurulduğu bilinmese de, Svealand (İsveç) ve Götaland (Götland) ülkelerini yöneten İsveç krallarının listesi kaynaklara işlenmiştir. Bu liste ilk kral Galip Erik ile başlamaktadır. Bu dönemden önce farklı kabileler olan İsveçliler ve Gotların tam tarihi bilinmese de sürekli olarak savaştığı ve bu konudaki destanların 6. yüzyıla kadar uzandığı düşünülmektedir.

    İskandinav Viking tarihinin ilk zamanlarında, bugün İsveç’te yer alan Skåne’deki Ystad ve Gotland’daki Paviken kentleri birer ticaret merkeziydi. Özellikle Ystad’da rastlanan kalıntılar, şehirde yedinci ve sekizinci yüzyıllarda marketlerin bulunduğunu gösterdi.[7] Paviken’de ise dokuz ilâ on birinci yüzyıllar arasında, dönemin Baltık kentleri arasında önemli yere sahip bir ticaret merkezinin olduğu bilinmektedir. Bölgede rastlanan kalıntılara bakıldığında Vikinglerin bu yörede gemi tersaneleri ve el sanatı pazarları kurduğu söylenebilmektedir. Yine aynı bölgede, o dönemde yüklü miktarda gümüşün çıkarıldığı bilinmektedir. Bu nedenle Gotlar, gümüşü en çok stoklayan ve işleyen halklardan biri haline gelmiştir.[7]

    St. Ansgar, 829 yılında Hıristiyanlık dinini İskandinavya’ya taşıdı. Ancak bu yeni din, yerel din olan paganizmin yerine kısa sürede geçemedi. Bu geçiş süreci 12. yüzyıla kadar sürdü. On birinci yüzyılda, Hıristiyanlık bölgede en yaygın din konumuna geldi. Aynı şekilde 1050 yılından itibaren İsveç, bir Hıristiyan ülke olarak anılmaya başlandı. On ikinci ve on beşinci yüzyıllar arasındaki süreçte İsveç, iç karışıklıklarla ve diğer İskandinav ülkelerinin saldırılarıyla uğraştı. Ancak yine de İsveç kralları sınırlarını genişleterek, bugünkü Finlandiya’yı İsveç sınırları içine kattılar. Bu dönemde Ruslarla savaşan İsveç’in bugün bu ülkeyle yakın ilişkileri yoktur.[8]

    14. yüzyılda İsveç’te hıyarcıklı veba salgınlarıyla beraber Kara Ölüm kendini gösterdi. Buna rağmen bu dönemde İsveç diğer Avrupa ülkelerine oranla gelişimini daha hızlı sürdürdü. İsveç’in birçok kenti daha üst düzey haklar elde ederken Hansa Birliği’nden Alman tüccarları, halk tarafından örnek alınmaya başlandı. Bu tüccarlar o dönemde çoğunlukla Visby çevresinde yaşamaktaydı. 1319 yılında İsveç ve Norveç, kral Magnus Eriksson’un altında birleşti. Yine 1397′de kraliçe I. Margaret, İsveç, Norveç ve Danimarka’nın Kalmar Birliği adı verilen tek bir güç altında birleşmesine etki etti. Fakat Margaret’ten sonra gelen Danimarkalı yöneticiler, İsveç soylularını kontrol edemediler. Asıl güç, çoğunlukla Sture ailesinden çıkan kral vekillerinini elinde kaldı. Danimarka kralı II. Kristian, 1520′de bir ilanla Stokholm’deki İsveç soylularına karşı bir katliam yapılması konusunda ordusuna emir verdi. Bu olaya Stokholm kan gölü olarak bilinmektedir. Bu olaydan sonra İsveç soyluluğu sarsıldı ve halk, kral Gustav Vasa’yı başa getirdi. 6 Haziran 1523′te gerçekleşen bu olay, çağdaş İsveç’in kurulduğu gün olarak kabul edildiği gibi, her yıl İsveç’te resmî bayram olarak kutlanmaktadır. Kuruluşundan kısa süre sonra İsveç’te Katolizm mezhebi eriyerek Protestanlık mezhebine geçiş süreci başladı.

    17. yüzyılda İsveç, Avrupa’da bir süper güç durumuna geldi. İsveç İmparatorluğu’nun kuruluşundan önce son derece yoksul, düşük nüfuslu ve az bilinen bir kuzey ülkesi olan ülkenin elinde bir özel güç, ün ya da kaynak yoktu. İsveç, bu kötü durumundan kral Gustav II Adolf döneminde kurtuldu. Özellikle Rusya’dan, Lehistan-Litvanya Birliği’nden ve Otuz Yıl Savaşları’ndan aldığı topraklarla yavaş yavaş tanınmaya başladı. Bu askeri başarılar sayesinde İsveç İmparatorluğu, 1721′deki yıkılışa kadar Protestanlık mezhebinin ana merkezi oldu.

    Gustav Adolf’un Kutsal Roma İmparatorluğu ile yaptığı savaş sonunda bu devlette ağır yaralar açan İsveç, Otuz Yıl Savaşları’nda Kutsal Roma İmparatorluğu’nun büyük bir nüfusunu öldürdü. Bu süreçten sonra önemini iyice yitiren Kutsal Roma’nın elinde bulundurduğu bölgelerin yarısı İsveç’e geçti. Başta kendini yeni bir Kutsal Roma kralı ilan etmeyi amaçlayan Gustav Adolf, 1632′deki Lützen Savaşı’nda yenilince, bu amaç gerçekleşmedi. Nördlingen Savaşı sonrasında İsveç yenilince, İsveç’i destekleyen Cermen kabilelerinin İsveç’e olan güveni sarsıldı. Bu Cermen bölgeleri, teker teker İsveç ile savaşarak bağımsızlıklarını ilan etti. Bu olayın sonucunda İsveç’in sadece birkaç güney Baltık bölgesinde bölgesi kaldı: İsveç Pomeranyası, Bremen-Verden ve Wismar.

    17. yüzyılın ortalarında İsveç, Avrupa’da sahip olduğu yüzölçümü bakımından Rusya ve İspanya’nın ardından üçüncü büyük ülkeydi. İsveç, 1658 yılında Karl X Gustav döneminde imzalanan Roskilde Antlaşması ile en geniş sınırlarına ulaştı.[9][10] İsveç’in bu yükselişinin temelinde I. Gustav’ın 16. yüzyılda ekonomi alanında yaptığı köklü değişiklikler yatmaktadır. Yine Protestanlık mezhebinin yayılmaya başlaması da gelişmeyi arttırdı.[11] 17. yüzyılda ise İsveç sürekli olarak savaşlara sahne oldu. Bunlardan en önemlileri bugünkü Baltık devletlerinin bulunduğu yerde kurulan Lehistan-Litvanya Birliği gibi devletlerle yapılanlardır. Bu savaşlar arasında en belirgin olan ve mağlubiyet ile sonuçlanan Kircholm Savaşı, İsveç’in krallık tarihindeki önemli olaylardan biridir.[12]

    Bu süreç, ayrıca kral Karl X Gustav’ın Lehistan ve Litvanya üzerine sürekli akınlar yaptığı bir dönemdir. Yarım asır süren sürekli savaşlar sonunda İsveç’in ekonomisi kötüleşmeye başladı. Bu ekonomiyi düzeltmek de XI. Karl’ın göreviydi. Öncelikle ekonomik ilişkileri yeniden düzenleyen Karl, orduyu da bu doğrultuda düzenledi. Düzelen iç işleri sonunda kral XI. Karl, kendinden sonra başa geçen oğlu XII. Karl’a dünyanın en büyük ordularından birini miras olarak bıraktı. İsveç’in o dönemdeki en büyük rakibi olan Rusya’nın ordu sayısı daha fazla olsa da, sahip olduğu savaş ekipmanları bakımından gerideydi.

    1700′de yapılan ve Büyük Kuzey Savaşı’nın ilk çekişmelerinden olan Narva Savaşı’nda Rusya ağır bir hasar aldı ve İsveç’in Rusya’yı fethetmesi için açık bir fırsat oluştu. Ancak Karl, Rus ordusuyla uğraşmaktan vazgeçerek Lehistan ve Litvanya Birliği ile savaşmayı seçti. Bu savaşlarda Lehistan kralı II August’u ve Sakson işbirlikçilerini 1702′deki Kliszow Savaşı ile yendi. Bu zaman aralığında Rusya’ya yeniden toparlanma ve güçlenme fırsatı verdi. Lehistan topraklarının işgal edilme başarısından sonra, Karl, Rusya’ya da bir saldırı girişiminde bulunmak istedi. 1709′da gerçekleşen Poltava Savaşı, buna karşılık Rusya’nın kesin zaferiyle sonuçlandı. Slavlarla yapılan tüm bu çekişmelerin sonunda Rus çarı I. Petro’nun savaş teknikleri ve soğuk Rus iklimi yüzünden İsveç ordusunun azalan sayısı bu yenilgide önemli bir etkendir. Üstelik buna Poltava’daki Rus askerlerinin sayıca oldukça fazla oluşu da yenilişin nedenleri arasındadır. Poltava’daki bu yenilgi, İsveç Krallığı için sonun başlangıcı oldu.

    XII. Karl, 1716 yılında Norveç’i ele geçirme planları yapmaya başladı. Ancak 1718 yılında Fredriksten Kalesi’nde vurularak öldürüldü. İsveçliler askerî anlamda bu olayda yenilmiş sayılmasa da, tüm Norveç planlarının yapısı ve organizasyonu büyük bir sekteye uğradı. Bunun bir sonucu olarak 1721 yılında imzalanan Nystad Antlaşması, İsveç’in imparatorluk sıfatının yok olmasına ve Baltık kıyılarındaki hemen hemen bütün İsveç topraklarının da elden çıkmasına neden oldu. Her ne kadar bu antlaşmadan sonra Büyük Kuzey Savaşı resmen bitmiş olsa da, bu düşüş ve kötüye gidiş sürecinin sonunda Rusya kısa sürede bir imparatorluk halini aldı ve Avrupa’nın gelecek yüzyıllardaki söz sahibi ülkeleri arasında yer aldı.

    18. yüzyılda İsveç’in, İskandinavya dışındaki topraklarını onarabileceği kaynağı da kalmamıştı. Bunun sonucu olarak 1809 yılında o zamanki İsveç’in doğusu tamamen Rusya tarafından ele geçirildi. Bu bölge zamanla Rus İmparatorluğu içinde özerk Finlandiya Dükalığı olarak anılmaya başlandı.

