1908
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/1908
Tags: ataş, bus, edildi, fizik, fleming, Frans, fransız, kek, mr, ocak, osmanlı, otomobili, oyun, sat, ses, sinema, tahta, TürkKaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/1908
Tags: ataş, bus, edildi, fizik, fleming, Frans, fransız, kek, mr, ocak, osmanlı, otomobili, oyun, sat, ses, sinema, tahta, TürkKaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/1904
Tags: akım, ataş, diyot, elektrik, fleming, kaşif, lamba, örgü, osmanlı, paul, TürkEvrim kuramının bilimsel statüsü, eğitim, din, felsefe, bilim ve politika bağlamında sıkça gündeme getirilmektedir. Bu konu daha çok Amerika Birleşik Devletleri’nde Hıristiyan cemaat ve lobilerin öncülüğünde gündeme gelmektedir. Fakat diğer ülkelerde, eğitim ve politikaya uzanmaya çalışan yaratılışçı görüşlerin savunucuları tarafından da gündeme getirilmektedir. Evrim kuramını destekleyen reddedilemez kanıtlar ve neredeyse mutlak denebilecek derecede bir bilimsel konsensüs olmasına rağmen, yaratılışçı şeklinde adlandırılan çevrelerce bilim dünyasında iki kutup varmış gibi gösterilmeye çalışılır. Yaratılışçı çevreler Amerika Birleşik Devletleri’nde, toplumdan büyük oranda destek görmediği iddiası ile Evrim Kuramı’nın okullarda bilim derslerinde okutulmasına karşı çıkmaktadır. Bu konuda Amerika’da yüzbinlerce bilim insanını temsil eden bilimsel meslek kurumları ve onun yanında 72 Nobel ödülü sahibi bilim insanı Evrim Kuramı’nı destekleyen bildiriler yayınlamıştır. Buna ek olarak açılan davalarda evrim kuramının bilimsel olduğu kabul görmüş bir teori olarak kabul edilmiş ve okullarda okutulmasının devamına karar verilmiştir.
Darwin 1831-1836 yılları arasını, işi gereği, dünyanın farklı bölgelerine seyahat ederek geçirmişdi. Bu yıllarda aklında bir tür evrim kuramı şekillenmeye başladı. Farklı bölgelerde geçen 3 yıl sonunda, evrim teorisine en çok katkıda bulunacak yer olan Galapagos Adaları’na vardı. Bu adalardaki doğal yaşamı ve canlıları, Güney Amerika’dakiler (anakara) ile kıyasladı ve o dönem için şaşırtıcı bazı bağlantıları keşfetti.
BAV, 2007 yılının başlarında Yaratılış Atlası adlı evrim karşıtı kitabın nüshalarını yerli ve yabancı birçok okul ve araştırma merkezlerine ve gazetecilere gönderdi.[26] Fransa Milli Eğitim Bakanı Gilles de Robien, “bakanlığın hazırladığı müfredat ile uyuşmayan” bu kitabın tüm okul kütüphanelerinden çıkarılması talimatını verdi.[26] Milli Eğitim Genel Denetleme Kurulu[34], Paris Üniversitesi’nde Evrimsel Biyoloji profesörü olan Hervé LeGuyader’dan kitabın detaylı analizini istedi. LeGuyader, “bu kitabın daha önceki çoğunluğu Anglosakson kökenli olan yaratılışçı girişimlerden çok daha tehlikeli olduğunu, hiçbir masraftan kaçınılmayan bu gösterişli çalışmanın ve yazarın izlediği yöntemin cahil halk kitleleri üzerinde oldukça etkili olabileceğini düşündüğünü” söyledi. Ayrıca kitaptaki bilimsel içeriğin “gülünç derecede yetersiz” olduğunu belirtti.[26] Fransız Milli Uzay Çalışmaları Merkezi’nden (CNES) Jacques Arnoult’a göre, BAV ve Adnan Oktar da tıpkı Amerika’daki ICR gibi, yaratılışçı argümanlarını oluştururken bölük-pörçük ve hatalı kaynaklar kullanmaktadır. Arnoult’a göre bu yazarlar evrimi savunan makaleleri de kullanmaktan çekinmemekte ancak kısa alıntılar yaparak makalelerdeki bütünsel anlamı çarptırmaktadır. Ona göre bu durum çok zararlı sonuçlar doğuran, entelektüel sahtekarlıktan başka birşey değildir.[35][26]
Birlikte evrim, farklı türlerin ekolojik etkileşimleri arttığında gerçekleşme eğilimindedir. Bu ekolojik etkileşimler şöyle sıralanabilir:[11]
Biyolojide evrim, canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazanması. Evrim, modern biyolojinin temel taşıdır.[1] Bu teoriye göre hayvanlar, bitkiler ve Dünya’daki diğer tüm canlıların kökeni kendilerinden önce yaşamış türlere dayanır ve ayırdedilebilir farklılıklar, başarılı nesillerde meydana gelmiş genetik değişikliklerin bir sonucudur.[1]
Charles Darwin’in 200ncü doğum yıldönümü anısına 2009 yılı, UNESCO tarafından “Darwin yılı” ilan edildi. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun (TÜBİTAK) aylık dergisi Bilim ve Teknik, Mart 2009 sayısının, genel yayın yönetmeni Çiğdem Atakuman tarafından hazırlanan kapağında Darwin’e yer verdi ve içeriğinde de 16 sayfa yer ayırdı. Ancak TÜBİTAK başkan yardımcısı Ömer Cebeci başkanlığındaki TÜBİTAK yönetim kurulunun, dergiyi basımdan önce incelediği ve Charles Darwin’li kapak ile içeriği iptal ettiği iddia edildi. Yeni hazırlanan kapakta küresel ısınmaya yer verildi ve dergi bu haliyle bir hafta gecikmeli olarak yayınlandı. Darwin’li kapağı hazırlayan Çiğdem Atakuman görevden alındı.[32]
2005 yılında Mersin’deki Yalınayak İlköğretim Okulu’nda görev yapan beş öğretmen çeşitli suçlarla açığa alındı. Bu öğretmenlerin öğrencilere evrimi anlattıkları gerekçesiyle sürgün edildikleri iddia edildi ve bu iddia gerek yerli gerek yabancı basında geniş yankı buldu.[30] Mersin valisi Atilla Osmançelebioğlu öğretmenlere, “usulsüz eş yardımı ve ek ders ücreti aldıkları, İstiklâl Marşı törenlerine iştirak etmedikleri, kılık-kıyafet yönetmeliğine uymadıkları, görevde ayrımcılık, ödüllendirilmelerde haksızlık yaptıkları” gerekçeleriyle disiplin cezası uygulandığını belirtti.[31] Eğitim-Sen Mersin Şube Başkanı Ünsal Yıldız söz konusu uygulamaya maruz kalan İngilizce öğretmeni Mehtap Pektaş ve sosyal bilgiler öğretmeni Sevilay Aktürk ile düzenlediği basın toplantısında, 5 öğretmenin, laik-demokratik eğitim sistemi çerçevesinde öğrencilerini eğittiklerini ileri sürdü.[31] Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, baskılara rağmen öğretmenleri görevlerine iade etmeyi reddetti.[30]
İkinci temel süreç ise genetik sürüklenmedir. Genetik sürüklenme, popülasyonda genlerin görülme sıklığında rasgele değişimlere yol açar. Bir nesilde görülen rasgele bir genetik sürüklenme, daha sonraki nesillerde birikim sağlayarak organizmada belirgin değişimlere yol açar.
Bilimsel konular, elbette kimin listesinin daha uzun olduğu temelinde tartışılmamalıdır fakat dünyada bilim dünyasında bir çelişkinin olmadığını, tam tersine çok güçlü bir konsensüsün olduğunu göstermesi açısından Steve Projesi eğlendirici bir örnektir.
Michigan Devlet Üniversitesi’nde siyasal bilimler uzmanı olarak görev yapan profesör Jon Miller, Türkiye’nin henüz gelişmekte olan bir ülke olduğunu, medeniyetinin zirvesine henüz ulaşmadığını, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki halkın tamamen eğitimsiz ya da çok az eğitimli olduğunu dile getirmiş, bir çok ülke tarafından özgür dünyanın lideri kabul edilen ABD’nin durumunun çok daha vahim olduğunu vurgulamıştır. Miller’e göre, eğitim seviyesi artırılırsa Türkiye, bir kaç sene içerisinde, evrime bakış açısından ABD’yi geçebilecektir.[24]
2005 yılında gelişmiş ülkeler seviyesindeki 34 ülkeyi içeren bir çalışmada, “evrimi doğru kabul edenlerin oranı” yaklaşık %27 ile en düşük Türkiye’de bulunmuştur.[23][24] Türkiye’den sonra ise %40 ile, akıllı tasarım akımının ortaya çıktığı ABD yer almaktadır.
Bu basamaklardan birincisi olan evrimin olgusu, evrimin temel taşı ve son derece kesinlik arzeden bilgilere sahip olunan kısmıdır. Bu hususta Darwin’in topladığı bir çok delilin üzerine yüzyıllardır bir çok farklı biyoloji dalı tarafından toplanan deliller eklenmiştir. Günümüzde organizmaların evrimsel kökenlerine dair sahip olunan bilgiler, dünyanın yuvarlaklığı, gezegenlerin hareketleri ya da maddenin moleküler yapısı kadar “kesinlik arzeden” bilimsel çıkarımlardır.[1] Burada kastedilen kesinlik, şüphe götürmez bir gerçekliği ifade etmektedir. Diğer iki husustaki bilimsel çalışmalar ise aralıksız devam etmekte, her geçen gün yeni bir sonuca ulaşılmaktadır. Örneğin şempanze ve gorilin insana olan yakınlığının, babun veya diğer maymunlara olan yakınlıklarından daha fazla olduğu bugün kesin olarak bilinmektedir.[1]
Bilimsel camianın büyük bölümü, biyoloji, paleontoloji, antropoloji ve diger disiplinlerdeki görüngüleri açıklayan yagane kuramın Evrim Kuramı olduğunda hemfikirdir. 1987 de yapılan bir araştırmanın sonuçlarına gore Amerika’daki doğa bilimleri alanında 500,000 bilim insanından yaklaşık %99.85′lik bir bolümünün evrim teorisini desteklediği ortaya konulmuştur. Evrim-yaratılış tartışmalarında uzman konumunda olan Brian Alters, doğa bilimleri alanlarında çalışan tüm bilim insanlarının %99.9′unun Evrim Kuramı’nı desteklediğini belirtmiştir. Benzer şekilde, dünyanın değişik ülkelerindeki bilimsel çevreler defalarca Evrim Kuramı’nın bilimsel olduğuna ilişkin bildiriler yayınlamıştır[19]. 1987 yılında Amerika’daki biliminsanları arasında yapılan bir araştırma, 480.000 bilim insanından sadece 700 bilim insanının yaratılışçı ve benzeri açıklamalara itibar ettigini, ya da Evrim Kuramı’na karşı şüphe duyduğunu göstermiştir. Ve bu 700 (%0.158) bilim insanından sadece küçük bir bölümü doğa bilimleri alanında akademik çalışma yapmaktadır [20]. Son yıllarda yapılan benzeri karşılaştırmalar, Evrim Kuramı’nı bütünü ile reddeden ya da ona karşı şüphe duyan bilim insanlarının oranının yaklaşık olarak %0.054 civarında olduğunu göstermiştir. Karşı çıkanların %75.1′i biyoloji dışındaki bilim dallarında çalışmaktadır.
Hayatın ilk kez ortaya çıkışı, biyolojik evrim için temel bir ön şarttır, ancak evrimin işleyişini anlamak için hayatın kökeninin bulunması gerekli değildir, çünkü bir kez canlı organizmalar ortaya çıktığında evrim kurallarının işleyeceği deneylerle gözlenmiştir.[13] Evrim için ilk organizma sorunu henüz tam anlamıyla çözülememiştir. Ortaya çıkan ilk canlı organizma hakkında çeşitli teoriler bulunmaktadır.