    İsveç’in Baltık bölgesinde tekrar egemen olma arzusu nedeniyle ülke, Napolyon Savaşları sürecinde, tarihi olarak ülkenin dostu olan Fransa ile bir ittifak oluşturma yoluna gitti. İsveç, Leipzig Savaşı’ndaki rolü ile Danimarka-Norveç’i, Fransa ile ortak olma yolunda zorladı. Böylece Fransa, İsveç’in yanında Danimarka ve Norveç ile de ortak sayılabilecekti. Tüm bu çabaların sonucunda imzalanan Kiel Antlaşması ile Norveç, İsveç’e bağlanacak, ayrıca Pomeranya bölgesi de İsveç’e teslim edilecekti. Ancak bu antlaşma sonrasında Norveç, sürekli olarak bağımsızlık mücadelesi verdi. Ancak bu istekler XIII. Karl tarafından bastırıldı. Yine aynı kral tarafından Norveç’e 27 Temmuz 1814 tarihinde bir harekat düzenlendi. Bu karşılıklıklar Moss Sözleşmesi’ne kadar sürdü. Bu sözleşmede İsveç ve Norveç tek bir ülke altında, İsveç’in baskın olduğu bir birlik durumuna geldi. Bu birlik 1905 yılına kadar sürdüğü gibi 1814 yılında yaşanan harekat da İsveç’in şimdiye dek içinde bulunduğu son saldırı savaşı olmuştur.

    18 ve 19. yüzyıllarda İsveç nüfus bakımında büyük bir artışa sahne oldu. 1833 yılında Esaias Tegnér adlı yazar bunu ” barış, aşı (çiçek) ve patates” şeklinde özetlemiştir.[13] 1750 ve 1850 yılları arasında İsveç nüfusu ikiye katlandı. Bazı uzmanlara göre Amerika Birleşik Devletleri’ne gerçekleşen İsveç göçünün, İsveç halkının kıtlık ve isyanlardan korunmasını sağlayan en önemli unsur olduğu öne sürülmektedir. Özellikle 1880′lerde nüfusun yüzde birinden fazlası aşamalı olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti.[14] Buna karşılık, İsveç yine de yoksul olarak kaldı. İsveç, başta Danimarka olmak üzere sanayiden dolayı gelişmeye başlayan Avrupa ülkelerine karşılık sanayisi büyük oranda tarıma dayalı olan bir ülkeydi.[15][14] Birçok insan bu dönemde Amerika’yı daha iyi bir yer olarak gördü ve bir milyondan fazla İsveçli, Amerika’ya göç ettti.[16] 20. yüzyılın başında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Chicago kentinde, İsveç’in ikinci büyük kenti Göteborg’dan daha fazla İsveçli yaşamaktaydı.[17] Ayrıca birçok İsveç vatandaşı da başta Minnesota ve Delaware olmak üzere Orta-Batı ABD’ye yerleşti. ABD’nin dışında da Kanada’ya ve Arjantin’e yerleşen İsveçlilerin olduğu bilinmektedir.

    19. yüzyıldaki yavaş sanayileşme oranına rağmen, birçok önemli tarımsal değişiklik yaşandı. Özellikle bu alandaki yenilikçi atılımlar ve hızlı nüfus artışı nedeniyle tarım, ülkedeki en önemli ekonomik faaliyet oldu.[18] Tarımsal alandaki yenilikçi atılımların başında arsaların çiftçilere verilmesi, tarımsal alanların değerinin arttırılması ve patates gibi yeni ürünlerin halka tanıtılması yer almaktadır.[18] Bunun yanında İsveç’in Avrupa’nın diğer hiçbir tarafından görülmeyen bir şekilde halkını köylüleştirmeye başladı.[19] Bunun bir sonucu olarak İsveç’in siyasi ilerleyişinde tarım, bir simge oldu ve Tarım Partisi (günümüzde Merkez Partisi) gibi siyasi oluşumlara ön ayak oldu.[20] 1870 ve 1914 yılları arasında İsveç, sanayileşme alanında daha önemli çalışmalara başlayarak tarım dışındaki alanlarda da gelişme gösterdi.[21]

    19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren halkın taban sınıfı çeşitli girişimlerde bulundu. Çeşitli ticari örgütler, sendikalar ve bağımsız dinî örgütlerin sahne olduğu bu hareketler, İsveç’in günümüzdeki demokratikleşme sürecinde önemli bir katkıya sahip oldu. 1889 yılında İsveç Sosyal Demokrat Partisi kuruldu. Tüm bu çalışmaların bir sonucu olarak İsveç, dışa verdiği göçlere bir son vererek, I. Dünya Savaşı öncesinde göç alan bir demokratik ülke halini almaya başladı. İsveç’e geç gelen sanayi devrimi, 20. yüzyılda yoğun olarak kendini göserdi. İnsanlar köylerden kentlere, çeşitli fabrikalarda çalışmak için göç etti. Ayrıca halkın büyük bir kısmı da sosyalist sendikalara üye oldu. 1917 yılındaki sosyalizme geçiş isteği geri çevrildi ve halka parlamenter sistem tanıtıldı. Bunun sonucunda ülke demokratikleşti.

    İsveç, hem I. Dünya Savaşı, hem de II. Dünya Savaşı’nda resmen tarafsız olduğunu bildirdi. Ancak özellikle II. Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlığı birçok kez tartışılmıştır.[22][23] Almanya’yı uzun bir süre örnek alan İsveç, bu dönemde dünyada beliren bloklara kayıtsız kalmayı tercih etti.[22] İsveç hükümeti, ülkenin II. Dünya Savaşı sırasında Almanya ile savaşmayacağını beyan ederek birtakım ayrıcalıklar elde etti.[24] Özellikle İsveç, savaş sırasında Almanya’ya çelik ve makine taşımacılığı yapmasıyla bilindi.[25] Ancak İsveç, savaş sırasında Norveç’in savunmasını da destekledi. Bu bağlamda 1943 yılında Danimarkalı Yahudilerin toplama kamplarından kurtulması için girişimde bulundu. Savaşın bitimine doğru ise birtakım barışçıl girişimlerde bulunan İsveç, birçok toplama kampında özellikle İskandinav ve Baltık Yahudilerini kurtarmak için bazı atılımlar yaptı.[24] Ancak savaşın sonrasında birçok İsveç ve Dünya otoritesi ülkenin bu yıllarda daha fazla insani yardım yapabileceğini ve Nazilerin savaştaki tahribatını daha fazla engelleyebileceğini söyleyerek, ülkenin savaştaki tutumunu eleştirdi.[24]

    İsveç tüm 20. yüzyıl boyunca tarafsızlığıyla bilinse de, Soğuk Savaş döneminde ülkenin ve ülkede bulunan belli başlı otoritelerin Amerika Birleşik Devletleri ile daha ağırlıklı ilişkilerinin bulunduğu, geniş çevrelerce bilinmektedir. 1960′ların başında iki ülke, İsveç’in batı yakasında birkaç Amerikan nükleer denizaltının konuşlandırılması için anlaştı. Aynı yıl, İsveç, ABD ile bir savunma paktı imzaladı. Bu anlaşma bir devlet sırrı olarak kaldı ve 1994 yılında İsveç halkına açıklandı.

    Savaşın ardından İsveç, bozulmamış bir sanayi temeline, toplumsal bir dengeye ve birtakım doğal kaynaklara sahipti. Bu sayede ülke, yeniden kurulmakta olan Avrupa’nın gereksinimlerini karşılamak için önemli bir rol üstlendi.[26] Marshall Planı’nın bir parçası olan İsveç, ayrıca Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’ne de (OECD) dahil oldu. Savaş sonrası dönemin çoğunluğunda ülke, İsveç Sosyal Demokrat Partisi (İsveççe: Socialdemokraterna) tarafından yönetildi. Bu partililer, korporatist bir siyaset izleyerek büyük kapitalist şirket ve büyük birlikleri kayırmaya başladı. Özellike İsveç Ticari Birlik Konfederasyonu bunların arasında yer alır.[27] Yine bürokrat sayıları altmışlarda normal düzeyin üstüne çıktı ve seksenlerde aşırı boyutlara erişti.[27] Bu dönemde İsveç, ticarete açık oldu ve uluslararası rekabet altında üretim sektörünü destekledi. Buna bağlı olarak gerçekleşen büyüme, yetmişlere kadar yolunda gitti.

    İsveç, 1973–74 ve 1978–79 dönemlerindeki petrol ambargoları neticesinde dünyadaki diğer devletler gibi gerilemeler yaşadı.[28] Seksenlerde İsveç sanayisinin önemli bir kısmı yeniden yapılandırıldı. Gemi yapımı durdurulurken, odunculuk sektörü, çağdaşlaştırılmış sektörüyle kaynaştırıldı. Bunun yanında çelik sanayileri arttırılarak özelleştirildi. Son olarak mekanik işçilik robotlaştırıldı.[29]

    1970 ve 1990 yılları arasında vergiler arttı ve zamlar baş gösterdi. Bunun yanında İsveç, tam tersine diğer Batı Avrupa ülkelerine oranla daha yavaş gelişti. Çalışanlar için gelir vergisi sınırı %80′e dayandı. En sonunda devlet, ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının yarısından fazlasını harcadı. İsveç, tüm bunlardan dolayı kişi başında düşen gayrı safi milli hasıla bakımından ilk beşteki yerini kaybetti. Yetmişlerin sonundan beri, ekonomik siyaset sürekli olarak Ekonomi Bakanlığı denetmenlerince denetlenmektedir.[27]

    Yetersiz kontrol ve buna ek olarak uluslararası piyasalarda resesyon ve anti-işsizlik politikalarından anti-enflasyonist politikalara geçme, emlak sektörü balonunun patlamasına neden olmuş; tüm bunlar sonucunda 1990′ların başında bir mali kriz yaşanmıştır.[30] İsveç’in GSYİH yaklaşık %5 azaldı. 1992′de para birimi değerinde bir dizi değişim vardı, döviz kuru karşısında para biriminin değerini korumak için merkez bankası başarısız bir çaba göstererek kısa yoldan faiz oranlarını %500′e yükseltti.[kaynak belirtilmeli] Kriz süresince toplam istihdam yaklaşık %10 azaldı.[kaynak belirtilmeli] Azalan refah devleti ve kamu servis ve mallarının özelleştirilmesi karşısında, hükümetin yanıtı, harcamaları kesmek ve İsveç’in rekabet gücünü geliştirmek için bir sürü reform başlatmak oldu. Siyasi kurumların çoğu AB üyeliğini destekledi, ve İsveç referandumu 13 Kasım 1994′te, AB’ye katılımın lehine %52′ye 48 olarak sonuçlandı. İsveç, 1 Ocak 1995′te Avrupa Birliği’ne katıldı.