Dünyadaki bu neredeyse sınırsız sayıdaki yaşam biçimi, evrimsel sürecin bir sonucudur. Tüm canlılar, ortak atalardan geldikleri için akrabadırlar. İnsan ve diğer tüm memeliler, yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamış sivrifaremsi bir canlıdan evrimleşmişlerdir. Memeliler, kuşlar, sürüngenler, iki yaşamlılar ve balıkların ortak atası 600 myö yaşamış su solucanlarıdır. Tüm hayvanlar ve bitkiler, yaklaşık 3 milyar yıl önce yaşamış bakterimsi mikroorganizmalardan türemişlerdir.[1] Biyolojik evrim, canlı nesillerinin ortak atadan değişerek türeme (İng: descent with modification) sürecidir.[2] Yeni nesiller, eski nesillere göre farklılıklar taşırlar ve ortak atadan uzaklaştıkça çeşitlilik artar.
Genetik sürüklenmenin etkisi en çok, bir canlı türünün kaderi birkaç bireye bağlı olduğunda ortaya çıkar. Bu duruma kurucu prensibi[9] denir. Göl, ada gibi izole olmuş ortamlara rüzgar veya başka canlıların vücudu gibi herhangi bir vasıtayla ulaşan tohumlar ve hayvan türleri, genellikle ulaştıkları yeni ortamda koloniler oluştururlar. Bu birkaç kurucu bireydeki alellerin görülme sıklığı, genellikle geride bıraktıkları popülasyondaki lokusların çoğundan farklıdır. Bu farklılıklar, yeni ortamda türeyen popülasyon üzerinde uzun süreli evrimsel etkiler yaratırlar. Hawaii Adaları gibi takımadalarda görülen tür çeşitliliğinin, birbirine temas eden anakaralardan fazla olmasının nedeni, kurucu prensibidir.[1]
Evrimin mekanizmasınının anlaşılmasında ve açıklanmasında bugün geçerli olan bilimsel sentez, İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin tarafından 1859′da ortaya atılmış olan evrim kuramı üstüne kuruludur. Darwin, organizmaların evrim sonucu ortaya çıktığını ve organizmaların göz, kanat, böbrek gibi belirli bir amaca hizmet eden organlara sahip olmalarının yine evrimin bir sonucu olduğunu ileri sürdü. Bu iddiası temelde doğru olmakla birlikte eksikti.[1]
Gelişmiş Avrupa devletlerinde evrimin doğru kabul edilme oranları Türkiye’den ve Amerika’dan çok daha yüksektir. İzlanda’da halkın %80′inden fazlası, Danimarka, Fransa, İngiltere, Japonya’da yaklaşık %80′i evrimi kesin olarak doğru kabul etmektedir. Geri kalanların büyük bir kısmı ise emin olmadığını belirtmiştir.[23]
Türkiye’deki ders kitaplarında din kültürü derslerinin yanısıra fen bilgisi ve biyoloji derslerinde de yaratılışçı görüşlere yer verilmektedir[25] ve ortaöğretimdeki öğrencilerin %75′i evrim teorisine inanmamaktadır.[26]
Birlikte evrim (İng: coevolution), iki veya daha fazla canlı türünün, birbirlerinin evrimini karşılıklı olarak etkilemesidir.[11] Örneğin bir bitkinin morfolojisindeki evrimsel bir değişiklik, o bitkiyle beslenen bir otçulun morfolojisini etkileyebilir. Otçulda meydana gelen değişiklik de tekrar bitkiyi etkileyebilir ve bu süreç karşılıklı devam eder.
Evrimi kabul eden sadece Steve isimli bilimadamları, evrimi kabul etmeyen tüm bilim insanlarından daha fazladır. Bu projede James gibi çok daha yaygın (1. sırada[21]) bir isim yerine Steve gibi çok daha az kullanılan (74. sırada[22]) bir ismin seçilmesi de araştırmanın sonuçlarının güvenilirliğini desteklemektedir.
Darwin, kuramını doğal seçilim adını verdiği sürece dayandırıyordu. Ona göre türdeşlerine göre daha çok işe yarar özelliklere sahip olan canlılar (örneğin daha keskin görüşe sahip olanlar ya da daha hızlı koşanlar) hayatta kalma yarışında avantajlı duruma geçiyor, bu nedenle soyunu devam ettirme şansını artırıyordu.
Darwin’in bu teorisi 3 ana temel üzerine oturmuştur:
19. yüzyılda Lamarck, kazanılan karakterlerin kalıtımına dair bir hipotez öne sürmüş, fakat yaptığı deneyler bu hipotezin yanlış olduğunu göstermiştir. Aynı yüzyılda Charles Darwin, Galapagos Adaları’ndaki gözlemlerine dayanarak, evrimin mekanizmasını doğal seçilimle açıklamıştır.
Yaratılışçıların, “evrim konusunda bilimsel konsensüs olmadığı” yönündeki iddialarını çürütmek için, Amerika Ulusal Bilimler Akademisi, Steve Projesi’ni başlatmıştır. Bu projenin amacı, isminde sadece Steve geçen bilim insanlarının kaç tanesinin Evrim Kuramı’nı desteklediğini ortaya koymaktır. Ortaya çıkan liste (Steve-o-metre) çoğunluğu biyoloji dallarında çalışan, isimlerinde Steve sözcüğü ya da bu ismin değişik telaffuzları geçen bilim insanlarını sıralamakta ve Yaratılışçılar ile Yeni Yaratılışcıların yayınlamış oldukları listelerden daha kalabalık olduğunu göstermektedir.
Darwin burada, “başarılı nesiller sonunda, yeni bir türün, halihazırdaki bir türden yavaşça farklılaşarak oluştuğu” kanısına vardı. Doğal seçilim adını verdiği bir işlem sonucunda bu değişimlerin ortaya çıktığına inanıyordu:
Bu başvuru 59. Hükümet Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik tarafından reddedildi. Çelik: “Yaratılışla ilgili birçok teori var. Adı üstünde evrim teorisi. Evrim teorisini çocuklara anlatıp da evrim karşıtı olan “teorileri” çocuklara anlatmama bilimsel bir tavır mı?” açıklamasını yaptı.[28] Bu karar çeşitli bilimsel çevrelerce kınandı ve yaratılışın bir “teori” değil, “inanç” olduğu hatırlatıldı. Bilimsel bir derste yaratılışın öğretilmesi, İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Celal Şengör tarafından “hukuken mücadele edilmesi gereken bir politik zorbalık” olarak tanımlandı.[29]
Evrim, bir canlı popülasyonunun genetik kompozisyonunun zamanla değişmesi anlamına gelir. Genlerdeki mutasyonlar, göçler veya çeşitli türler arasında yatay gen aktarımları sonucu türün bireylerinde yeni veya değişmiş özelliklerin ortaya çıkması, evrim sürecini yürüten temel etmendir. Evrim, bu yollarla oluşan değişimlerin popülasyon genelinde daha sık veya daha nadir hale gelmesiyle işler.
Dünya’daki canlı türlerinden henüz sadece 2 milyondan biraz fazlası tanımlanabilmiş ve sınıflanabilmiştir. Bazı tahminlere göre henüz tanımlanmamış 10 ila 30 milyon canlı türü vardır. Bir milimetrenin binde birinden kısa bakterilerden tutun, yerden yüksekliği 100 metreyi, ağırlığı binlerce tonu bulan sequoia servi ağaçlarına kadar dünyadaki canlı türleri, cüsse, biçim ve yaşayış biçimi açısından çok büyük farklılıklar gösterirler. Sıcak su kaynaklarında kaynama sıcaklığına yakın derecelerde yaşayan bakteriler olduğu gibi, Antarktika’daki buzullarda ya da tuz göllerinde -23°C’ye varan sıcaklıklarda yaşayan algler ve mantarlar vardır. Aynı şekilde karanlık okyanus tabanlarındaki hidrotermal çatlakların kenarlarında yaşayan devasa boru kurtçukları olduğu gibi, Everest Dağı’nın yamaçlarında, 6 bin metre yükseklikte yaşayan hezaren çiçekleri ve örümcekler vardır.[1]
Antik Yunan filozofları, kendi yaratılış mitlerini oluşturmuşlardır. Anaksimandros, hayvanların şekil değiştirebildiklerini ileri sürmüştür. Empedocles, hayvanların, önceki hayvanların organlarının birleşiminden oluştuklarını ileri sürmüştür.[1]
30 yıldan daha fazla bir süre, Darwin düşünceleri için delil topladı. 1858′e kadar fikirlerini yayımlamaktan kaçındı. Fakat 1858′de, Alfred Russel Wallace, Darwin’e Darwin’in düşüncelerine çok benzer bir evrim teorisi fikrini mektupla yollayınca, Darwin düşüncelerini kamuya sunmak istedi. Daha sonra Darwin ve Wallace evrim teorisi ve doğal seçilim üzerine beraberce bir tez yazıp yayımladılar. Yine de, özellikle 1859′da yayımladığı ünlü kitabı “On The Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life” (Yaşam Mücadelesinde Doğal Seçilim veya Avantajlı Irkların Muhafazası Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine) sayesinde Darwin’in adı Wallace’dan çok daha fazla duyuldu. Darwin’in bu kitabı daha sonra biyoloji tarihinin en etkili ve önemli kitaplarından olmuştur.
Yapay seçilim, evcil hayvan ve bitkilerin kontrollü olarak yetiştirilmesi sonucu gerçekleşir. İnsan eliyle hangi hayvan ya da bitkinin üretileceğine karar verildiğinde, hangi genlerin gelecek nesillere aktarılacağına da karar verilmiş olunur. Yapay seçilimin en büyük etkisi evcil hayvanlarda gözlenir. Örneğin Danua ve Çivava köpek cinslerinin arasındaki cüsse farkı yapay seçilimin bir sonucudur. Çok farklı görünmelerine rağmen, her iki köpek cinsi de -diğer tüm evcil köpek cinsleri gibi- günümüzden yaklaşık 15.000 yıl önce Çin’e denk gelen bölgede evcilleştirilmiş olan bir kaç kurdun soyundan gelir.[10]
1930′lar ve sonrasında, neredeyse bir asır önce Gregor Mendel tarafından ortaya konmuş olan kalıtım kuramı, moleküler biyoloji’nin kalıtımın moleküler temellerine dair sağladığı bilgi ve Darwin’in kuramının bütünleştirilmesiyle evrim kuramı modern halini aldı. Güncel bakış açısıyla evrim, bir gen havuzu içinde bir nesilden diğerine belli bir karakterin oluşmasında etkili olan allellerden birinin sıklığının değişmesi olarak tanımlanabilir. Doğal seçilim, genetik özelliklerin üremeye katkısı, ve popülasyon yapısı bu değişime etki eden faktörlerdir. Bu güncellenmiş evrim teorisinin adı “Sentetik evrim kuramı”´dır. Sentetik evrim kuramı´nın bügünkü bilimsel değeri hakkında kuramsal biyoloji uzmanı Theodosius Dobzhansky şöyle demiştir:
Bilim Araştırma Vakfı’nın (BAV) kurucusu, Harun Yahya lakaplı Adnan Oktar, Türkiye’deki evrim karşıtı faaliyetlerin sembolik isimlerindendir.[26] BAV, yine Adnan Oktar’a ait[26] Global Yayıncılık’tan evrim karşıtı kitaplar çıkarmasının yanısıra bir çok il ve ilçede evrim karşıtı konferanslar düzenlemektedir. 1991 yılındaki kuruluşundan beri BAV, evrime dair tüm referansların Türkiye’deki eğitim sisteminden çıkarılması konusunda yoğun faaliyetler içindedir.[26] Avrupa Parlamentosu Konseyi raporuna göre, BAV’nin ABD’deki American Institute for Creation Research (Amerikan Yaratılış Araştırma Enstitüsü) (ICR) ile sıkı bağları olduğu gözlenmektedir.[26]
Bir olgunun ortaya çıkışında bileşenlerin değişime uğramaları ile ilgili süreç tanımının felsefi açıdan “evrim” kelimesi ile belirginleşmesi çok eskiye dayanır. Darwin`in “Türlerin kökeni” adlı eserinde yer alan “Yaşam ağacı”, canlı evriminin anlatımında kullandığı mitolojik bir simgedir ve pek çok inançta yer alır (ing. Tree of life [3], fr. Arbre de vie, alm. Lebensbaum, osm. Şeceri hayât, ibr. Etz hayim). Herhangi bir “sağlam ve doğru” biyolojik altyapısı olmasa da, Aristoteles’ten Konfüçyüs’e kadar birçok önemli isim evrim kavramı konusunda yazmıştır. Ayrıca, evrim konusunda İbn’i Haldun ve İbn-i Sina farklı teoriler sunmuşlardır.
Evrimi sürdüren iki temel süreç vardır; Doğal seçilim ve genetik sürüklenme. Bu süreçlerin ilki olan doğal seçilim, bulunduğu ortama en iyi uyum sağlayan bireylerin hayatta kalmasını ve kendi genlerini yavrularına aktarmasını, diğer bireylerin ise üreme şansı bulamayıp genlerinin ortadan kalkması sonucunu doğurur. Doğal seçilim ile hayatta kalmaya yardımcı olan yeni özellikler sağlayan mutasyonlara sahip bireyler hayatta kalarak popülasyonda baskın hale gelir, hayatta kalma şansını azaltan mutasyonlara sahip bireyle ise yok olur. Bu sayede sonraki nesildeki bireyler, atalarından aldıkları genler sayesinde ortama daha iyi uyum sağlar ve hayatta kalmakta daha başarılı olurlar.[5][6] Çok sayıda nesil sonrasında, çok sayıda başarılı, küçük, rasgele değişikliğin birikmesi ile adaptasyonlar belirgin hale gelir, bu sayede türler çevrelerine olası en iyi uyumu sağlamış olurlar.[7]
Genetik sürüklenme ya da “Sewall Wright etkisi”, küçük bir grup canlının genetik havuzunda tamamen şans eseri oluşmuş değişikliklerdir.[8] Genetik sürüklenme bir popülasyondaki genetik bir karakteristiğin yok olmasına ya da güçlü olanın hayatta kalmasından ve alellerin değerinden “bağımsız olarak” yaygın hale gelmesine neden olur.[8] Popülasyonda üremeyi gerçekleştiren canlıların sayısı arttıkça, genetik sürüklenmenin etkisi azalır. Bu durum yazı-tura örneğine benzer. Art arda iki kere tura gelmesi doğal karşılanırken 20 kere tura gelmesi tuhaftır. Yazı-tura işlemi tekrarlandıkça, turaların oranı 0.5′e yaklaşır.[1]
Evrim kuramı, insanlığın kökenine ilişkin sonuçları nedeniyle ortaya atıldığından bu yana sosyal ve politik alanda en çok tartışılan bilimsel kuramdır. Bunun sonucunda, kuramın bilimsel algılanışı ile popüler algılanışı oldukça farklı olagelmiştir. Evrim kuramına popüler düzeyde karşı çıkan ve onun yerine yeryüzündeki canlılığın kökeni ve çeşitliliğini doğaüstü bir yaratıcıya bağlayan akımlara genel olarak yaratılışçılık adı verilir.
İlk Hristiyan din adamlarından Nenizili Gregor ve Augustinus, tüm canlıların tanrı tarafından yaratılmadığını, bir kısmının sonradan tanrının yaratıklarından gelişerek oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu iddianın motivi biyolojik değil dinidir. Bu din adamları, tüm canlı türlerinin, Tufan esnasında Nuh’un gemisine sığamayacağını, bu nedenle bir kısmının sonradan ortaya çıkmış olması gerektiğini düşünüyorlardı.[1]
Şu anki bilimsel konsensüs karmaşık biyokimyanın, basit kimyasal reaksiyonlar ile hayatı oluşturduğu yönündedir, ancak bunun nasıl olduğu henüz tam anlamıyla çözülememiştir.[14] Hayatın ilk kez ortaya çıkışı, yaşayan ilk şeylerin yapısı veya evrensel ortak atanın genetik yapısı ile ilgili bilgiler henüz eksiktir.[15][16] Dolayısıyla, hayatın tam olarak nasıl başladığı konusunda bir konsensüs bulunmamaktadır, ancak RNA gibi kendini kopyalayan moleküller[17] ve basit hücre yapıları[18] ile ilgili teoriler mevcuttur.
Evrime göre canlılığın devamı ve çeşitliliği doğal seçilimle sağlanır. Doğal seçilimin üç temel bileşeni bulunur: Genetik karakterlerin devamını sağlayan kalıtım, farklı karakterlerin popülasyondaki zenginliğini sağlayan çeşitlilik, ve bu çeşitli karakterlerden doğadaki koşullara en uygun olanının hayatta kalmasını sağlayan seçilim.
Bazı Orta Amerika akasyaları, içi boş dikenlere ve yapraklarının sapında nektar salgılayan gözeneklere sahiptir. Acacia sphaerocephala (boğa boynuzlu akasya), dikenlerinin içine yuva yapan ve nektarla beslenen Pseudomyrmex karıncalarına ev sahipliği yapar. Karıncalarda akasyayı çeşitli otçullara karşı korur.[11] Bu ilişki birlikte evrimin bir sonucudur.[12] Bitki karıncaların barınabilmesi için içi boş dikenleri ve nektar salgılayan gözenekleri oluşturmuş, karıncalar da bitkiyi otçullardan koruyan davranış biçimini geliştirmişlerdir.[11] Karıncalar bitkiye zarar veren her türlü böcek ve tırtılı öldürmenin yanısıra bitkinin civarındaki araziyi yabani otlardan temizlemekte, gölge yapan yakındaki ağaçlara zarar vermektedirler.[12] Boğa boynuzlu akasya ve karınca arasındaki bu ilişki ilk kez 1874′te doğa tarihçisi Thomas Belt tarafından gözlenmiştir.[12]
Bu temellere göre Darwin, her popülasyonda birçok bireyin hayatta kalamadığı, kurtulamadığı veya üreyemediğini belirtmiştir. Varolma mücadelesinde sınırlı birçok kaynak için ve mevcut riskler (yırtıcı hayvanlar vb.) yüzünden popülasyonun her bireyi bir diğeriyle yarışmaktadır. Bu varolma mücadelesinde, ortama en iyi adapte olabilmiş bireyler seçici bir avantaja sahip olmakta, daha çok yaşamakta ve daha çok üreyebilmektedir.
Birlikte evrimin en bariz örnekleri çoğunlukla ortak yaşamlı olan bitki-böcek çiftlerinde görülür. Birçok bitki ve onların polen taşıyıcıları olan böcekler varlıklarını devam ettirebilmek için birbirlerine bağımlıdırlar. Ancak polen taşıyıcısı olmayan hayvanlarla eşleşmiş bitki türleri de mevcuttur.[11]
TÜBİTAK, 16 Mart 2009 tarihinde yaptığı bir basın açıklamasında “asıl kapağın Küresel iklim değişimini konu edinen kapak olduğunu, Darwin’i konu edinen kapağın ve içeriğin genel yayın yönetmeni tarafından son anda bilimsel editörlere danışmadan eklendiğini, bu nedenle iptal edildiğini” öne sürdü. Ayrıca TÜBİTAK “Bilim ve Teknik” dergisinin Türkiye’de evrim konusunu en fazla işleyen yayın olduğunu, “Darwin yılı” boyunca bu konuya dair yayınlara devam edileceğini ve hatta özel bir sayının Charles Darwin’e ithaf edileceğini belirtti.[33] Yaşananlar TÜBİTAK’ta kadrolaşma iddialarını tekrar gündeme getirdi.[32]
2006 yılında Üniversite Konseyleri Derneği’ne bağlı 700 akademisyen, bilimsel olmadığı için yaratılış görüşünün ders müfredatından çıkarılması için Milli Eğitim Bakanlığı’na dilekçe verdi. Başvuruda, laikliğe vurgu yapan T.C. Anayasasının 2. maddesi; Milli Eğitim Temel Kanunu’nun “Türk millî eğitiminde laiklik esastır” diyen 12. maddesi ile “Her derece ve türdeki ders programları ve eğitim metotlarıyla ders araç ve gereçleri, bilimsel ve teknolojik esaslara ve yeniliklere (…) göre sürekli olarak geliştirilir” diyen 13. maddeleri hatırlatıldı.[25]
2008 yılında, Hacettepe Üniversitesi’nden biyoloji öğretmeni adayı 98 öğrenci üzerinde yapılan araştırmada, katılımcıların yüzde 43’ünün evrim teorisini benimsediği, yüzde 30’unun kararsız olduğu, yüzde 16’sının ise benimsemediği ortaya çıktı. Araştırmayı yapan Yrd. Doç. Dr. Oğuz Özdemir öğrencilere yapılan en büyük kötülüğün, fen bilgisi derslerinde evrim kuramının, yaratılışla birlikte işlenerek ikilik yaratılması olduğunu söyledi.[27]
Modern bilimde kuram, tutarlı bir bütün oluşturan gerçekler ve açıklamalardır. Modern fiziğin temel taşlarından olan Görelilik ve Kuantum kuramları, şu an üzerinde deliller toplanan, yeteri kadar test edilip güven verdiklerinde kanun konumuna yükselecek hipotezler değillerdir. Evrim kuramı da aynı statüye sahiptir. Biyolojideki birçok veriyi birleştirip anlaşılır kılar; henüz kanıtlanmamış, test aşamasında olan bir “tahmin” değildir.
Evrim kuramı, üç hususta açıklamalar getirir:[1]
İnsanlık tarihi boyunca değişik kültürler, insanın, diğer canlıların ve evreninin kökenini çeşitli şekillerde açıklamaya çalışmış bu çaba da pek çok farklı yaratılış mitine yol açmıştır. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’da canlıların ortaya çıkışı bir yaratıcının tüm evreni yoktan (Latince: ex nihilo) var etmesiyle açıklanır.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Evrim
Tags: 2009, akım, aristo, Aristotel, ataş, bilim, bilim insanları, biyolojik, çevre, charles, çiçek, düşünce, duy, edildi, en büyük, fare, Frans, fransız, gaz, gazete, hayvanlar, İbn-i Sina, icat, kimya, KİTAP, masa, MEKTUP, metre, oyun, para, rad, sıra, tartı, tele, thomas, tiren, tren, Türk, UYDU, yazıDarwin Güney Amerika’da, soyu tükenmiş devasa memelilere ait fosiller buldu. Bu fosillerin bulunduğu katmanlarda modern deniz kabuklularına ait kalıntılar da vardı, yani bu memelilerin soyu yakın zamanlarda, herhangi bir iklim değişikliği ya da felâket olmadan tükenmişti. (Darwin’in zamanında yaygın görüş, fosillerin Nuh tufanı benzeri büyük felâketlerde ölen hayvanlar olduğuydu.) Darwin bu hayvanların benzer Afrika ve Avrupa türleriyle akraba olduklarını düşündü, oysa İngiliz biyolog Richard Owen 1836′da bu hayvanların modern Güney Amerika türlerine çok daha yakın olduğunu gösterecek, ve Darwin’in kafasında şekillenmekte olan doğal seçilim fikrine bir destek daha sağlayacaktı.
Principles of Geology’nin 1832′de çıkan ikinci cildi, Güney Amerika’daki Darwin’e postalandı. Charles Lyell, bu ciltte evrim fikrine karşı çıkıyor, biyolojik türlerin dağılımını “yaradılış merkezleri” fikriyle açıklıyordu. Darwin, bir taraftan bunu okurken, bir taraftan da daha sonra kendi evrim teorisini destekleyecek olan çok önemli gözlemler yapıyordu. Galápagos Adaları’ndan pek çok “alaycıkuş” (mockingbird) örneği topladı, ve bu kuşların, yaşadıkları adalara göre ufak fizyolojik farklar gösterdiklerini farketti. Yerel İspanyollar’ın, bir kaplumbağanın görünüşüne bakarak hangi adadan geldiğini anlayabildiklerini öğrendi. (İngiltere’ye dönüş yolculuğunda notlarını düzenlerken, “alaycıkuşlar ve kaplumbağalar hakkındaki şüphelerim doğruysa, türlerin değişmezliği fikri sarsılacaktır” diye yazacaktı.) Avustralya’da gördüğü keseli sıçan-kangurular ve ornitorenkler Darwin’i o kadar şaşırttı ki, Dünya canlılarının iki ayrı yaratıcı tarafından yaratılmış gibi olduklarını düşündü.