    Soğuk Savaş döneminde, müttefiklerden olmayan İrlanda dışındaki Batı Avrupa ülkeleri, NATO ülkeleri ile güçlü ilişkiler içinde olan AB’nin öncüsü Avrupa Topluluğu’na üyeliğin akılsızca olduğunu düşünmekteydi. Soğuk Savaş’ın bitimini takiben, İsveç, Avusturya ve Finlandiya topluluğa katıldı, ancak İsveç yine de euro’yu kabul etmedi. İsveç, savunma teknolojileri ve savunma sanayii alanında diğer Avrupa ülkeleri ile geniş kapsamlı işbirliğinin yanında NATO ve bazı diğer ülkelerle birlikte bazı askeri tatbikatların parçası olsa da askeri olarak müttefik olmamaya devam etmiştir. Diğerleri arasında, İsveç şirketlerinin ihraç ettiği silahlar Irak’ta Amerikan ordusu tarafından kullanılmaktadır.[31] İsveç’in aynı zamanda, uluslararası askeri operasyonlara katılımının uzun bir geçmişi vardır, en güncel olanları, NATO komutası altında bulunan İsveç birliklerinin görev aldığı Afganistan ve Birleşmiş Milletler himayesindeki Kosova, Bosna Hersek ve Kıbrıs’ta AB’nin himayesindeki barışı koruma harekatlarıdır.

    İsveç, Kuzey Avrupa’da, Baltık Denizi ile Botni Körfezi’nin batı kıyılarında yer alır. Bu nedenle İsveç oldukça uzun kıyılara sahiptir. Bu özellikleriyle İsveç, İskandinavya yarımadasının doğu yakasını oluşturur. Ülkenin batısında ülkeyi Norveç’ten ayıran İskandinavya dağ sırası (Skanderna) yer alır.

    Ülkenin batısında Norveç, kuzeydoğusunda Finlandiya, güneybatısında Skagerrak, Kattegat ve Öresund boğazları, doğusunda Baltık Denizi yer alır. Ülkenin ayrıca Danimarka, Almanya, Polonya, Rusya, Litvanya, Letonya, ve Estonya ile deniz sınırları yer almaktadır. Bununla beraber Danimarka ile İsveç arasında yer alan Öresund Köprüsü, ülkeleri birbirine bağlar. Sahip olduğu 449.964 km2‘lik toprak ile İsveç, dünyanın elli beşinci, Avrupa’nın beşinci, Kuzey Avrupa’nın en büyük ülkesidir. Ülke ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinden biraz daha büyük, Özbekistan ile yaklaşık aynı yüz ölçümüne sahiptir. İsveç, 2008 itibariyle 9.2 milyonluk bir nüfusa sahiptir.

    İsveç’te rakımı en düşük nokta, Kristianstad kenti yakınındaki Hammarsjön Gölü’nde bulunan körfezde olup -2.41 m kadardır. Aynı şekilde ülkenin en yüksek noktası 2.111 metre ile Kebnekaise’dir.

    İsveç yirmi beş adet bölge (landskap) barındırır. Bunlar; Bohuslän, Blekinge, Dalarna, Dalsland, Gotland, Gästrikland, Halland, Hälsingland, Härjedalen, Jämtland, Lapland, Medelpad, Norrbotten, Närke, Skåne, Småland, Södermanland, Uppland, Värmland, Västmanland, Västerbotten, Västergötland, Ångermanland, Öland ve Östergötland şeklindedir. Bu bölgeler herhangi bir yönetimsel durum teşkil etmezken, halkın kendilerini tanımlamakta kullandıkları birer isimden ibarettir. Bu bölgeler, üç ana bölümü (land) oluşturur. Bunlar kuzeydeki Norrland, ortadaki Svealand ve güneydeki Götaland topraklarıdır. Norrland, oldukça seyrek bir nüfusa sahipken, ülkenin yüz ölçümü bakımından yüzde altmışını kapsar.

    İsveç’in topraklarının yüzde on beşi, Kuzey Kutup Dairesi içinde yer alır. Yine güney İsveç tarımsal olarak ileriyken, kuzey bölgeler ise yoğun ormanları sayesinde ormancılığa el verişlidir. Ülkedeki en fazla nüfus yoğunluğu, günebatıdaki Öresund bölgesi ile başkent Stokholm yakınlarındaki Mälaren Gölü çevresinde yer alır. Gotland ve Öland adaları İsveç’in en büyük iki adası olup, her ikisi de güneydoğu kıyılarda bulunur. Aynı şekilde Vänern ve Vättern gölleri İsveç’in en büyük iki gölüdür. Vänern Gölü, Kuzey Avrupa’nın en büyük, Avrupa’nın ise Ladoga ve Onega göllerinden sonra üçüncü büyük gölü olmasıyla da bilinmektedir.

    İsveç, Sibirya ile aynı enlemde yer almasına karşın ılıman bir iklime sahiptir. Ülkede yıl boyunca dört mevsim ve yumuşak hava olayları belirgin bir biçimde görülebilmektedir. Ülke üç farklı iklim kuşağına ayrılmaktadır. En güneydeki bölgede okyanus iklimi, orta bölgede nemli karasal iklim, kuzeydeki bölgede ise subarktik iklim görülmektedir.[32] İsveç, kendiyle aynı, hatta kendinden alçak enleme sahip birçok yerden daha ılık ve sıcaktır. Bunun nedeni Gulf Stream okyanus akıntılarıdır.[33][34] Örnekle; orta ve güney İsveç, Rusya’nın ve Kanada’nın birçok bölümünden daha sıcaktır.[35] Yine yüksek enlemlerde bulunması, ülkenin gündüz uzunluklarını oldukça çeşitli kılmaktadır. Ülkenin Kuzey Kutup Dairesi içinde yer alan bölgesinde yaz boyunca güneş batmazken, kışları da hiç güneş doğmaz. Yine güneydoğuda yer alan başkent Stokholm’de haziran ayında on sekiz saat gündüz görülür. Ancak yine bu kentte aralık ayında sadece altı saat gündüz yaşanır. Ülkenin büyük bölümü yıllık 1,600 ila 2,000 saat arasında gün ışığı alır.[36]

    Ülkedeki sıcaklıklar kuzeyden güneye oldukça farklılık gösterir. Güney ve orta bölgeler ılık yazlara ve soğuk kışlara sahiptir. Bu bölgelerde n hava sıcaklığı ortalama 20 ila 25 °C’ye kara çıkar,[37] 12 ila 15 °C’ye kadar düşer.[38] Aynı şekilde bu bölgelerde kışın sıcaklıklar ortalama -4 ila 2 °C’ye kadar iner.[39] Daha serin yazlar ile uzun, sert kışların görüldüğü ülkenin kuzey bölgelerinde hava genelde eylülden mayısa kadar donma noktasının altındadır.[40][41] Tüm İsveç’te nadiren görülen sıcak hava dalgaları nedeniyle yıl içinde kuzey de dahil olmak üzere n hava sıcaklıkları 25 °C’nin üzerine çıkar. Ülkede görülmüş en yüksek sıcaklık 1947 yılında Målilla’da ölçülmüş olup 38 °C kadardır. Aynı şekilde en ölçülmüş en düşük sıcaklık ise 1966′da Vuoggatjålme’de ölçülmüş olup -52.6 °C kadardır.[42][43]

    Ortalama olarak İsveç’in büyük kısmı yıllık 500 ila 800 mm kadar yağış alır. Bu da ülkeyi küresel ortalamanın altında bırakır. Ancak ülkenin güneyindeki bazı kesimlerde yıllık 1000 ila 1200 mm yağış düşer. Bunun dışında ülkenin kuzeyindeki dağlık alanlarda yağış yıllık 2000 mm’ye kadar yükselir. Kar yağışı görülen günler Güney İsveç’te aralık ve mart arasında, Orta İsveç’te kasım ve nisan arasında, Kuzey İsveç’te ekim ve mayıs arasında görülür. Ancak yine de ülkenin güney ve orta kesimlerinde kar yağışı görülen gün sayısı azdır.[44][45]

    İsveç, parlamenter monarşi ile yönetilen bir ülkedir. Kral XVI. Karl Gustaf ülkenin başında olmasına rağmen, resmi olarak fazla yetkiye sahip değildir.[47] Araştırma kuruluşu olan the Economist Intelligence Unit, ülkenin monarşik yönetimi nedeniyle demokratik olarak sınıflandırmanın zor olmasını belirterek buna rağmen ülkeyi 167 ülke içinde en demokratik ülke olarak tanımladı.[48] Ülkenin yasama merkezi Riksdag (İsveç Meclisi) 349 üyeye sahip olup, başbakanı seçme yetkisine de sahiptir. Meclis seçimleri her dört yılda bir, eylül ayının üçüncü pazar günü yapılır.

    İsveç, üniter bir devlet olup yirmi bir ile (län) ayrılmıştır. Her ilin yönetim sınırları veya länsstyrelse olup, her biri devlet tarafından çizilmektedir. Her bir ilde ayrıca birer il meclisi veya landsting bulunmakta olup üyeleri doğrudan seçimler ile belirlenmektedir.

    Her bir ilin içinde birden fazla belediye veya kommuner bulunur. 2004 itibariyle bu belediyelerin sayısı 290′dır. İsveç’teki belediye yönetimi, kent komisyon hükümeti veya kabine tarzı meclise benzer bir şekilde yapılır. Belediyelerdeki yasama topluluğu (kommunfullmäktige) 31 ve 101 arasında üyeye sahip olup kesin bir sayı bulunmamaktadır. Bu üyeler, dört yılda bir ülke çapında düzenlenen ve bir belediye içinde oy verilen partilerin ağırlığı kadar üyeye dağılır.

    İsveç’te, belediyelerin daha alt birimleri olan mahalleler bulunmaktadır. 2000 yılı itibariyle ülkede toplam 2,512 mahalle veya församlingar bulunmaktadır. Her ne kadar bu birimler eskiden İsveç Kilisesi tarafından ayrılmış olsa da, günümüzde nüfus sayımı ve seçimlerde halen bir öneme sahiptir.

    Ülkede bu idari bölgelerin dışında yirmi beş bölge ve üç bölüm bulunmaktadır. İsveç hükümeti ayrıca ülkedeki yirmi bir ilin dokuz büyük il altında birleştirilmesini tartışmaktadır. Bunu başarmak için ülkede çeşitli komiteler ve araştırma heyetleri bulunmaktadır. İstatistiksel sonuçlara göre bu projenin 2015 yılı civarında bitmesi planlanmaktadır.[49]

    İsveç’in krallık tarihinin yaşı kesin olarak belli değildir.[50] Başlangıç tarihi, İsveç’in eski Cermen kabilelerinden olan Svearların, Svealand’ı kurmasıyla da başlayabildiği gibi, kimi tarihçiler de bu kabilenin Gotlar ile birleşerek yeni bir devlet kurmasını İsveç’in siyasi tarihinin başlangıcı olarak kabul eder. İsveç ilk kez 98 yılında Tacitus tarafından tek bir hükümdara sahip olarak yönetilmiştir, fakat ne kadar süre bu şekilde devam ettiğini bilmek neredeyse imkansızdır. Bununla beraber, tarihçiler genellikle İsveç monarşisini Svealand ve Götaland’ın aynı tek bir kral altında yönetilmesiyle başlatır, bunlar 10. yüzyılda Galip Erik ve oğlu Olof Skötkonung adındaki krallardır. Her ne kadar önemli alanlar fethedilmiş ve bu daha sonra da devam etmişse de, bu olaylar sıklıkla İsveç’in konsolidasyonu (en:consolidation of Sweden) olarak tariflenir.

    Önceki krallar için hiçbir güvenilir tarihi kaynak yoktur, onlar hakkındaki bilgiler İsveç’in mitsi kralları ve İsveç’in yarı-efsanevi krallarında bulunabilir. Bu kralların çoğundan, sadece çeşitli Norse destanlarında ve Norse mitolojisinin alakadar yerlerinde bahsedilir.

    Sveriges och Götes Konung ünvanı en son I. Gustaf tarafından kullanılmıştır, sonraları resmi dökümanlarda bu ünvan “İsveç-en:Kings of Sweden, Goth-en:King of the Goths ve Wend kralı-en:King of the Wends” (Sveriges, Götes och Vendes Konung) olarak kullanılmıştır. 1920′lerin başlangıcına kadar, İsveç’teki tüm yasalar şu kelimelerle başlardı, “Biz, İsveç, Goth ve Wend kralı“. Bu kullanım 1973′e kadar devam etmiştir.[51] İsveç’in günümüzdeki kralı Carl XVI Gustaf, resmi olarak ünvanına ek halklar eklemeden “İsveç kralı” (Sveriges Konung) olarak anılan ilk hükümdardır.

    Değişik sosyal grupların temsilcilerinin ülkeyi etkileyen kararları belirlemek ve tartışmak için ilk maları 1435 yılında Arboga şehrinde olmuş olmasına rağmen, Riksdag terimi ilk kez 1540′larda kullanılmıştır.[52]

    Kral Gustav Vasa hükümü altında 1527 ile 1544 yılları boyunca meclise, tüm dört sınıfın da (ruhban sınıfı-en:clergy, soylular sınıfı-en:Swedish nobility, şehirliler-en:townsmen ve köylüler-en:peasants) temsilcileri de üye olmak üzere ilk kez çağrılmıştır.[52] Monarşi 1544 yılında soydan geçer hale gelmiştir.

    Yürütme gücü, tarihsel olarak 1680 yılına kadar Kral ve soylu bir Danışma Meclisi (en:Privy Council) arasında paylaşılmıştır, kralın otokratik kurallarını takiben parlamento genel bir yapıya kavuşmuştur. Büyük Kuzey Savaşı’ndaki başarısızlığın bir sonucu olarak, 1719 yılında ülke parlamenter sisteme geçiş yapmış, bunu 1772, 1789 ve 1809 yıllarında üç farklı yapıda anayasal monarşinin takip etmesinin ardından, 1809 İsveç anayasası ile birçok sivil hak garanti altına alınmıştır. Krallık resmi olarak yerini korumuşsa da, sadece törensel görevleri ile devlet başkanlığı semboliktir.

    Riksdag Meclisi iki farklı kısımdan oluşur. İsveç 1866 yılında iki meclisli (bikameral) parlemanto ile anayasal monarşiye geçmiştir, Birinci Meclis yerel hükümetler tarafından ve İkinci Meclis direkt olarak halk tarafından her dört senede bir seçilir. 1971′de Riksdag tek meclisli (unikameral) hale gelmiştir. Yasama gücü (sembolik olarak) kral ve parlamento arasında 1975 yılına kadar paylaşılmıştır. İsveç vergi sistemi-en:taxation Riksdag (parlamento) tarafından kontrol edilmiştir.

    Yasal olarak 349 üyeli İsveç meclisi (riksdag) İsveç’in siyasi olarak oldukça önemli bir birimidir. Meclisin başbakanı seçme, bakanlar atama yetkileri bulunmaktadır. Ayrıca yasama görevi de meclis ile başbakanın ortak yetkisindedir. Ülkenin yürütme erki hükümet tarafından uygulanır. Ayrıca yargı görevi de bağımsız mahkemelerce yapılır. İsveç, zorunlu yargı kontrolü olmayan bir ülkedir. Ancak bu zorunlu olmayan kontrol lagrådet (yasa konseyi) tarafından yürütülür. Bu yargı kontrolü daha çok teknik konular hakkında olup, daha az tartışmalı siyasi olaylarla ilgilidir. Meclisin tutumu ve hükümetin kararları ne olursa olsun, özellikle durum yasalara aykırıysa, hükümetin yapmak istedikleri uygulanmamaktadır. Ancak yargı kontrolündeki ve zayıf yargı görevindeki çeşitli sınırlamalar yüzünden bu durum çok nadiren uygulanabilmektedir.

    Legislation may be initiated by the cabinet or by members of Parliament. Members are elected on the basis of proportional representation for a four-year term. The Constitution of Sweden can be altered by the Riksdag, which requires a simple but absolute majority and two decisions with general elections in between. Sweden has three other constitutional laws: the Act of Royal Succession, the Freedom of Press Act and the Fundamental Law on Freedom of Expression.

    The Swedish Social Democratic Party has played a leading political role since 1917, after Reformists had confirmed their strength and the revolutionaries left the party. After 1932, the cabinets have been dominated by the Social Democrats. Only four general elections (1976, 1979, 1991 and 2006) have given the centre-right bloc enough seats in Parliament to form a government. However, poor economic performance since the beginning of the 1970s, and especially the crisis at the beginning of the 1990s, have forced Sweden to reform its political system to become more like other European countries. In the 2006 general election the Moderate Party, allied with the Centre Party, Liberal People’s Party, and the Christian Democrats, with a common political platform, won a majority of the votes. Together they have formed a majority government under the leadership of the Moderate party’s leader Fredrik Reinfeldt. The next elections will be held in September 2010.[53]

    Election turnout in Sweden has always been high by international comparison, although it has declined in recent decades, and is currently around 80% (80.11 in general election of 2002, 81.99 in general election of 2006). Swedish politicians enjoyed a high degree of confidence from the citizens in the 1960s but it has since declined steadily and has a markedly lower level of trust than its Scandinavian neighbours.[54]

    Some Swedish political figures that have become known worldwide include Raoul Wallenberg, Folke Bernadotte, former Secretary General of the United Nations Dag Hammarskjöld, former Prime Minister Olof Palme, former Prime Minister and Foreign minister Carl Bildt, former President of the General Assembly of the United Nations Jan Eliasson, and former International Atomic Energy Agency Iraq inspector Hans Blix.

    Sweden has a history of strong political involvement by ordinary people through its “popular movements” (Folkrörelser), the most notable being trade unions, the independent Christian movement, the temperance movement, the women’s movement and—more recently—the sports movement.

    Sweden is currently leading the EU in statistics measuring equality in the political system and equality in the education system.[55] Gudrun Schyman founded the first Swedish feminist party, the Feminist Initiative party, commonly referred to simply as F!, in 2005. Ms. magazine quoted Schyman’s view of Sweden’s reputation for progressive initiatives: “In Sweden there’s a gap between words and reality…. Internationally a lot of people look upon Sweden as equality paradise, but that is not the truth – and now things are actually going backwards.”[56] In fact the pay gap between men and women in Sweden is 16%; a bit higher than the EU average of 15%. Sweden compares unfavourably with the EU average when it comes to providing full-time jobs for women, with a high fraction of employed women working part-time.[55]

    İsveç Yüksek Mahkemesi (Supreme Court of Sweden), özel hukuk ve ceza hukukundan doğan davalara üçüncü ve son aşamada bakan makamdır. Bir davanın Yüksek Mahkemeye götürülebilmesi için öncelikle temyiz müsaadesi alınmış olmalıdır ve bir kaç istisna haricinde, temyiz müsaadesi ancak davanın konusu örnek oluşturacak nitelikte ise verilmektedir. Yüksek Mahkeme hükûmet tarafından atanan 16 üyeden (justitieråd) oluşur. Ancak mahkeme parlamentodan (Riksdag) bağımsız bir kurumdur ve hükûmet mahkemenin kararlarına müdahale etme hakkına sahip değildir.

    İsveç’te hukuk, devletin çeşitli organları tarafından uygulanır. İsveç Polis Teşkilatı (Swedish Police Service), polisi ilgilendiren sorunlarla ilgilenen bir devlet kurumudur. National Task Force, National Criminal Investigation Department’ın içinde bulunan bir ulusal SWAT birimidir. Swedish Security Service’in sorumlulukları karşı casusluk ve anti-terörist etkinliklerle mücadele, anayasanın korunması ve hassas nesneler ile insanların korunmasıdır.

    Suçlara ilişkin 2005′te 1201 kişiyle yapılan bir araştırmaya göre, İsveç’te suç oranı diğer AB ülkelerine kıyasla, ortalamanın üzerindedir. İsveç’te saldırı, cinsel saldırı, nefret suçu ve tüketicilere yönelik dolandırıcılık suçlarının oranı yüksek ya da ortalamanın üzerindedir. Öte yandan, soygun, hırsızlığı ve uyuşturucu sorunlarının oranı düşüktür. Rüşvet ise nadirdir.[57]

    Throughout the twentieth century, Swedish foreign policy was based on the principle of non-alignment in peacetime and neutrality in wartime.[26] “Sweden’s government was left to pursue an independent course based on a foreign policy defined as nonalignment in times of peace so that neutrality would be possible in the event of war.”