Deniz kabuklularıyla ilgili çalışmalarının sonuçlarını 1851-1854 arasında yayımladığı bir dizi kitapla anlatan Darwin, 1853′te bu çalışmasından dolayı Royal Society tarafından madalya ile ödüllendirildi. Ayrıca bu çalışma, o zamana kadar jeolog olarak bilinen Darwin’in biyolog olarak da ünlenmesini sağladı. Darwin, deniz kabuklularıyla ilgili çalışmasında, belli bir fonksiyonu olan bir organın, değişen şartlar sonucunda ufak değişimler geçirerek fonksiyonunu değiştirebileceğine dair kanıtlar gözlemledi. Kasım 1854′te notlarına, ortak bir atadan gelen canlıların, “doğanın ekonomisinde ayrı ayrı yerlere” adapte olmaları sonucunda anatomik olarak birbirlerinden uzaklaşabileceklerini yazdı.
Türlerin Kökeni üzerine en meşhur tartışma, Haziran 1860′da British Association for the Advancement of Science’ın Oxford’daki toplantısında yaşandı. Oxford piskoposu Samuel Wilberforce Darwin’in kitabını küçümseyen bir konuşma yapınca, karşısında Darwin’in arkadaşları Joseph Hooker ve Thomas Huxley’i buldu. Huxley Darwin’i o kadar katı bir biçimde savunuyordu ki, o günden sonra kendisine “Darwin’in buldogu” lakabı takıldı. Bu tartışmayla ilgili sıkça anlatılan bir hikâyeye göre, Wilberforce Huxley’e “maymunluğunuz büyükanne tarafından mı geliyor büyükbaba tarafından mı?” diye sorunca Huxley, “birikimini önyargı ve yalanlara hizmet etmek için kullanan kültürlü bir insan olmaktansa maymundan gelmeyi tercih edeceğini” söyledi.
1856 başlarında Darwin, yumurta ve tohumların deniz suyunu aşıp canlı türlerini okyanus ötesine taşıyıp taşıyamayacağını inceliyordu. Arkadaşı Hooker canlıların değişmezliğine olan inancını sorgulamaya başlamıştı ama Darwin ve Hooker’ın ortak arkadaşı Thomas Henry Huxley evrim fikrine şiddetle karşı çıkıyordu. Lyell ise Darwin’in fikirlerini ilgiyle takip ediyor, ama sonuçlarını göremiyordu. Lyell, Borneo’da çalışmakta olan doğabilimci Alfred Russell Wallace’ın yazdığı bir makaleyi okuduğunda, Darwin’in fikirleriyle benzerlikler gördü ve Darwin’e bir makale yazması için baskı yapmaya başladı. Darwin Wallace’ı bir tehdit olarak görmediyse de bir makale yazmaya başladı. Makaleye ayrıntı üzerine ayrıntı eklemeye başlayınca, makaleyi Doğal Seçilim başlıklı uzun bir kitaba dönüştürmeye karar verdi. Kitap için Wallace dahil pek çok meslekdaşıyla yazışıyordu. Aralık 1857′de Wallace insanın kökenine değinip değinmeyeceğini sorduğunda, ona “önyargılarla çevrili bu konudan” uzak duracağını söyledi.
Darwin’in doğa tarihine duyduğu ilgi, önce Edinburgh Üniversitesi’nde tıp, sonra Cambridge Üniversitesi’nde teoloji okurken gelişti.[3][4] Beagle gemisinde yaptığı beş senelik yolculuk sırasında, zamanın meşhur jeoloğu Charles Lyell’ın ortaya attığı, geçmişteki jeolojik süreçlerin bugünkülerle aynı olduğunu savunan teoriyi destekleyecek pek çok gözlem yaptı ve iyi bir jeolog olarak ünlendi.[kaynak belirtilmeli] Aynı yolculukta, canlıların coğrafi dağılımı ve fosiller üzerine yaptığı dikkatli gözlemler sonucunda, türlerin birbirine dönüşümüyle ilgilenmeye başladı ve 1838′de doğal seçilim fikrini geliştirdi.[5] Daha önce benzer fikirlerin “sapkınlık” olarak nitelendirildiğini ve bastırıldığını görmüş olduğundan, uzun süre fikirlerini en yakın arkadaşları dışında kimseye açmadı.[6] Olası itirazlara en iyi şekilde cevap verebilmek için araştırma yapmaya ve kanıt toplamaya başladı.[7] 1858′de Alfred Russell Wallace’dan aldığı bir mektubu okuyunca, Wallace’ın da kendisininkine benzer bir teori geliştirdiğini anladı, ve nihayet teorisini yayımlamaya karar verdi.[6]
Sonunda bu yüksek çalışma temposuna dayanamayarak kalbinden rahatsızlandı. Eylül 1837′de doktor tavsiyesi üzerine çalışmalarına ara verdi ve Shaffordshire’da akrabalarının yanında kalmaya başladı. Kuzeni Emma Wedgwood da aynı evde kalıyor ve hasta bir akrabaya bakıyordu. Haziran 1838′e kadar Shaffordshire’da kalan Darwin, türlerin dönüşümü üzerindeki araştırmalarına devam ediyor, uzman görüşü almak için doğabilimcilerin yanı sıra çiftçiler ve güvercin yetiştiricilerine de danışıyordu. Bir taraftan da kuzeni Emma’dan hoşlanmaya başladığını farkeden Darwin, günlüğüne yazdığı notlarda evliliğin yararları ve zararlarını karşılaştırıyor, yarar hanesine “yaşlılıkta arkadaş olur … köpekten iyidir” gibi notlar düşerken, zarar hanesinde “kitaplar için daha az para” ve “korkunç bir zaman kaybı” gibi sakıncaları sayıyordu. Sonuçta evlenmeye karar veren Darwin, babasına da danıştıktan sonra Temmuz 1838′de evlilik teklif etmek için Emma’ya gitti, ama teklifi yapmaya cesaret edemedi.
Darwin, doğal seçilim fikrinin temelini atmıştı ama şüpheci meslekdaşlarını ikna etmek için çok çalışması gerektiğinin farkındaydı. Jeoloji Cemiyeti’nin Aralık 1838′deki toplantısında, evrim fikrini savunan eski hocası Robert Edmund Grant’e nasıl şiddetle karşı çıkıldığına bizzat şahit olmuştu. Teorisini destekleyecek kanıtlar bulabilmek için hayvan yetiştiricileri ile görüşmeye ve bitkiler üzerinde deneyler yapmaya devam etti. Mayıs 1839′da Kaptan FitzRoy’un Beagle raporu yayımlandığında, Darwin’in yazdığı kısım o kadar beğenildi ki, sonradan başlıbaşına bir kitap olarak basıldı.
Darwin, 12 Şubat 1809′da İngiltere’nin Shropshire bölgesindeki Shrewsbury kasabasında, Robert ve Susannah Darwin’in beşinci çocuğu olarak The Mount’ta dünyaya geldi.[9] Babası Robert Darwin ve baba tarafından dedesi Erasmus Darwin, ünlü doktorlardı. Annesi ise zengin bir çömlek imalatçısı olan Josiah Wedgwood’un kızıydı. Darwin Temmuz 1817′de, henüz sekiz yaşındayken, annesini kaybetti. Eylül 1818′de ise Shrewsbury Okulu’nda yatılı öğrenci olarak eğitime başladı.[10]
Eylül 2008′de İngiltere Kilisesi, Darwin’in 200. doğum yılının bir fırsat olduğunu söyleyerek, “Seni yanlış anladığımız, sana karşı gösterdiğimiz ilk tepkide hatalı oluşumuz ve bu sebeple başkalarının da seni yanlış anlamasına yol açtığımız için…” sözleriyle Darwin’den özür diledi.[41]
Yolculuğun başında Kaptan FitzRoy, Darwin’e Charles Lyell’ın Principles of Geology (Jeolojinin Prensipleri) adlı kitabını vermişti. Lyell bu kitabında jeolojik oluşumların, bugün de devam eden çok yavaş süreçlerin etkisiyle, çok uzun çağlar sonucunda oluştuğunu savunuyordu. Darwin, Batı Afrika açıklarındaki Santiago adasında, yüksek volkanik kaya yamaçlarında mercan ve deniz kabuğu kalıntıları bulunca, bu yamaçların bir zamanlar deniz altında bulunduğunu, ve Lyell’ın söylediği gibi çağlar boyunca yavaş yavaş yükseldiğini anladı. Darwin yolculuk boyunca pek çok önemli jeolojik keşif yapacaktı. Patagonya’da gördüğü, deniz kabukluları ve çakıldan oluşan geniş düzlüklerin yükselmiş sahiller olduğunu tahmin etti, ve Şili’de bir deprem sonrasında deniz seviyesi üstünde kalmış midye yatakları gözlemleyince, kıyının deprem sonucu yükseldiğini anladı. Benzer şekilde, And Dağları’nın yamaçlarında, kumlu sahillerde yetişen ağaçlara ve deniz kabuklularına ait fosiller buldu, ve bu yamaçların zaman içinde yükseldiği sonucuna vardı. Ayrıca Hint Okyanusu’nda bol bol inceleme fırsatı bulduğu atollerin (mercan adalarının), deniz tabanından yükselen volkanik dağların çevrelerinde oluştuğunu keşfetti.
Darwin’in seyahatteyken İngiltere’ye yolladığı mektuplar, fosil örnekleri ve doldurulmuş canlılar, eski öğretmeni Henslow aracılığıyla İngiliz doğabilimcilerine aktarılıyor, Darwin’in ünü bu sayede gittikçe yayılıyordu. Beagle 2 Ekim 1836′da İngiltere’ye döndüğünde Darwin saygın bir doğabilimci olarak tanınmıştı. Darwin, İngiltere’ye ayak bastığında, önce Shrewsbury’ye gidip akrabalarını ziyaret etti, sonra Cambridge’e gelerek Beagle yolculuğunda topladığı örneklerin tanımlanıp sınıflandırılması üzerinde çalışmaya başladı. Henslow, bitki örneklerini tasnif edip isimlendirmede Darwin’e yardımcı oluyordu, fakat hayvan örnekleri için Darwin’in uzman zoologlara ihtiyacı vardı. Babasının parasal desteğiyle Londra’ya gidip zoologlarla görüşmeye başlayan Darwin, Charles Lyell aracılığıyla Richard Owen adında bir biyologla tanıştı. Owen, Darwin’in getirdiği fosilleri inceleyerek o güne kadar bilinmeyen pek çok soyu tükenmiş hayvan türü tanımladı. Bu türlerin arasında, tembel hayvan benzeri büyük memeliler, hipopotam benzeri bir otobur memeli (Toxodon) ve armadillo benzeri dev bir zırhlı memeli (Gliptodon) da vardı. Bu hayvanlar anatomik olarak, Darwin’in düşündüğü gibi Afrika hayvanlarına değil, Güney Amerika hayvanlarına yakındılar.
Darwin hastalığı sebebiyle bizzat katılamadığı bu tartışmaları basından takip ediyor, yazışmalar aracılığıyla kendisine daha çok destekçi bulmaya çalışıyordu. Darwin’i kararlı bir biçimde savunan Thomas Huxley, Charles Lyell ve Joseph Hooker, Richard Owen önderliğindeki muhalif grubu bastırmayı başarınca, 1864′te Darwin’e Kraliyet Cemiyeti’nin Copley Madalyası verildi.