    Sweden’s doctrine of neutrality is often traced back to the 19th century as the country has not participated in any war since the end of the Swedish campaign against Norway in 1814. During World War II Sweden joined neither the allied nor axis powers. This has sometimes been disputed since in effect Sweden allowed in select cases the Nazi regime to use its railroad system to transport troops and goods,[22][24] especially iron ore from mines in northern Sweden, which was vital to the German war machine.[58][24]

    During the early Cold War era, Sweden combined its policy of non-alignment with a low profile in international affairs, although it also pursued a security policy based on strong national defence to deter attack.[59] At the same time, the country maintained relatively close informal connections with the Western bloc, especially in the realm of intelligence exchange. In 1952, a Swedish DC-3 was shot down over the Baltic Sea by a Soviet MiG-15 jet fighter. Later investigations revealed that the plane was actually gathering information for NATO.[60] Another plane, a Catalina search and rescue plane, was sent out a few days later and shot down by the Soviets as well. Olof Palme, the former prime minister of Sweden, visited Cuba during the 1970s and showed his support for Cuba in his speech.

    Beginning in the late 1960s, Sweden for a period attempted to play a more significant and independent role in international relations. This involved significant activity in international peace efforts, especially through the United Nations, and in support to the Third World. Since the assassination of Olof Palme in 1986 and the end of the Cold War, this has been significantly toned down, although Sweden remains comparatively active in peace keeping missions and maintains a generous foreign aid budget.

    In 1981 a Soviet Whiskey class submarine ran aground close to the Swedish naval base at Karlskrona in the southern part of the country. It has never been clearly established whether the submarine ended up on the shoals through a navigational mistake or if it was a matter of espionage against Swedish military potential. The incident triggered a diplomatic crisis between Sweden and the Soviet Union.

    Since 1995 Sweden has been a member of the European Union, and as a consequence of a new world security situation the country’s foreign policy doctrine has been partly modified, with Sweden playing a more active role in European security co-operation.

    Försvarsmakten (Swedish Armed Forces) is a government agency reporting to the Swedish Ministry of Defence and responsible for the peacetime operation of the armed forces of Sweden. The primary task of the agency is to train and deploy peace support forces abroad, while maintaining the long-term ability to refocus on the defence of Sweden in the event of war. The armed forces are divided into Army, Air Force and Navy. The head of the armed forces is the Supreme Commander of the Swedish Armed Forces (Överbefälhavaren, ÖB), after the sovereign the most senior officer in the country.

    Until the end of the Cold War, nearly all males reaching the age of military service were conscripted. In recent years, the number of conscripted males has shrunk dramatically, while the number of female volunteers has increased slightly. Recruitment has generally shifted towards finding the most motivated recruits, rather than solely those otherwise most fit for service. All soldiers serving abroad must by law be volunteers. In 1975 the total number of conscripts was 45,000. By 2003 it was down to 15,000. After the Defence Proposition of 2004, the number of troops in training will decrease even more to between 5,000 and 10,000 each year. The need to recruit only the soldiers later prepared to volunteer for international service will be emphasized. The total forces gathered would consist of about 60,000 men. This could be compared with the 80s before the fall of the Soviet Union, when Sweden could gather up to 1,000,000 men.

    Swedish units have taken part in peacekeeping operations in the Democratic Republic of Congo, Cyprus, Bosnia and Herzegovina, Kosovo, Liberia, Lebanon, Afghanistan and Chad.

    Currently, one of the most important tasks for the Swedish Armed Forces has been to form a Swedish-led EU Battle Group to which Norway, Finland, Ireland and Estonia will also contribute.[61] The Nordic Battle Group (NBG) had a 10-day deployment readiness during the first half of 2008 and, although Swedish led, had its Operational Headquarters (OHQ) in Northwood, outside London.

    Sweden is an export-oriented market economy featuring a modern distribution system, excellent internal and external communications, and a skilled labour force. Timber, hydropower, and iron ore constitute the resource base of an economy heavily oriented toward foreign trade. Sweden’s engineering sector accounts for 50% of output and exports. Telecommunications, the automotive industry and the pharmaceutical industries are also of great importance. Agriculture accounts for 2 percent of GDP and employment.

    The 20 largest (by turnover in 2007) companies registered in Sweden are Volvo, Ericsson, Vattenfall, Skanska, Sony Ericsson Mobile Communications AB, Svenska Cellulosa Aktiebolaget, Electrolux, Volvo Personvagnar, TeliaSonera, Sandvik, Scania, ICA, Hennes & Mauritz, Nordea, Preem, Atlas Copco, Securitas, Nordstjernan, and SKF.[62] Sweden’s industry is overwhelmingly in private control; unlike some other industrialized Western countries, such as Austria and Italy, publicly owned enterprises were always of minor importance.

    Some 4.5 million residents are working, out of which around a third with tertiary education. GDP per hour worked is the world’s 9th highest at 31 USD in 2006, compared to 22 USD in Spain and 35 USD in United States.[63] According to OECD, deregulation, globalization, and technology sector growth have been key productivity drivers.[63] GDP per hour worked is growing 2½ per cent a year for the economy as a whole and trade-terms-balanced productivity growth 2%.[63] Sweden is a world leader in privatized pensions and pension funding problems are relatively small compared to many other Western European countries.[64] The Swedish labor market has become more flexible, but it still has some widely acknowledged problems.[63] The typical worker receives 40% of his income after the tax wedge. The slowly declining overall taxation, 51.1% of GDP in 2007, is still nearly double of that in the United States or Ireland. State and municipal bureaucrats amount to a third of Swedish workforce, multiple times the proportion in many other countries. Overall, GDP growth has been fast since reforms in the early 1990s, especially in manufacturing.[65]

    The World Economic Forum 2008 competitiveness index ranks Sweden 4th most competitive, behind Denmark.[66] The Index of Economic Freedom 2008 ranks Sweden the 27th most free out of 162 countries, or 14th out of 41 European countries, Sweden ranked 9th in the IMD Competitiveness Yearbook 2008, scoring high in private sector efficiency.[67] According to the book, The Flight of the Creative Class, by the U.S. economist, Professor Richard Florida of the University of Toronto, Sweden is ranked as having the best creativity in Europe for business and is predicted to become a talent magnet for the world’s most purposeful workers. The book compiled an index to measure the kind of creativity it claims is most useful to business — talent, technology and tolerance.[68]

    Swedes have rejected the euro in a popular vote and Sweden maintains its own currency, the Swedish krona (SEK). The Swedish Riksbank — founded in 1668 and thus making it the oldest central bank in the world — is currently focusing on price stability with its inflation target of 2%. According to the Economic Survey of Sweden 2007 by the OECD, the average inflation in Sweden has been one of the lowest among European countries since the mid-1990s, largely because of deregulation and quick utilization of globalization.[63]

    The largest trade flows are with Germany, the United States, Norway, the United Kingdom, Denmark, and Finland.

    A September 29, 2008 editorial in the Wall St. Journal quoted Jan Björklund, leader of Sweden’s Liberal Party, as saying, “The corporate tax is one of the taxes which large companies really study when they plan to set up business somewhere.” The editorial goes on to say, “The corporate tax reduction will bring the Swedish rate down to 26.3% from 28%, continuing its fall from a high of 57% in 1987… entrepreneurship had become such an alien concept that more than half of Sweden’s 50 largest companies were founded before World War I and only two after 1970—the period when taxes and social welfare programs proliferated… Three years ago Sweden eliminated its inheritance tax.”[69]

    İsveç’in enerji marketi büyük oranda özelleştirilmiş durumdadır. İskandinav enerji marketi, Avrupa’da liberalleştirilen ilk enerji marketi olma özelliği taşımakta olup, Nord Pool içinde alım-ımı yapılmaktadır. 2006 yılında 139 TWh üretimin içinde 61 TWh (44%) kadarı hidroelektrik enerjisinden, 65 TWh (47%) kadarı da nükleer enerjiden elde edilmiştir. Aynı şekilde biyoyakıt, kömür gibi organik yakıtlardan, 13 TWh (9%) kadar, rüzgar enerjisinden 1TWh (1%) kadar enerji üretilmiştir. İsveç, her yıl ortalama 6 TWh enerjisini dışarıdan almaktadır.[70] Biyokütle, genel hatlarıyla bölgesel ısıtma, merkezi ısıtma ve sanayi işlemlerinde kullanılmaktadır.

    Diğer taraftan İsveç, benzinli araç kullanımını 2025 yılında yasaklayacak bir yasaya imza atmıştır.[71]

    1973 Petrol Krizi sonrasında İsveç, fosil yakıtların kullanım payını azaltma kararı aldı. O günden bugüne, elektrik enerjisinin en ağırlıklı üretim alanı nükleer ve hidroelektrik enerjiden sağlanmaktadır. Ancak yine de nükleer kaynakların kullanımı sınırlandırılmış durumdadır. Yine Amerika Birleşik Devletleri’nde 1979 yılında yaşanan Three Mile Adası kazası sonucunda İsveç hükümeti, yeni nükleer santrallarin açılmasına engel olmaya başladı. In March 2005, an opinion poll showed that 83% supported maintaining or increasing nuclear power.[72] Politicians have made announcements about oil phase-out in Sweden, decrease of nuclear power, and multi-billion dollar investments in renewable energy and energy efficiency.[73][74] The country has for many years pursued a strategy of indirect taxation as an instrument of environmental policy, including energy taxes in general and carbon dioxide taxes in particular.[73]

    Sweden has 162,707 km paved road and 1,428 km of expressways. Motorways run through Sweden, Denmark and over the Öresund Bridge to Stockholm, Gothenburg, Uppsala and Uddevalla. The system of motorways is still under construction and a new motorway from Uppsala to Gävle was finished on October 17, 2007. Sweden had left-hand traffic (Vänstertrafik in Swedish) from approximately 1736 and continued to do so well into the 20th century. Voters rejected right-hand traffic in 1955, but after the Riksdag passed legislation in 1963 changeover took place in 1967, known in Swedish as Dagen H.

    The rail transport market is privatized, but while there are many privately owned enterprises, many operators are still owned by state or municipalities. Operators include SJ, Veolia Transportation, Connex, Green Cargo, Tågkompaniet, Inlandsbanan, and a number of regional companies. Most of the railways are owned and operated by Banverket.

    The largest airports include Stockholm-Arlanda Airport (17.91 million passengers in 2007) 40 km north of Stockholm, Gothenburg-Landvetter Airport (4.3 million passengers in 2006), and Stockholm-Skavsta Airport (2. million passengers). Sweden hosts the two largest port companies in Scandinavia, Port of Göteborg AB (Gothenburg) and the transnational company Copenhagen Malmö Port AB.

    Sweden has always provided solid support for free trade (except agriculture), free immigration, and strong property rights. After World War II a succession of governments increased the welfare state and the tax burden, and Sweden’s GDP per capita ranking fell from the 4th to 14th place in a few decades.[75]

    Sweden started to move away from this model in the 1980s, and according to the OECD and to McKinsey, Sweden has recently been relatively fast in liberalization compared to countries such as France. Deregulation-induced competition helped Sweden to halt the economic decline and restore strong growth rates in the 2000s.[76][63] The current Swedish government is continuing the trend to pursue moderate reforms.[77][63] Growth has been higher than in many other EU-15 countries.