Londra bilim çevrelerinde, hayatın ve canlı türlerinin kökeni sevilen bir tartışma konusuydu. Matematikçi ve filozof Charles Babbage’ın başını çektiği bir grup, Tanrı’nın Dünya’daki hayatı özel bir mucize aracılığıyla değil, doğa kanunları aracılığıyla yarattığını savunuyordu. Darwin’in Edinburgh Üniversitesi’nden hocası Robert Edmund Grant ve Dr. James Gully gibi bir grup bilimadamı ise türlerin birbirine dönüşebildiğini iddia ediyor, ama bu fikirleri yüzünden çoğunluk tarafından sapkınlıkla ve toplumsal düzeni bozmaya çalışmakla suçlanıyordu.
Darwin’in tıp eğitimini iyice boşladığını farkeden babası, 1827′de onu Edinburgh’dan alarak Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Christ’s College’a yazdırdı. Darwin’in teoloji okuyup bir din adamı olmasını umuyordu. Darwin, teolojide tıbba kıyasla daha başarılı olsa da (özellikle teolog William Paley’nin, canlıların karmaşıklığını üstün zekâlı bir yaratıcıya bağlayan yazılarını beğeniyordu[12]), asıl ilgi alanı hâlâ doğa tarihiydi. Kuzeni William Darwin Fox ile beraber böcek toplamaktan hoşlanıyordu. Böceklere olan ilgisi sayesinde botanik profesörü John Stevens Henslow ile tanışan Darwin, bu profesörle yakın arkadaş oldu ve hem Henslow’un doğa tarihi dersine yazıldı, hem de ondan özel dersler almaya başladı. Kısmen bu dersler sayesinde, 1831′de 178 kişilik devresinde 10. olarak mezun oldu. Darwin 1831 yazını, jeoloji profesörü Adam Sedgwick ile beraber Galler’in jeolojik katmanlar haritasını çıkararak geçirdi.[13]
Araştırmalarına Londra’da devam eden Darwin, türlerin dönüşümü konusunda çok önemli gelişmeler kaydetti. Thomas Malthus’un An Essay on the Principle of the Population (Nüfus Prensibi Üzerine Deneme) adlı yazısı Darwin için önemli bir esin kaynağı oldu. Malthus bu yazısında insan nüfusunun aslında çok büyük bir hızla (her 25 yılda ikiye katlanarak) çoğalma potansiyeli olduğunu, ama hastalık, savaşlar ve açlık sayesinde nüfusun kontrol altında tutulduğunu anlatıyordu. Darwin, aynı prensibin tüm organizmalara uygulanabileceğini farketti. Tüm canlı türleri, mevcut kaynakların izin verdiğinden çok daha fazla yavru üretiyor, yavrular arasında “zayıf” olanlar çok geçmeden ölüyor, “güçlü” olanlar ise hayatta kalarak yeni yavrular meydana getiriyor ve kendilerini “güçlü” yapan özellikleri yavrularına aktarıyorlardı. Böylece türler nesilden nesile değişerek çevrelerine daha iyi uyum sağlıyorlardı. Bu teorisini ilk defa 28 Eylül 1838′de günlüğüne yazdı.
Darwin’in anısına Jon Amiel yönetmenliğinde Yaradılış adında bir film çevrildi. Filmin gösterimini ABD’de üstlenen firma çıkmadı.
I. ^ Bir doktorun asistanı olarak çalışmış ve iki yıl tıp eğitimi almış olan, daha sonra rahiplik eğitimi alıp taksidermi üzerine de çalışan Darwin, doğabilimci, yerbilimci, biyolog ve yazar olarak tanınmıştı.
Linnean Society of London, Darwin’in başarıları anısına 1908′den bu yana Darwin-Wallace Madalyası adı altında bir ödül vermektedir. Evrimin mizahi bir kutlaması olarak her yıl, “kendilerini yok ederek gen havuzumuzu iyileştiren”[34] kişilere Darwin Ödülü verilmektedir.
Darwin bugün, John Herschel ve Isaac Newton gibi isimlerle beraber Westminster Kilisesi’nde gömülüdür.[8]
1992′de Darwin, Michael H. Hart’ın tarihteki en etkileyici 100 kişi listesinde 16. sırada yer aldı.[31] BBC tarafından desteklenen ve halka açık düzenlenen En Büyük 100 Britanyalı oylamasında ise 4. oldu.[32] Bank of England’ın çıkardığı 10 poundluk banknotların üzerindeki Charles Dickens resmi 2001′de Darwin’in resmiyle değiştirildi. Bankanın bu kararında, Darwin’in etkileyici ve gür sakalının (sahte para basımını zorlaştıracağı için) etkili olduğu söylendi.[33]
Darwin, bir taraftan türlerin dönüşümü üzerinde çalışırken, bir taraftan da Beagle günlüklerini yayıma hazırlıyor, ve Charles Lyell’ın fikirlerini destekleyecek bir Güney Amerika jeolojisi kitabı yazıyordu. Tüm bunların üstüne, bir de kendi getirdiği örnekler hakkındaki uzman görüşlerini içerecek geniş kapsamlı bir eser üzerinde çalışmaya başladı.
Darwin, Aralık 1836′da Güney Amerika kıtasının yükseldiğine dair bir bilimsel makale yazdı, ve Ocak 1837′de Lyell’ın da desteğiyle bu makalesini Londra Jeoloji Cemiyeti’ne sundu. Aynı gün, Beagle yolculuğunda topladığı kuş ve memeli örneklerini de Londra Zooloji Cemiyeti’ne sundu. Ornitolog John Gould, Darwin’in tanımlayamadığı ve değişik türlere ait olduğunu varsaydığı bir grup kuşun aslında birbirine çok yakın 12 yeni ispinoz türü olduğunu açıkladı. Darwin Şubat 1837′de Coğrafya Cemiyeti Konseyi’ne seçildi, ve bir ay sonra Cambridge’den Londra’ya taşındı.
Beagle’ın 1826-1830 arasındaki ilk yolculuğu sırasında, Güney Amerika’nın en güney ucundaki Tierra del Fuego’dan alınmış ve İngiltere’de “medenîleştirilmiş” olan üç Yagan yerlisi, misyonerlik yapmaları için kabilelerine geri verildi. (Darwin bu kabileleri “sefil ve rezil vahşiler” olarak tanımlıyordu.) Bir sene geçtiğinde, yerliler misyonerlik görevini bırakmış, eski hayatlarına geri dönmüşlerdi. Darwin, kısmen bu tecrübe sonucunda, insanların hayvanlardan sanıldığı kadar uzak olmadığını düşünmeye başladı. Darwin, insan toplulukları arasındaki yaşayış farklılıklarını, ırksal gelişmişlikle değil, kültürel gelişmişlikle açıklıyordu. Güney Amerika’da şahit olduğu kölelik kurumundan hoşlanmıyor, Avrupalı kolonilerin Avustralya ve Yeni Zelanda’daki yerli halklara verdiği zarardan üzüntü duyuyordu.
Mart 1837′de John Gould, Darwin’in farklı adalardan topladığı alaycıkuşların farklı türlere ait olduklarını açıkladı. İspinozları hangi adalardan topladığını not etmemiş olan Darwin, Kaptan FitzRoy’un notlarını inceleyince, Gould’un tanımladığı farklı ispinoz türlerinin de farklı adalardan geldiğini keşfetti. Nisan 1837′ye gelindiğinde Darwin, anakaradan göç edip farklı adalara yerleşen kuşların, zaman içinde bir şekilde değişiklik geçirip farklı türlere dönüştüklerini anlamıştı. Temmuz ayında, her zamanki günlüğünün yanı sıra, türlerin birbirine dönüşümüyle ilgili fikirlerini yazdığı gizli bir “B” günlüğü tutmaya başladı, ve bu günlüğün 36. sayfasına ilk kez bir evrim ağacı çizdi.
Yolculuk Darwin için kolay olmadı. Deniz tutmasından fena şekilde etkilendi, Ekim 1833′te Arjantin’de ateşli bir hastalık geçirdi, Temmuz 1834′te ise And Dağları’ndan Şili’ye dönerken tekrar hasta oldu ve bir ay yataktan çıkamadı.
1831 sonbaharında Henslow, Darwin’i HMS Beagle gemisinin kaptanı Robert FitzRoy ile tanıştırdı. Beagle, Aralık 1831′de FitzRoy’un komutasında iki senelik bir Güney Amerika yolculuğuna çıkacaktı, ve kaptan yolda kendisine arkadaşlık edecek iyi eğitimli bir doğabilimci istiyordu. Henslow’un tavsiyesi üzerine FitzRoy, Darwin’i gemisine almayı kabul etti. Darwin’in babası önce bu uzun yolculuğa izin vermediyse de, kayınbiraderinin araya girmesiyle fikrini değiştirdi.[14]
Darwin çiftinin on çocuğu oldu. Çocukların ikisi (Mary Eleanor ve Charles Waring) çok küçükken öldü. Ayrıca, Annie’nin on yaşındayken ölmesi çiftin üzerinde yıkıcı bir etki bıraktı. Darwin, çocuklarına bağlı ve sıradışı derecede ilgili bir babaydı.[4] Her hastalandıklarında Darwin çocuklarının, eşi ve kuzini olan Emma Wedgwood ile yapmış olduğu yakın akraba evliliği sebebiyle belirli zayıflıklarla doğmuş olabileceğini düşünüyordu. Darwin bu konuyu yazılarında ele aldı ve bu durumun diğer bazı organizmalarda ortaya çıkardığı avantajlı sonuçlarla karşılaştırdı[19]. Korkularının aksine Darwin’in hayatta kalan çocukları, büyüdüklerinde seçkin kariyerler elde ettiler ve dikkat çekici bir aile olan Darwin-Wedgwood Ailesi’nin saygın birer bireyi oldular.[20]
Hıristiyan inanışına olan bağlılığını yitiren ve bir agnostik (bilinemezci) olduğunu bildiğimiz Charles Darwin 19 Nisan 1882′de öldüğünde, ailesi onu bölgedeki bir kilise avlusuna, çocuklarının mezarlarının yanına gömmeyi düşünüyordu. Ne var ki, aynı düşünceyi paylaşmayan bazıları çarçabuk harekete geçerek, önde gelen bilim insanları ve hükümet üyelerini ikna çalışmasına girişti. Amaçları, bu kişileri biraraya getirip İngiltere’nin ünlü kilisesi Westminster Abbey’nin baş rahibinden Darwin’in buraya gömülmesini rica etmelerini sağlamaktı. Baş Rahip George Granville Bradley, “gerekli onayın canı gönülden verileceği”ni bildirdi. Böylece, agnostik olan Darwin 26 Nisan günü öğleden sonra Westminster Abbey’ye gömüldü. Tabutunu taşıyanlar arasında eski dostu botanikçi Joseph Hooker, yazılarıyla Darwin’i kendi kuramını yayımlamaya yönelten genç doğabilimci Alfred Russel Wallace ve ABD’nin İngiltere büyükelçisi James Russell Lowell da vardı. Darwin bu kilisenin “Bilginler Köşesi” olarak bilinen bölümünde, Sir Isaac Newton’un gömülü olduğu yerin birkaç metre ötesinde ve astronom Sir John Herschel’in yanı başında yatıyor. Darwin, yeryüzündeki canlı türlerinin değişimini betimlemek için “gizemlerin gizemi” tanımlamasını ortaya atan büyük filozof Herschel’e, Türlerin Kökeni kitabının girişinde göndermede bulunmuştu.
Türkiye’de ise TÜBİTAK’ın aylık yayınladığı Bilim ve Teknik dergisinin 2009 Darwin Yılı sebebiyle hazırladığı Mart 2009 kapağı ve Darwin ile ilgili 15 sayfa, sansüre uğrayıp içeriği değiştirildi ve Bilim ve Teknik dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman görevinden alındı. [42]
Charles Robert Darwin (12 Şubat 1809 – 19 Nisan 1882), İngiliz doğa tarihçisi.[I] İnsan dahil tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini öne sürmüş ve o günün şartlarına göre bu teoriyi destekleyen pek çok kanıt sunmuştur.[1] Darwin’in fikirleri üzerine inşa edilen modern evrim teorisi, bugün biyoloji biliminin temeli ve birleştirici öğesidir. Evrimin gerçekleştiği gerçeği yaşadığı dönemde, doğal seçilim teorisinin evrimin ana açıklaması olduğu ise 1930′lu yıllarda bilim dünyası tarafından kabul görmüştür.[1] Darwin’in orijinal teorileri modern evrimsel biyolojinin temelini oluşturmakta, hayatın çeşitliliği üzerine birleştirici bir mantıksal açıklama sunmaktadır.[2]
Kısa zamanda pek çok baskı yapan ve pek çok dile çevrilen Türlerin Kökeni, bilimsel konulara yeni yeni merak duymaya başlayan Avrupa orta sınıfının en çok okuduğu bilimsel kitaplardan biri oldu, zamanının sosyal akımlarını doğrudan veya dolaylı olarak etkiledi, ve popüler kültürün önemli bir parçası haline geldi.
Birleşik Krallık’ta, üzerinde 1809 DARWIN 2009 yazısıyla çevrelenmiş ve bir maymunla yüz yüze duran Darwin portesi olan, kenarında ise “ON THE ORIGIN OF SPECIES 1859 (TÜRLERİN KÖKENİ 1859)” yazısı bulunan İki Pound’luk özel anma parası basıldı. Koleksiyoner sürümleri belirli bir ücret karşılığında dağıtılacak olan para, yıl boyunca bankalardan ve postanelerden, üzerindeki değer karşılığında temin edilebilecek.[40]
1842 başlarında Darwin, Lyell’a fikirlerini açıklayan bir mektup yazdı. Her canlı türünün kendi başlangıcı olduğunda ısrar eden Lyell, jeoloji alanında müttefiki olan Darwin’in bunu inkâr etmesine çok üzüldü. Mayıs 1842′de Darwin’in mercan kayalıkları üzerine yazdığı eser yayımlandı, aynı sıralarda Darwin, doğal seçilim teorisinin bir “kabataslağını” kâğıda döktü. Kasım 1842′de Darwin çifti, Londra’nın stresinden uzaklaşmak için şehrin dışındaki Down House’a geçti. Ocak 1844′te fikirlerini botanist arkadaşı Joseph Dalton Hooker’a açan Darwin, kendisini “bir cinayeti itiraf ediyormuş gibi” hissediyordu ama Hooker Darwin’in teorisini beğendi. Temmuz’a gelindiğinde, Darwin’in “kabataslağı” 230 sayfalık bir deneme yazısına dönüşmüştü. Ekim 1844′te anonim olarak yayımlanan ve insan dahil tüm canlıların ilkel formlardan dönüşerek ortaya çıktığını savunan Vestiges of the Natural History of Creation (Yaradılışın Doğal Tarihinden İzler) adlı kitap, doğabilimciler tarafından yerden yere vurulunca Darwin teorisi konusunda ne kadar dikkatli olması gerektiğini bir kez daha anladı. Kitap, Londra orta sınıfından büyük ilgi gördü ve türlerin dönüşümü konusunu bir kez daha gündeme getirdi. Darwin 1846′da üçüncü jeoloji kitabını yayımladı, ve arkadaşı Hooker’la beraber deniz kabuklularıyla ilgili geniş kapsamlı bir araştırmaya başladı. 1847′de Hooker, Darwin’in doğal seçilim üzerine yazdığı uzun denemeyi okudu ve önyargıdan uzak tarafsız eleştiriler sundu, fakat bir taraftan da Darwin’in yaradılış fikrine karşı çıkmasını sorguladı.
1825′te mezun olan Darwin, bir süre babasının yanında stajyer doktor olarak çalıştıktan sonra İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi’nin tıp fakültesine yazıldı. Fakat cerrahlığa bir türlü ısınamadı ve tıp derslerini boşlamaya başladı. Okulda çalışan Guyana kökenli azledilmiş bir köleden taksidermi (hayvan doldurma) sanatını öğrendi. Doğa tarihiyle ilgilenen öğrencilerin kurduğu Plinius Topluluğu’na (Plinian Society) katıldı. Öğretmeni Robert Edmund Grant’ten Jean-Baptiste Lamarck’ın evrim teorisini öğrendi ve Grant ile beraber deniz canlılarını inceleyip ortak atalardan evrilme teorisini destekleyen homoloji (farklı canlı türlerinde aynı temel yapıya sahip organların bulunması) örnekleri buldu. Bir başka öğretmeni olan Robert Jameson’dan ise jeoloji ve bitkilerin sınıflandırılması üzerine dersler aldı, Edinburgh Kraliyet Müzesi’nin bitki koleksiyonunu düzenlemede Jameson’a yardımcı oldu.[11]
Kasım 1838′de nihayet Emma’ya evlilik teklif eden Darwin, Ocak 1839′da evlendi. Aynı ay içinde, Royal Society’ye (Kraliyet Cemiyeti) üye olarak seçildi. Darwin çifti, evlilikten hemen sonra Londra’ya yerleşti.
Hayatta kalan yedi çocuktan George, Francis ve Horace, sırasıyla astronom[21], botanist ve inşaat mühendisi olarak Royal Society üyesi seçildi[22]. Diğer oğlu Leonard ise asker, politikacı, ekonomist ve öjenist olarak çalıştı. Ayrıca istatistikçi ve evrimsel biyolog Ronald Fisher’ın akıl hocası oldu.[23]
Darwin üretken bir yazardı. Evrim hakkındaki çalışmaları yayınlanmamış olsa bile, bir yazar olarak Beagle Yolculuğu isimli kitapla, bir jeolog olarak Güney Amerika hakkında yayınladığı geniş çaplı çalışmalarıyla ve mercan adalarının nasıl oluştuğu konusundaki bilinmeyenleri çözümlemesiyle, bir biyolog olarak sülükayaklılar hakkında yayınladığı eksiksiz çalışmalarıyla, hatırı sayılır bir ün kazanmış olacaktı. Darwin’in eserleri hakkındaki fikirler genelde Türlerin Kökeni ile ilişkili olsa da, İnsanın Türeyişi ve İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi isimli eserleri de dikkate değer derecede etkili oldu. Bitkilerde Hareketin Gücü ve son eseri olan Solucanların Faaliyetleri Yoluyla Sebze Gübresi Oluşumu gibi, bitkiler hakkındaki yenilikçi çalışmalarının da önemi büyüktü.[43]
Teori Linneaus Cemiyeti’nde pek ses getirmedi. Darwin sonradan Dublin’li bir profesörden duyduğu tek bir yorumu hatırlayacaktı: “Teoride yeni olan her şey yanlış, doğru olan her şey ise eski.” Bunun üzerine Darwin, tüm enerjisini kitabını bitirmeye verdi, ve On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or The Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life (Doğal Seçilim ile Türlerin Kökeni, veya Hayat Mücadelesinde Ayrıcalıklı Irkların Korunumu Üzerine) 22 Kasım 1859′da ilk defa kitapçılara dağıtıldı. Kısa sürede büyük popülerlik kazanan ve ilk baskısı tükenen kitap, doğal seçilim fikrini ayrıntılı gözlemlere ve dikkatli mantıksal çıkarımlara dayanarak savunuyor, bazı olası itirazlara da önceden cevap veriyordu. Kitapta insan evrimine doğrudan değinilmiyor, sadece teorinin “insanın kökeni ve tarihine de ışık tutabileceği” söyleniyordu. Giriş kısmında yazdığı bir cümle, Darwin’in teorisini basitçe özetliyordu.
Darwin’in ismi daha hayatta olduğu dönemde, birçok türe ve coğrafi cisme verildi. Beagle Kanalı’nin bir bölümünü oluşturan su parçasına Robert FitzRoy tarafından Darwin Boğazı adı verildi, çünkü yıkılan bir buzul parçasının yarattığı dalga sebebiyle teknelerini kaybederek ıssız bir yerde mahsur kalma tehlikesinden, Darwin ile birlikte hareket eden iki ya da üç kişinin zamanında müdahalesiyle kurtulmuşlardı.[24] Ayrıca, Darwin’in 25. doğum günü anısına, And Dağları’nın bu boğazın yakınlarındaki bir tepesine Mount Darwin adı verildi.[25] Beagle gemisi 1839′da Avustralya kıyılarını araştırırken, Darwin’in arkadaşı John Lort Stokes’un fark ettiği doğal bir liman, geminin kaptanı John Clements Wickham tarafından Port Darwin olarak adlandırıldı.[26] Burada 1869′da kurulan Palmerston isimli yerleşimin adı 1911′de Darwin olarak değiştirildi. Avustralya’nın Kuzey Toprakları bölgesinin başkenti olan[26] bu şehirde Charles Darwin Üniversitesi[27] ve Charler Darwin Millî Parkı[28] da bulunur. 1964′te kurulan Cambridge Darwin Koleji’ne ise, biraz da Darwin ailesinin okulun kurulduğu arazinin bir kısmına sahip olması sebebiyle, ailenin adı verildi.[29]
Bugün Darwin özdeşleşen evrim kuramı, aslında çok öncelere dayanır. Öyleki ilk kez M.Ö. 6. yüzyılda İyonya’lı filozoflar evrimden söz etmişlerdir.[kaynak belirtilmeli] Thales, Anaksimandros, Herakleitos, Aristoteles, İbni Haldun gibi pek çok bilgin, canlılığın oluşumu ve gelişimi konusunda fikirler ortaya atmıştır. Ancak bu konu üzerine en kapsamlı çalışmaları gerçekleştiren ve olgusal olarak yoklanabilecek bir kuram haline getiren Charles Darwin olmuştur. Bugün kuram paleontoloji, genetik ve embriyoloji gibi bilimler tarafınca sürekli yenilenmekte ve gelişmektedir. Ayrıca kendisi tüm çalışmalarını gözlem yoluyla yapıp sunduğu için hala bilim camiasınca makbul bir bilim adamı sıfatı kazanmamıştır[kaynak belirtilmeli].
Darwin tarafından Galapagos Adaları’nda bulunan kuş türüyle alakalı bir grup tür, ispinozgillere değil de, daha çok Amerikan kiraz kuşugiller ya da tangargillere yakın olmalarına rağmen, Darwin’in ispinozları adıyla tanındı. Bunun sebebi David Lack’in 1947 bu isimle yayınladığı, bu kuş türünün Darwin’in çalışmalarında büyük öneme sahip olduğu hakkındaki asılsız efsaneleri körükleyen kitaptı.[30]
1859′da yayımladığı On the Origin of Species (Türlerin Kökeni Üzerine) adlı kitabı, canlıların ortak atalardan evrilerek çeşitlendiği fikrinin geniş kabul görmesini sağladı. Daha sonra yayımladığı The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex (İnsanın Türeyişi, ve Cinsiyete Mahsus Seçilim) kitabında insan evrimini ve cinsel seçilim fikrini inceledi. The Expression of the Emotions in Man and Animals (İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi) adlı kitabında ise insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koydu.
Darwin’in kitabı çok büyük bir ilgiyle karşılandı ve geniş çaplı bir tartışma başlattı. Darwin, kitabının yarattığı tartışmaları yakından takip ediyor, kitap hakkında yayımlanan eleştirileri, yorumları ve karikatürleri özenle kesip saklıyordu. Kitapta doğrudan yer almayan “insanın hayvandan geldiği” iddiası, eleştirilerin ana hedefiydi.
HMS Beagle’ın yolculuğu iki yerine beş yıl sürdü. Darwin, yolculuk boyunca çok çeşitli jeolojik oluşumlar, fosiller ve canlılar keşfetti ve bunlardan örnekler topladı.[15][1] Fırsat buldukça Cambridge’e keşiflerini anlatan ayrıntılı mektuplar yazıyor, topladığı ilginç örnekleri postalıyordu.[16] Bu sayede, kendisi uzakta olmasına rağmen, İngiliz doğabilimcileri arasında ünü epey yayıldı. Yolculuk boyunca tuttuğu günlüğüne, doğabilimsel keşiflerinin yanısıra, karşılaştığı değişik insan topluluklarıyla ilgili kültürel ve antropolojik gözlemlerini de yazıyordu. Bu günlüğü 1839′da The Voyage of the Beagle (Beagle Yolculuğu) adıyla yayımlayacaktı.[17] Denizdeki yolculuğu boyunca defalarca ağır deniz tutması geçirmesine rağmen, hayvanbilim notlarının büyük kısmı denizde yaşayan omurgasızlarla ilgilidir, ilk notunun konusu durgun suda topladığı bir plankton kümesi hakkındadır.[15][18]
Yolculuğun sonlarına doğru Darwin’in tuttuğu ayrıntılı notları okuyan Kaptan FitzRoy, yolculukla ilgili resmi raporun doğabilimle ilgili son kısmını Darwin’in yazmasını rica etti.