    Sweden even adopted market-oriented agricultural policies in 1990. Since the 1930s, the agricultural sector had been controlled by an “iron triangle” of special interest farming organizations, politicians, and bureaucrats. This coalition formed a top-down administration that controlled prices and restricted competition, consequently hurting consumers. In the 1980s, a group of economists managed to get agricultural policy on the public agenda. Two prominent publications, The Political Economy of the Food Sector: The Case of Sweden and War Preparedness or Protectionism?, fueled the debate. An alliance with the Ministry of Finance and public choice analysis exposed the “iron triangle”. In June 1990, the Parliament voted for a new agricultural policy marking a significant shift to a freer price system coordinated by competition. As a result, food prices fell somewhat. However, the liberalizations soon became moot because EU agricultural controls supervened.”[78]

    Since the late 1960s, Sweden has had the highest tax quota (as percentage of GDP) in the industrialized world, although today the gap has narrowed and Denmark has surpassed Sweden as the most heavily taxed country among developed countries. Sweden has a two step progressive tax scale with a municipal income tax of about 30% and an additional high-income state tax of 20–25% when a salary exceeds roughly 320,000 SEK per year. The employing company pays an additional 32% of an “employer’s fee.” In addition, a national VAT of 25% is added to many things bought by private citizens, with the exception of food (12% VAT), transportation, and books (6% VAT). Certain items are subject to additional taxes, e.g. electricity, petrol/diesel and alcoholic beverages. As of 2007, total tax revenue was 47.8% of GDP, the second highest tax burden among developed countries, down from 49.1% 2006.[79] Inverted tax wedge – the amount going to the service worker’s wallet – is approximately 15% compared to 10% in Belgium, 30% in Ireland and 50% in United States.[75] Public sector spending amounts to 53% of the GDP. State and municipal employees total around a third of the workforce, much more than in most Western countries. Only Denmark has a larger bureaucracy (38% of Danish workforce). Spending on transfers is also high.

    Eighty percent of the workforce is organized through the trade-unions which have the right to elect two representatives to the board in all Swedish companies with more than 25 employees.[80] Sweden have a relative high amount of sick leaves per worker in OECD: the average worker loses 24 days due to sickness.[65] In December 2008 the number employed in age group 16-64 was 75.%. The employment tendency was very strong in 2007. The positive trend continued during the first half of 2008, but the rate of increase slackened. According to SCB the unemployment rate in December 2008 was at 6.4%.[81]

    İsveç, dünyanın eğitim konusunda en gelişmiş ülkelerinden biridir. 1-5 yaş arası çocuklar bir halk anaokuluna giderler. (İsveççe: förskola veya dagis). 6 ila 16 yaş arası zorunlu eğitim vardır. Swedish 15-year-old pupils have the 22nd highest average score in PISA assessments, being neither significantly higher nor lower than the OECD average.[82] After completing the 9th grade, about 90% of the students continue with a three-year upper secondary school (gymnasium), which can lead to both a job qualification or the entrance exam to university. The school system is largely financed by taxes. The Swedish government treats public and independent schools equally[83] by introducing education vouchers in 1992 as one of the first countries in the world after The Netherlands. Anyone can establish a for-profit school and the municipality must pay new schools the same amount as municipal schools get. School lunch is free for all students in Sweden, which usually includes one or two different kinds of hot meals, a meal for vegetarians, salad bar, fruit, bread, and milk or water for drink. Some schools, especially kindergartens and middle schools, even serve breakfast for free to those who want to eat before school starts.

    There are a number of different universities and colleges in Sweden, the oldest and largest of which are situated in Uppsala, Lund, Gothenburg and Stockholm. Only a few countries such as Canada, the United States and Japan have higher levels of tertiary education degree holders. Along with several other European countries, the government also subsidises tuition of international students pursuing a degree at Swedish institutions, although there has been talk of this being changed.[84]

    2008 yılı itibariyle ülkenin nüfusu 9.234.209 kadardır.[85] Nüfus sayısı ilk defa 12 Ağustos 2004 tarihinden dokuz milyonun üzerine çıktı. Ülkedeki nüfus yoğunluğu kilometre kare başına sadece yirmi kişidir. Bu oran ülkenin güneyinde, kuzeyine göre daha fazladır. İsveç’te nüfusun yüzde seksen beşi kadarı kentsel alanlarda yaşar.[2] Başkent Stokholm yaklaşık 800.000′lik (kentsel alan ile beraber 1,3 milyon, tüm çevresiyle beraber yaklaşık 2 milyon) bir nüfusa sahiptir. Göteborg ve Malmö ise ülkenin sırasıyla ikinci ve üçüncü büyük yerleşimleridir.

    2007′de, nüfusun %13,4′ü (1,23 milyon) yurtdışında doğan insanlardan ibarettir.[86] Bunun sebepleri arasında İskandinav ülkeleri arasında yaşanan göçler, işgücü göçleri ve mültecilerin ülkeye göçü yer almaktadır. İsveç, I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar göç veren bir ülkeyken, II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra göç alan bir ülke oldu. 2007 yılında ülkeye toplam 99.485 insan göç etti.[87]

    2007 yılı itibariyle, İsveç’e en çok göç veren ülkelerin başında Finlandiya yer almaktadır. Bunu, Yugoslavya, Irak, Polonya, İran, Danimarka, Almanya, Norveç, Türkiye, Şili, Lübnan, Tayland, Somali, Birleşik Krallık, Suriye, Çin Halk Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri doğumlu insanlar izlemektedir. Son on yılda ise bu ülkelerin başında Irak, Polonya, Tayland, Somali ve Çin Halk Cumhuriyeti yer almaktadır.[88]

    1967 yılında tanıtılan ve İskandinav ülkeleri dışından ülkeye gelen göçü zorlaştıran yasalar sonucunda, 1969–70 yılları dolaylarında ülkeye göç eden İskandinav göçmen nüfusu 40.000 ile tarihteki en yüksek noktasına erişti. Yine mülteci olarak ülkeye gelip yerleşen mülteciler ve onların ardından gelen mülteci yakınları sayesinde ülkedeki mülteci oranı 1980′lerin sonundan sonra hızla arttı. Özellikle İran ve Şili’den gelen mülteciler daha yüksek bir ivmeye sahipti. 1990′lar boyunca bu ülkelere Yugoslavya’dan kopan ülkeler ile Orta Doğu ülkeleri eklendi.[89] 15 Aralık 2008′de gelen yeni yasa sayesinde Avrupa Birliği dışından işçi alımları kolaylaştı. Böylece Hindistan, Çin Halk Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen işçi sayısı da artmaya başladı.[90]

    İsveç’te en çok konuşulan dil, bir Kuzey Cermen dili olan ve Danca, Norveççe gibi dillerle yakın akraba olan İsveççedir. Ancak İsveççe, bu diğer Kuzey Cermen dillerinden biçimce ve okunuşça farklıdır. Norveççe bilen bir kişi zorlanarak da olsa İsveççe bir konuşmayı anlayabilir. Yine Danca bilen bir kişi, Norveççe bilenden biraz daha fazla zorlanarak konuşmaları anlayabilir.[91] İsveççe, İsveç’te en çok konuşulan dil olmasına karşın ülkede resmi dil konumunda değildir. İsveç Finleri de İsveç’te ikinci büyük dil grubunu oluşturur. Ülkedeki nüfusun yüzde üçü tarafından konuşulan Fince, azınlık dili olarak kabul edilmektedir. Ülkedeki diğer azınlık dilleri Meänkieli, Sami, Romanca ve Yidiş şeklindedir. İsveççenin devlet dili olması konusunda mecliste yapılan bir 2005 önerisi, sınırda bir oyla reddedildi.[92]

    Halkın büyük bir kısmı, İngiliz kültürüyle olan yakınlıklarına bağlı olarak yabancı dil olarak İngilizce gibi kimi yabancı dilleri bilmektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında doğan İsveçliler, ticari bağlantılar, denizaşırı yolculukların popülerliği, Anglo-Amerikan etkiler ve filmlerde altyazı kültürünün baskın olması gibi nedenlerle İngilizceyi oldukça rahat öğrenebilmektedirler. İsveç’te İngilizce, liselerde öğretimi zorunlu olan yabancı dildir.[93] Bölgesel öğretim kurumlarının kararlarına bağlı olarak, İngilizce birinci sınıf ile dokuzuncu sınıf arasında zorunlu olarak işlenmektedir. Bunların dışında Fransızca, Almanca ve İspanyolca gibi diller de bir ikinci yabancı dil olarak öğretilmektedir.[91] Yine İsveççe kurslarında Danca ve Norveççeden örnekler işlenmektedir. Göç dolayısıyla ülkede 100.000′den fazla kişi, ayrıca Süryanice konuşmaktadır.

    11. yüzyıldan önce İsveçliler, İskandinav putperestliğine inanıp, Æsir tanrılarına taparlardı. Uppsala, tapınakların merkeziydi. 11. yüzyılda yaşanan Hıristiyanlaşma ile, ülkenin yasaları değiştirildi. 19. yüzyıla kadar başka tanrılara tapmak yasaklandı. 1530′larda Protestanlık’ın gelişmesinden sonra, Martin Luther’in İsveç kurumu Olaus Petri tarafından ülkede önemli etkiler bırakıldı. Bu dönemde kilise ile devletin bağı kesildi ve Roma Katolik piskoposluğu ile olan bağ ortadan kaldırıldı. Bu sayede ülkede Luteranizm egemen olmaya başladı. This process was completed by the Uppsala Synod of 1593. During the era following the Reformation, usually known as the period of Lutheran Orthodoxy, small groups of non-Lutherans, especially Calvinist Dutchmen, the Moravian Church and Walloons or French Huguenots from Belgium, played a significant role in trade and industry, and were quietly tolerated as long as they kept a low religious profile. The Sami originally had their own shamanistic religion, but they were converted to Lutheranism by Swedish missionaries in the 17th and 18th centuries.

    Not until liberalization in the late 18th century, however, were believers of other faiths, including Judaism and Roman Catholicism, allowed to openly live and work in Sweden, and it remained illegal until 1860 for Lutheran Swedes to convert to another religion. The 19th century saw the arrival of various evangelical free churches, and, towards the end of the century secularism, leading many to distance themselves from Church rituals. Leaving the Church of Sweden became legal with the so-called dissenter law of 1860, but only under the provision of entering another denomination. The right to stand outside any religious denomination was established in the Law on Freedom of Religion in 1951.

    Today about 75% of Swedes belong to the Church of Sweden (Lutheran), but the number is decreasing by about 1% every year, and Church of Sweden services are sparsely attended (hovering in the single digit percentages of the population).[94] The reason for the large number of inactive members is partly that until 1996, children became members automatically at birth if at least one of the parents was a member. Since 1996, all children that are christened become members. Some 275,000 Swedes are today members of various free churches (where congregation attendance is much higher), and, in addition, immigration has meant that there are now some 92,000 Roman Catholics and 100,000 Eastern Orthodox Christians living in Sweden.[95] Because of immigration, Sweden also has a significant Muslim population. Almost half a million are Muslims by tradition, but approximately 5% (25,000) of these actively practise Islam (in the sense of attending Friday prayer and praying five times a day).[96] (See Islam in Sweden.)

    İsveç’teki sağlık hizmetleri kalitesi, diğer gelişmiş ülkelerle benzerlik gösterir. İsveç, bebek ölüm oranı dünyadaki en düşük beş ülkeden biridir. Ülkedeki ortalama yaşam süresi ve güvenilir içme suyu oranı yüksektir. Tedavi arayan herhangi bir İsveç vatandaşı, kısa sürede özel doktorlara erişebilmektedir. Yine birçok farklı tedavi şekli de talep edilebilmektedir. Ülkede sağlık hizmetleri, 21 il meclisi tarafından üstlenildiği gibi, hükümet tarafından verilen bütçelerle karşılanmaktadır. Ülkede vatandaşlar çok düşük miktarlarda tüm sağlık hizmetlerinden sıra beklemeksizin yararlanabilmektedir.

    Being an advanced industrial nation, research plays a key role for economic development as well as for society at large, Sweden’s high-quality scientific and technological development is renowned throughout the world.

    Altogether, the public and the private sector in Sweden allocate nearly four per cent of GDP to research & development (R&D), which makes Sweden one of the countries that invest most in R&D in terms of percentage of GDP. The standard of Swedish research is high and Sweden is a world leader in a number of important fields. Sweden tops Europe in comparative statistics both in terms of research investments as a percentage of GDP and in the number of published scientific works per capita.[97]

    Though a relatively small country, Sweden has long been at the forefront of research and development. For several decades, the Swedish government, committed to strengthening R&D, has set high priorities on scientific and R&D activities. This strong engagement has helped make Sweden a leading country in terms of innovation.

    For many years, Sweden has been a leading player among OECD countries in terms of its investments in and use of advanced technology. In international comparison, Swedish high-technology manufacturing is relatively large in all high-technology segments, and particularly in telecommunications and pharmaceuticals.

    Statistics show that during the entire period 1970–2003, the Swedish national innovation system was among the leading countries in the OECD in terms of generating technological inventions, measured as international patenting in relation to population size. The statistics evaluating countries in terms of triadic patenting, i.e. patents assigned in the three patenting areas USA, EU and Japan, were even more outstanding. Only Switzerland reported a higher rate of triadic patenting.

    Furthermore, Sweden ranked either as the first or second country publishing the highest number of scientific publications in the fields of medical science, natural science and engineering in 2001. Sweden was world-leading in medical science and second only to Switzerland in natural science and engineering in terms of the number of publications in relation to its population size.

    In terms of structure, the Swedish economy is characterized by a large knowledge-intensive and export-oriented manufacturing sector, an increasing, but comparatively small, business service sector, and by international standards, a large public service sector. Large organisations both in manufacturing and services dominate the Swedish economy.[98]

    In the 18th century Sweden’s scientific revolution took off. Previously, technical progress had mainly come from professionals who had immigrated from mainland Europe. In 1739, the Royal Swedish Academy of Sciences was founded, with people such as Carolus Linnaeus and Anders Celsius as early members. From the 1870s, engineering companies were created at an unmatched rate and engineers became heroes of the age. Many of the companies founded by early pioneers are still internationally familiar. Gustaf Dalén founded AGA, and received the Nobel Prize for his sun valve. Alfred Nobel invented dynamite and instituted the Nobel Prizes. Lars Magnus Ericsson started the company bearing his name, Ericsson, still one of the largest telecom companies in the world. Jonas Wenström was an early pioneer in alternating current and is along with Croatian inventor credited as one of the inventors of the three-phase electrical system.[99]

    The traditional engineering industry is still a major source of Swedish inventions, but pharmaceuticals, electronics and other high-tech industries are gaining ground. Tetra Pak is an invention for storing liquid foods, invented by Erik Wallenberg. Håkan Lans invented the Automatic Identification System, a worldwide standard for shipping and civil aviation navigation. Losec, an ulcer medicine, was the world’s best-selling drug in the 1990s and was developed by AstraZeneca. A large portion of the Swedish economy is to this day based on the export of technical inventions, and many large multinational corporations from Sweden have their origins in the ingenuity of Swedish inventors.[99]

    Sweden has a total of 33,523 patents as of 2007, according to the United States Patent and Trademark Office, and only ten other countries have more patents than Sweden.[100]

    İsveç’in dünya çapında üne sahip sanatçısı bulunmaktadır. Bunlar arasında August Strindberg, Astrid Lindgren ve Nobel Ödülü sahipleri Selma Lagerlöf ve Harry Martinson yer almaktadır. Ülkenin toplamda yedi Nobel Edebiyat Ödülü bulunmaktadır. Yine ülkede doğmuş dünya çapında tanınan ressamlar arasında Carl Larsson ve Anders Zorn yer almaktadır. Ayrıca Tobias Sergel ve Carl Milles adlı heykeltıraşlar da heykel sanatında tanınırlığa sahiptir.

    Ülkenin 20. yüzyıl kültür tarihinde, ilk verilen sinema eserleri arasında yer alan filmler önemli bir yer tutmaktadır. Bu ilk sinema örnekleri arasında Mauritz Stiller ve Victor Sjöström gibi ünlü İsveçli oyuncuların eserleri yer almaktadır. 1920′lerden 1980′lere kadarki dönemde film yapımcısı Ingmar Bergman; oyuncu Greta Garbo ve Ingrid Bergman uluslararası olarak geniş tanınırlık elde etti. Son yıllarda Lukas Moodysson ve Lasse Hallström gibi isimlerin filmleri de geniş bir izleyici kitlesine sahiptir.

    1960′lar ve 1970′ler boyunca İsveç, “cinsel devrim” olarak anılan ve kadın-erkek eşitliğini savunan kültürel akımda da öncü bir görev üstlendi.[101] Günümüzde İsveç’teki bekarların sayısı dünya standartlarına göre oldukça yüksektir. Eski bir İsveç filmi olan I Am Curious (Yellow) (1967), içerdiği sevişme sahnelerinin yanında cinselliğin liberal açısına değinmektedir. Bu tarz, o dönemden sonra “İsveç günahı” (Swedish sin) olarak anılmaya başladı. İsveç ayrıca eşcinsellik konusunda da özgürlükçü bir tutuma sahiptir. Bu konu hakkında verilen Fucking Åmål gibi filmler bulunmaktadır. Bu filmde küçük bir İsveç kenti olan Åmål’daki iki genç lezbiyenin hayatı aktarılmaktadır. İsveç’te eşcinsel evlilik hakkında yasaların olmayışı, hem yerli ortaklıklara hem de kayıtlı birlikteliklere izin vermektedir. Her yaştan ve cinsiyetten birlikte yaşama (sammanboende) durumu ülke çapında yaygındır. İsveç ayrıca son yıllarda doğum oranlarının yükseldiği bir ülkedir.

    İsveç’in zengin bir müzik kültürü vardır, folk baladlarından hip hop’a kadar. The music of the pre-Christian Norse has been lost to history, although historical re-creations have been attempted based on instruments found in Viking sites. The instruments used were the lur (a sort of trumpet), simple string instruments, wooden flutes and drums. It is possible that the Viking musical legacy lives on in some of the old Swedish folk music.

    Sweden has a significant folk-music scene, both in the traditional style as well as more modern interpretations which often mix in elements of rock and jazz. Väsen is more of a traditionalist group, using a unique, traditional Swedish instrument called the nyckelharpa while Garmarna, Nordman, and Hedningarna have more modern elements. There is also Saami music, called the joik, which is actually a type of chant which is part of the traditional Saami animistic spirituality but has gained recognition in the international world of folk music. Sweden has a major market for new age and ecologically or environmentally aware music, as well a large portion of pop and rock music having liberal and left-wing political messages.

    Sweden also has a prominent choral music tradition, deriving in part from the cultural importance of Swedish folk songs. In fact, out of a population of 9.2 million, it is estimated that five to six hundred thousand people sing in choirs.[102]

    Sweden is the third largest music exporter in the world, with over 800 million dollars in 2007 years revenue, surpassed only by the US and the UK.[103] ABBA was one of the first internationally well-known popular music bands from Sweden, and still ranks among the most prominent bands in the world, with about 370 million records sold. With ABBA, Sweden entered into a new era, in which Swedish pop music gained international prominence. There have been many other internationally successful bands since, such as Roxette, Ace of Base, Europe, and the Cardigans to name some of the biggest, and recently there has been a surge of Swedish Indie pop bands such as Mando Diao and Sahara Hotnights.

    Sweden has also become known for a large number of heavy metal (mostly death metal and melodic death metal ) as well as progressive- and power metal bands. Some examples are HammerFall, Opeth and Meshuggah. The neoclassical power metal guitarist Yngwie Malmsteen is from Sweden. Sweden has a rather lively jazz scene. During the last sixty years or so it has attained a remarkably high artistic standard, stimulated by domestic as well as external influences and experiences. The Centre for Swedish Folk Music and Jazz Research has published an overview of jazz in Sweden by Lars Westin.[104]

    Swedes are among the greatest consumers of newspapers in the world, and nearly every town is served by a local paper. The country’s main quality morning papers are Dagens Nyheter (liberal), Göteborgs-Posten (liberal), Svenska Dagbladet (liberal conservative) and Sydsvenska Dagbladet (liberal).. The two largest evening tabloids are Aftonbladet (social democratic) and Expressen (liberal). The ad-financed, free international morning paper, Metro International, was originally founded in Stockholm, Sweden. The country’s news is reported in English by, among others, The Local (liberal).

    The public broadcasting companies held a monopoly on radio and television for a long time in Sweden. Licence funded radio broadcasts started in 1925. A second radio network was started in 1954 and a third opened 1962 in response to pirate radio stations. Non-profit community radio was allowed in 1979 and in 1993 commercial local radio started.