Haziran 1858′de Darwin kitabını henüz yarılamışken Wallace’dan bir makale aldı. Wallace bu makalede Darwin’in yıllardır kafasında sakladığı doğal seçilim fikrini anlatıyordu. Oldukça morali bozulan Darwin, makaleyi arkadaşları Lyell ve Hooker’a yolladı ve Wallace’ın seçeceği herhangi bir dergide yayımlanmasını rica etti. Darwin’in doğal seçilim fikrini Wallace’dan çok daha önce düşündüğünü ve uzun süredir bu konuda ayrıntılı araştırmalar yaptığını bilen arkadaşları, Darwin ve Wallace’ın makalelerinin 1 Temmuz 1858′de Linneaus Cemiyeti’nde (Linneaean Society) ortak bir sunumda okunmasına karar verdiler. Darwin, kızıl hummadan hayatını kaybeden küçük oğlunun cenazesi sebebiyle bu sunuma katılamadı.
Her canlı türü, yaşaması mümkün olandan daha fazla birey doğurduğundan, ve bunun sonucu olarak sık sık tekerrür eden bir hayatta kalma savaşı mevcut olduğundan, yaşamın karmaşık ve zaman zaman değişen koşullarında kendisine fayda sağlayacak herhangi bir değişikliğe sahip olan her canlı, hayatta kalmada daha yüksek şansa sahip olacak ve doğal olarak seçilecektir. Kuvvetli kalıtım prensibi sayesinde, seçilen her cins kendi yeni ve değişik formunu yayma eğiliminde olacaktır.
Ayrıca 1909 yılından beri Darwin’in doğum günü olan 12 Şubat günü, Darwin Günü olarak kutlanmaktadır.[35]
Darwin’in iki yüzüncü doğum yılı ve Türlerin Kökeni’nin yüz ellinci yayınlanış yıl dönümü sebebiyle 2009′da tüm dünyada çeşitli etkinlikler ve yayınlar planlandı.[36] New York’taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nde 2006′da açılan ve Kuzey Amerika’nın çeşitli kentlerinde tekrarlanan “Darwin” sergisi, Birleşik Krallık geneline yayılmış olan Darwin200 etkinlik programı çerçevesinde 14 Kasım 2008 – 19 Nisan 2009 tarihleri arasında Londra Doğa Tarihi Müzesi’nde açık kaldı.[37] Ayrıca Cambridge Üniversitesi’nde Temmuz 2009′da bir festival düzenlenecektir.[38] Darwin’in doğum yerinde ise, yıl boyunca sürecek etkinliklerden oluşan “Darwin’s Shrewsbury 2009 Festival” hazırlanacaktır.[39]
1849′da uzun süredir kötü giden sağlığını düzeltmek umuduyla Malvern’de bir kaplıcaya giden Darwin, iki ay sonra kendini daha iyi hissetti. 1850 Haziran’ında çok sevdiği kızı Annie ciddi şekilde hastalanınca, kendi kronik kötü sağlığının kalıtsal olduğunu tekrar düşünmeye başlayan Darwin, Nisan 1851′de Annie’nin ölümüyle iyiliksever bir Tanrı’ya olan tüm inancını kaybetti.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Charles_Robert_Darwin
Tags: 2009, akım, aristo, Aristotel, ataş, ateş, ATOM, banka, bilim, bilim insanları, bilinmeyen, biyolojik, catlar, çevre, charles, düşünce, duy, en büyük, film, gıda, harita, hayvanlar, icat, icatlar, iplik, ISAAC NEWTON, ışık, keşif, Keşifler, KİTAP, matematik, MEKTUP, metre, newton, NOS, ocak, oyun, para, rad, sat, ses, sıra, tartı, tef, tele, thomas, tiren, Türk, UYDU, uyuy, yazıErkeklerde 79
İsveç (İsveççe: Sverige) veya resmî olarak İsveç Krallığı (İsveççe: Konungariket Sverige), Kuzey Avrupa’daki İskandinavya yarımadasında yer alan bir ülkedir. Ülkenin sınır komşuları batı ve kuzeyden Norveç, doğudan ise Finlandiya’dır. İsveç bunun dışında güneyinde yer alan Öresund Köprüsü ile Danimarka’ya bağlıdır.
Yaklaşık 450,000 km² olan yüzölçümüyle İsveç, Avrupa Birliği ülkeleri arasında en büyük üçüncü ülkesidir. Ülkenin toplam nüfusu 9.2 milyon olup yoğunluk bakımından km² başına 20 insan yaşamaktadır. Ancak nüfus yoğunluğu, güneye doğru gidildikçe ivmeyle artar. Ülkedeki halkın %85′i kentlerde yaşar.[2] İsveç’in başkenti aynı zamanda ülkedeki en büyük kent olan Stokholm’dür. Başkentte 1.3 milyonu merkezde olmak üzere 2 milyon insan yaşar. Ülkenin diğer büyük kentleri sırasıyla Göteborg ve Malmö’dür.
İsveç, meclis sistemine sahip, meşruti monarşi ile yönetilen bir ülkedir. Ekonomi bakımından gelişmiş bir ülke olan İsveç, The Economist’in Demokrasi İndeksi’ne göre birinci sırada olup, Birleşmiş Milletler’in İnsani Gelişme Endeksi’ne göre de yedinci sıradadır. Ülke bunun yanında 1 Ocak 1995 tarihinden beri bir Avrupa Birliği ülkesidir.
İsveç, Ortaçağ’dan beri bağımsız ve tek bir ülkedir. Modern merkezli yönetim ise ilk defa 16. yüzyılda Gustav Vasa’nın kral oluşuyla başladı. 17. yüzyılda ülke İsveç İmparatorluğu’nu kurmak adına genişletildi. Ancak İskandinavya dışında fethedilen yerlerin büyük bir kısmı 18 ve 19. yüzyıllarda kaybedildi. İsveç’in bugün Finlandiya’da kalan doğu yarısı 1809′da Rusya tarafından ele geçirildi. İsveç’in yer aldığı son savaş ise 1814 yılında gerçekleşti. Bu savaş, İsveç’in, komşusu Norveç’i tek bir ülke altında birleştirmeye zorlamasıyla baş gösterdi. Kurulan birlik 1905 yılına kadar sürdü. 1814′ten beri İsveç, barış politikası izlemekte ve savaşa dayanmayan bir dış ilişki siyaseti gözetmektedir. İsveç patlak gösteren çoğu savaşta tarafsız kalmaktadır.[3]
İsveç ismi Eski İngilizce’de yer alan ve şalgamcılar anlamına gelen Sweoðeod sözcüğünden türetilmiştir. (Eski Nors dili Svíþjóð, Latince Suetidi) Bu sözcük de Sweon/Sweonas sözcüklerinden türemiştir. (Eski Nors dili Sviar, Latince Suiones) İsveç isminin İsveççe karşılığı olan Sverige aslen Götaland’daki Gotlar dışında “İsveçlilerin Ülkesi” anlamını taşımaktadır.
Sweden adının değişik yazımları birçok diğer ülkede İsveç adının karşılığı olarak kullanılmaktadır. Danca ve Norveççe’de İsveç’teki gibi Sverige adı kullanıldığı gibi, Fin-Ugor dillerinde bu kalıplardan farklı bir isim yer almaktadır. İsveç’in Fincedeki karşılığı Ruotsi, Estonca’daki karşılığı ise Rootsi şeklindedir. Bu farkın Uppland — Roslagen bölgelerinde yaşayan Ruslar‘dan kaynaklandığı sanılmaktadır.
İsveçlilerin (Swedes) ve dolaylı olarak İsveç’in (Sweden) adının kökeninin Proto-Cermence birinin sahip olduğu anlamına gelen Swihoniz kalıbından geldiği düşünülse de, bu yaygın olarak desteklenmeyen bir görüştür.[4]
İsveç’in tarihöncesi dönemi yaklaşık M.Ö. 12.000′li yıllara uzanan Allerød salınımı dönemine kadar uzanmaktadır. Eski Taş Çağı sonlarında rastlanan Bromme Kültürü’ne ait ren geyiği av kampları ülkenin en güneyinde bir buz kenarında rastlanmıştır. Bu dönemdeki halk, avcı-toplayıcı olarak yaşayan ve taş teknolojisiyle avlanan bir grup insandan ibarettir.
Tarım, hayvancılık, ölü gömme törenleri ve işlemeli çömlekler M.Ö. 4.000 civarında Avrupa’dan geçen Funnel Beaker kültürü ile yerleşti.
İsveç’in güneyi, stok-bulundurma ve tarımsal açıdan İskandinav Tunç Çağı Kültürü alanının parçası oldu, bunun en önemli nedeni bu kültürün merkezi olan Danimarka’nın çevresinde olmasıydı. Dönem, yaklaşık M.Ö. 1.700 yıllarında Avrupa’dan tunç ithalatının başlamasıyla başladı. Bakır madenciliği bu dönem boyunca bölgede hiç denenmedi, ve İskandinavya’da kalay madeni tabakaları yoktu, bu nedenle bütün metallerin ithal edilmesi gerekiyordu. Bunlar büyük ölçüde, malın varışıyla yerel tasarımlar haline getiriliyordu.
İskandinav Tunç Çağı tamamen pre-urban idi, insanlar küçük köylerde tek-katlı ahşap uzun-evler (en:long-house) bulunan çiftliklerde yaşıyorlardı.
Herhangi bir Roma işgali yokluğunda; İsveç’in Demir Çağı, bilinen sayıları yaklaşık 1100 olan taş yapı ve manastırları ile dikkat çeker. Bu dönemin çoğu proto-historiktir (en:proto-history), yani, yazılı kaynaklar vardır fakat inanılırlığı düşüktür. Yazılı materyalerin arta kalan parçaları, ya söz konusu zamandan çok sonraları uzak bölgelerde ya da yerinde ve çağında son derece kısa bir şekilde yazılmıştır.
İklimin çok kötüye dönmesi çiftçileri kışları sığırları kapalı tutmak zorunda bıraktı, bu da yıllık gübre birikmesi yol açtı, böylece gübre ilk kez sistematik olarak toprak iyileştirilmesi için kullanılabildi. İmparatorluk sınırlarını Ren’den Elbe’ye kadar genişletmeyi amaçlayan Roma girişimi M.S. 9′da, Germenler tarafından Teutoburg Ormanı Savaşı’nda pusuya düşürülen Publius Quinctilius Varus komutasındaki Roma lejyonlarının mağlup edilmesiyle iptal edildi. Bu tarihlerde, Romalılar ile artan ilişkinin sonucu olarak, İskandinavya’nın kültür materyallerinde önemli bir değişiklik oldu.
2. yüzyıldan itibaren, güney İsveç’in tarımsal arazilerinin çoğu düşük taş duvarlarla parsellere ayrıldı. Arazileri daimi tarla ve çayırlara böldüler; duvarın bir tarafında kış için biriktirilmiş yemler, ve diğer tarafında sığırların otladığı ağaçlık dışarazi vardı. Bu peyzaj düzeni ilkesi 19. yüzyılda da sağ kaldı. Roma Dönemi’nde ayrıca, ülkenin kuzeyinin üçte ikisinin Baltık kıyılarına kadar uzanan tarımsal yerleşimin ilk büyük çaplı genişlemesi görüldü.