    The licence funded television service was officially launched in 1956. A second channel, TV2, was launched in 1969. These two channels (operated by Sveriges Television since the late ’70s) held a monopoly until the 1980s when cable and television became available. The first Swedish language service was TV3 which started broadcasting from London in 1987. It was followed by Kanal 5 in 1989 (then known as Nordic Channel) and TV4 in 1990.

    In 1991 the government announced it would begin taking applications from private television companies wishing to broadcast on the terrestrial network. TV4, which had previously been broadcasting via , was granted a permit and began its terrestrial broadcasts in 1992, becoming the first private channel to broadcast television content from within the country.

    Around half the population are connected to cable television. Digital terrestrial television in Sweden started in 1999 and the last analogue terrestrial broadcasts were terminated in 2007.

    The first literary text from Sweden is the Rök Runestone, carved during the Viking Age circa 800 AD. With the conversion of the land to Christianity around 1100 AD, Sweden entered the Middle Ages, during which monastic writers preferred to use Latin. Therefore there are only a few texts in the Old Swedish from that period. Swedish literature only flourished when the Swedish language was standardized in the 16th century, a standardization largely due to the full translation of the Bible into Swedish in 1541. This translation is the so-called Gustav Vasa Bible.

    With improved education and the freedom brought by secularisation, the 17th century saw several notable authors develop the Swedish language further. Some key figures include Georg Stiernhielm (17th century), who was the first to write classical poetry in Swedish; Johan Henric Kellgren (18th century), the first to write fluent Swedish prose; Carl Michael Bellman (late 18th century), the first writer of burlesque ballads; and August Strindberg (late 19th century), a socio-realistic writer and playwright who won worldwide fame. The early 20th century continued to produce notable authors, such as Selma Lagerlöf, (Nobel laureate 1909), Verner von Heidenstam (Nobel laureate 1916) and Pär Lagerkvist (Nobel laureate 1951).

    In recent decades, a handful of Swedish writers have established themselves internationally, including the detective novelist Henning Mankell and the writer of spy fiction Jan Guillou. But the only Swedish writer to have made a significant mark on world literature is the children’s book writer Astrid Lindgren, and her books about Pippi Longstocking, Emil of Maple Hills, and others.

    Apart from traditional Protestant Christian holidays, Sweden also celebrates some unique holidays, some of a pre-Christian tradition. They include Midsummer celebrating the summer solstice; Walpurgis Night (Valborgsmässoafton) on 30 April lighting bonfires; and Labour Day or Mayday on 1 May is dedicated to socialist demonstrations. The day of giver-of-light Saint Lucia, 13 December, is widely acknowledged in elaborate celebrations which betoken its Italian origin and commence the month-long Christmas season. 6 June is the National Day of Sweden and, as of 2005, a public holiday. Furthermore, there are official flag day observances and a Namesdays in Sweden calendar. In August many Swedes have kräftskivor (crayfish dinner parties). Martin of Tours Eve is celebrated in Scania in November with Mårten Gås parties, where roast goose and svartsoppa (‘black soup’, made of goose stock, fruit, spices, spirits and goose blood) are served. The Sami, one of Sweden’s indigenous minorities, have their holiday on February 6 and Scania celebrate their Scanian Flag day on the third Sunday in July.

    İsveç mutfağı, diğer İskandinav mutfaklarına benzerlik gösterir. Balık (özellikle ringa), et ve patates İsveç mutfağında önemli bir yere sahiptir. Baharatlar çoğu ülkenin mutfağına göre daha seyrektir.

    Geleneksel olarak et suyu ve haşlanmış patates ile servis edilen İsveç köfteleri en ünlü yemeklerindendir. Akvavit, popüler bir distile içecektir ve kültürel bir önem taşır.

    Yöresel çıtır ekmek Knäckebröd, günümüzde birkaç alternatife de sahiptir. Bunun yanı sıra İsveççe’de Lingon olarak adlandırılan dağ kızılcığı reçeli de kahvaltı kültüründe önemli bir yere sahiptir.

    Yöresel yemeklerden örnekler sunacak olursak Surströmming (Kuzey İsveç’e ait bir tür balık yemeği) ve Güney İsveç’te de yılanbalığı örnek olarak verilebilir.

    Her nasılsa İsveç mutfağı yabancı mutfakların etkisi altında kalmıştır. Günümüzde çoğu restorantta farklı kültürlere ait yemek seçeneği vardır.

    İsveç yıllar boyunca film alanında oldukça başarılı olmuştur, birçok başarılı İsveçli Hollywood aktöründen söz edilebilir: Ingrid Bergman, Greta Garbo, Max von Sydow, Dolph Lundgren, Lena Olin, Stellan Skarsgård, Peter Stormare, Izabella Scorupco, Pernilla August, Ann-Margret, Anita Ekberg, Alexander Skarsgård, Harriet Andersson, Bibi Andersson, Ingrid Thulin, Malin Akerman ve Gunnar Björnstrand. Birçok yönetmen arasında uluslararası başarılı filmler yapan yönetmenlerden bahsedilebilir: Ingmar Bergman, Lukas Moodysson, ve Lasse Hallström.

    İsveç’te modaya ilgi büyüktür ve ülke sınırları içinde Hennes & Mauritz (işletme ismi H&M), J. Lindeberg (işletme ismi JL), Acne, Gina Tricot, Tiger of Sweden, Odd Molly, Dagmar, Cheap Monday, Gant, Lexington, Svea, Resteröds, Nudie Jeans, WESC ve Filippa K gibi ünlü markaların genel merkezleri bulunmaktadır. Bu şirketler, Avrupa ve Amerika boyunca moda mallarını ithal ettikleri büyük bir alıcı kitlesine sahiptir, böylece komşularının birçoğu gibi çokuluslu ekonomik bağımlılığa karşın İsveçli firmalarının trendi devam etmektedir.

    Sport activities are a national movement with half of the population actively participating, much thanks to the heavy government subsidies of sport associations (föreningsstöd). The two main spectator sports are football and ice hockey (several famous Swede ice hockey players include Mats Sundin, Peter Forsberg, Henrik Lundqvist, Markus Näslund, Daniel Sedin, Henrik Sedin, Daniel Alfredsson, Henrik Zetterberg and Nicklas Lidström). Second to football, horse sports have the highest number of practitioners, mostly women. Thereafter follow golf, athletics, and the team sports of handball, floorball, basketball and bandy.

    Sweden has been a very successful sport nation throughout the years, and has a row of sportsmen that are considered to be the best in history in their type of sport. Björn Borg is considered not only to be the most successful player in his genre of sport, tennis, but also to be one of the most successful players in the history of sports. Jan-Ove Waldner the table tennis player known as ‘the Mozart of table tennis’ is a legend in both his native Sweden as well as in China. Gunnar Nordahl (football player) is still the best goalscorer of all time with 225 goals in 291 matches, and remains record holder for the most goals in a season in Italy, with 35 goals 1949–1950. Skier Ingemar Stenmark is considered to be one of the greatest alpine skiers of all time with 86 World Cup Victories. The greatest female Golf player of all time, Annika Sörenstam, have 90 international tournament wins as a professional make her the female golf player with the most wins to her name. She also tops the LPGA’s career money list.

    The Swedish ice hockey team Tre Kronor is regarded as one of the very best in the world and has won the World Championships eight times, which makes them third in the medal count. They won Olympic gold medals in 1994 and 2006. In 2006, as the first nation in history, they won both the Olympic and world championships in the same year. The Swedish national football team has seen some success at the World Cup in the past, finishing second when they hosted the tournament in 1958, and third twice, in 1950 and 1994.

    Athletics has enjoyed a surge in popularity due to several successful athletes in recent years, such as: Carolina Klüft, Stefan Holm, Christian Olsson, Patrik Sjöberg, Johan Wissman, Kajsa Bergqvist.

    Sweden is also the eighth most successful country in the Olympic games in history.

    In schools, on meadows and in parks, the game brännboll, a sport similar to baseball, is commonly played for fun. Other leisure sports are the historical game of kubb, and boules among the older generation.

    Sweden hosted the 1912 Summer Olympics and the FIFA World Cup in 1958. Other big sports events held here include 1992 UEFA European Football Championship, FIFA Women’s World Cup 1995,The Jon Olsson Invitational, and several championships of ice hockey, curling, athletics, skiing, bandy, figure skating and swimming.

    In Encyclopædia Britannica. Encyclopædia Britannica Online.

    Konuyla ilgili diğer Wikimedia sayfaları :

    Commons‘da İsveç ile ilgili çoklu ortam dosyaları bulunmaktadır.

    VikiHaber‘de İsveç ile ilgili haberler bulunmaktadır.


    Alingsås · Arboga · Arvika · Askersund · Avesta · Boden · Bollnäs · Borgholm · Borlänge · Borås · Djursholm · Eksjö · Enköping · Eskilstuna · Eslöv · Fagersta · Falkenberg · Falköping · Falsterbo · Falun · Filipstad ·Flen · Gränna · Gävle · Göteborg · Hagfors · Halmstad · Haparanda · Hedemora · Helsingborg · Hjo · Huskvarna · Hudiksvall · Härnösand · Hässleholm · Höganäs · Jönköping · Kalmar · Karlshamn · Karlskoga · Karlskrona · Karlstad · Katrineholm · Kiruna · Kramfors · Kristinehamn · Kristianstad ·Kumla · Kungsbacka · Kungälv · Köping · Laholm · Landskrona · Lidingö · Lidköping · Lindesberg · Linköping · Ljungby · Ludvika · Luleå · Lund · Lycksele · Lysekil · Malmö · Mariefred · Mariestad · Marstrand · Mjölby · Motala · Mölndal · Nacka · Nora · Norrköping · Norrtälje · Nybro · Nyköping · Nynäshamn · Nässjö · Oskarshamn · Oxelösund · Piteå · Ronneby · Sandviken · Sala  ·Sigtuna · Simrishamn · Skanör · Skara · Skellefteå · Skänninge · Skövde · Sollefteå · Stokholm · Strängnäs · Strömstad · Sundbyberg · Sundsvall · Säffle · Säter · Sävsjö · Söderhamn · Söderköping · Södertälje · Sölvesborg · Tidaholm · Torshälla · Tranås · Trelleborg · Trollhättan · Trosa · Uddevalla · Ulricehamn · Umeå · Uppsala · Vadstena · Varberg · Vaxholm · Vetlanda · Vimmerby · Visby · Vänersborg · Värnamo · Västervik · Västerås · Växjö · Ystad · Åmål · Ängelholm · Örebro · Öregrund · Örnsköldsvik · Östersund · Östhammar

    Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0sve%C3%A7

    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

    Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

    Sonraki Sayfa »