İsveç, M.S. 98′de Tacitus’un Germania adlı kitabı ile proto-historik döneme girer. Germania 44, 45‘te, her iki ucunda da pruva olan gemileri ile (viking yelkenlisi, en:longships), İsveçlilerden (Suiones en:Swedes (Germanic tribe)) güçlü bir kabile olarak bahseder. Hangi krallar (kuningaz) bu Suiones kabinesini yönetti bilinmiyor, ama İskandinav mitolojisi M.Ö. son yüzyıla kadar uzanan efsanevi ve yarı-efsanevi krallardan bahseder. İsveç’in kendi edebi eserlerine gelince, Runik yazı, 2. yüzyılda güneydeki İskandinav elitler arasında icat edilmiştir, fakat Roma Döneminden günümüze ulaşan eserlerin tümü eşyaların üzerinde kısa yazıtlardır, erkek adlarının çoğu, güney İskandinavya insanlarının bu dönemde Proto-Norse -İsveççe ve diğer Kuzey Cermen dillerinin atası olan dil- konuştuğunu göstermektedir.
6. yüzyılda Jordanes, Scandza’da yaşayan Suehans ve Suetidi adında iki kabileden bahseder. Bu iki adın da aynı kabileye ait olduğu düşünülmektedir. Jordanes’in yazılarına göre, Suehansların aynı “Thyringi” kabilesi gibi çok iyi atları vardır (alia vero gens ibi moratur Suehans, quae velud Thyringi equis utuntur eximiis). Snorri Sturluson, çağdaşı İsveç kralı Adils’in (Eadgils) zamanının en iyi atlarına sahip olduğunu yazmıştır. Suehanslar, Roma pazarı için siyah tilki derilerinin tedarikçileriydi. O zamanlar Jordenes’in verdiği Suetidi adının, Svitjod’in Latince bir formu olduğu düşünülmektedir. Suetidi’lerle beraber aynı soydan gelen Danilerin en:Danes (Germanic tribe) en uzun erkekler olduğunu yazar. Sonraları, aynı boyda olan diğer İskandinav kabilelerinden bahseder.
İsveç’te Vikinglerin dönemi sekizinci ve on birinci yüzyıllar arasında yaşandı. Bu dönemde İsveçlilerin, doğu İsveç’ten genişlemeye başladığı ve güneyde Gotlar ile birleştiği düşünülmektedir.[5] Aynı şekilde İsveçli Vikinglerin ve Götlandlıların yoğun olarak bugünkü Finlandiya’ya yakın olan güney ve doğu kesimlerde yaşadığına ve düzenli olarak Baltık ülkelerine, Rusya’ya, Belarus’a, Ukrayna’ya ve hatta Bağdat’a kadar göç ettikleri bilinmektedir. Bu göç yolları üzerinden Dinyeper Nehri aracılığıyla o dönemde Konstantinopolis olarak bilinen İstanbul’a kadar giderek kenti birkaç kez istila ettiler. Vikinglerin bu savaşçı yetenekleri Bizans yönetimince anlaşılınca, imparator Theophilos onları kendi kişisel koruması olmaları için teklif gönderdi. Bu topluluğa günümüzde Varangyan adı verilmektedir. Zamanında Rus olarak bilinen İsveç Vikinglerinin Kiev Ruslarının da atası olduğu bilinmektedir. Arap gezgin İbn Fadlan, bu Vikingleri şu şekilde açıkladı:
Bu İsveçli Vikinglerin maceraları, İsveç’teki birçok dikilitaşta anlatılmış olup, özellikle Yunanistan Dikilitaşları ve Varangyan Dikilitaşları’nda işlenmiştir. Bunun yanında Vikinglerin batıya doğru yaptığı önemli seferler de mevcuttur. Bu seferlerin birçoğu İngiltere Dikilitaşları’na işlenmiştir. Bilinen en son Viking göçleri, Hazar Denizi’nin güney yakası olarak bilinen ve genelde Abbasi Devleti anlamına gelen Serkland’a doğru gerçekleşti. Bu göçte sağ kalan göçebelerin ismi Ingvar Dikilitaşları’na işlenmiştir. Ancak bu göçte yer alan Vikinglere ne olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber hastalıktan öldükleri düşünülmektedir.
Krallık olarak İsveç’in ilk olarak ne zaman ve nasıl kurulduğu bilinmese de, Svealand (İsveç) ve Götaland (Götland) ülkelerini yöneten İsveç krallarının listesi kaynaklara işlenmiştir. Bu liste ilk kral Galip Erik ile başlamaktadır. Bu dönemden önce farklı kabileler olan İsveçliler ve Gotların tam tarihi bilinmese de sürekli olarak savaştığı ve bu konudaki destanların 6. yüzyıla kadar uzandığı düşünülmektedir.
İskandinav Viking tarihinin ilk zamanlarında, bugün İsveç’te yer alan Skåne’deki Ystad ve Gotland’daki Paviken kentleri birer ticaret merkeziydi. Özellikle Ystad’da rastlanan kalıntılar, şehirde yedinci ve sekizinci yüzyıllarda marketlerin bulunduğunu gösterdi.[7] Paviken’de ise dokuz ilâ on birinci yüzyıllar arasında, dönemin Baltık kentleri arasında önemli yere sahip bir ticaret merkezinin olduğu bilinmektedir. Bölgede rastlanan kalıntılara bakıldığında Vikinglerin bu yörede gemi tersaneleri ve el sanatı pazarları kurduğu söylenebilmektedir. Yine aynı bölgede, o dönemde yüklü miktarda gümüşün çıkarıldığı bilinmektedir. Bu nedenle Gotlar, gümüşü en çok stoklayan ve işleyen halklardan biri haline gelmiştir.[7]
St. Ansgar, 829 yılında Hıristiyanlık dinini İskandinavya’ya taşıdı. Ancak bu yeni din, yerel din olan paganizmin yerine kısa sürede geçemedi. Bu geçiş süreci 12. yüzyıla kadar sürdü. On birinci yüzyılda, Hıristiyanlık bölgede en yaygın din konumuna geldi. Aynı şekilde 1050 yılından itibaren İsveç, bir Hıristiyan ülke olarak anılmaya başlandı. On ikinci ve on beşinci yüzyıllar arasındaki süreçte İsveç, iç karışıklıklarla ve diğer İskandinav ülkelerinin saldırılarıyla uğraştı. Ancak yine de İsveç kralları sınırlarını genişleterek, bugünkü Finlandiya’yı İsveç sınırları içine kattılar. Bu dönemde Ruslarla savaşan İsveç’in bugün bu ülkeyle yakın ilişkileri yoktur.[8]
14. yüzyılda İsveç’te hıyarcıklı veba salgınlarıyla beraber Kara Ölüm kendini gösterdi. Buna rağmen bu dönemde İsveç diğer Avrupa ülkelerine oranla gelişimini daha hızlı sürdürdü. İsveç’in birçok kenti daha üst düzey haklar elde ederken Hansa Birliği’nden Alman tüccarları, halk tarafından örnek alınmaya başlandı. Bu tüccarlar o dönemde çoğunlukla Visby çevresinde yaşamaktaydı. 1319 yılında İsveç ve Norveç, kral Magnus Eriksson’un altında birleşti. Yine 1397′de kraliçe I. Margaret, İsveç, Norveç ve Danimarka’nın Kalmar Birliği adı verilen tek bir güç altında birleşmesine etki etti. Fakat Margaret’ten sonra gelen Danimarkalı yöneticiler, İsveç soylularını kontrol edemediler. Asıl güç, çoğunlukla Sture ailesinden çıkan kral vekillerinini elinde kaldı. Danimarka kralı II. Kristian, 1520′de bir ilanla Stokholm’deki İsveç soylularına karşı bir katliam yapılması konusunda ordusuna emir verdi. Bu olaya Stokholm kan gölü olarak bilinmektedir. Bu olaydan sonra İsveç soyluluğu sarsıldı ve halk, kral Gustav Vasa’yı başa getirdi. 6 Haziran 1523′te gerçekleşen bu olay, çağdaş İsveç’in kurulduğu gün olarak kabul edildiği gibi, her yıl İsveç’te resmî bayram olarak kutlanmaktadır. Kuruluşundan kısa süre sonra İsveç’te Katolizm mezhebi eriyerek Protestanlık mezhebine geçiş süreci başladı.
17. yüzyılda İsveç, Avrupa’da bir süper güç durumuna geldi. İsveç İmparatorluğu’nun kuruluşundan önce son derece yoksul, düşük nüfuslu ve az bilinen bir kuzey ülkesi olan ülkenin elinde bir özel güç, ün ya da kaynak yoktu. İsveç, bu kötü durumundan kral Gustav II Adolf döneminde kurtuldu. Özellikle Rusya’dan, Lehistan-Litvanya Birliği’nden ve Otuz Yıl Savaşları’ndan aldığı topraklarla yavaş yavaş tanınmaya başladı. Bu askeri başarılar sayesinde İsveç İmparatorluğu, 1721′deki yıkılışa kadar Protestanlık mezhebinin ana merkezi oldu.
Gustav Adolf’un Kutsal Roma İmparatorluğu ile yaptığı savaş sonunda bu devlette ağır yaralar açan İsveç, Otuz Yıl Savaşları’nda Kutsal Roma İmparatorluğu’nun büyük bir nüfusunu öldürdü. Bu süreçten sonra önemini iyice yitiren Kutsal Roma’nın elinde bulundurduğu bölgelerin yarısı İsveç’e geçti. Başta kendini yeni bir Kutsal Roma kralı ilan etmeyi amaçlayan Gustav Adolf, 1632′deki Lützen Savaşı’nda yenilince, bu amaç gerçekleşmedi. Nördlingen Savaşı sonrasında İsveç yenilince, İsveç’i destekleyen Cermen kabilelerinin İsveç’e olan güveni sarsıldı. Bu Cermen bölgeleri, teker teker İsveç ile savaşarak bağımsızlıklarını ilan etti. Bu olayın sonucunda İsveç’in sadece birkaç güney Baltık bölgesinde bölgesi kaldı: İsveç Pomeranyası, Bremen-Verden ve Wismar.
17. yüzyılın ortalarında İsveç, Avrupa’da sahip olduğu yüzölçümü bakımından Rusya ve İspanya’nın ardından üçüncü büyük ülkeydi. İsveç, 1658 yılında Karl X Gustav döneminde imzalanan Roskilde Antlaşması ile en geniş sınırlarına ulaştı.[9][10] İsveç’in bu yükselişinin temelinde I. Gustav’ın 16. yüzyılda ekonomi alanında yaptığı köklü değişiklikler yatmaktadır. Yine Protestanlık mezhebinin yayılmaya başlaması da gelişmeyi arttırdı.[11] 17. yüzyılda ise İsveç sürekli olarak savaşlara sahne oldu. Bunlardan en önemlileri bugünkü Baltık devletlerinin bulunduğu yerde kurulan Lehistan-Litvanya Birliği gibi devletlerle yapılanlardır. Bu savaşlar arasında en belirgin olan ve mağlubiyet ile sonuçlanan Kircholm Savaşı, İsveç’in krallık tarihindeki önemli olaylardan biridir.[12]
Bu süreç, ayrıca kral Karl X Gustav’ın Lehistan ve Litvanya üzerine sürekli akınlar yaptığı bir dönemdir. Yarım asır süren sürekli savaşlar sonunda İsveç’in ekonomisi kötüleşmeye başladı. Bu ekonomiyi düzeltmek de XI. Karl’ın göreviydi. Öncelikle ekonomik ilişkileri yeniden düzenleyen Karl, orduyu da bu doğrultuda düzenledi. Düzelen iç işleri sonunda kral XI. Karl, kendinden sonra başa geçen oğlu XII. Karl’a dünyanın en büyük ordularından birini miras olarak bıraktı. İsveç’in o dönemdeki en büyük rakibi olan Rusya’nın ordu sayısı daha fazla olsa da, sahip olduğu savaş ekipmanları bakımından gerideydi.
1700′de yapılan ve Büyük Kuzey Savaşı’nın ilk çekişmelerinden olan Narva Savaşı’nda Rusya ağır bir hasar aldı ve İsveç’in Rusya’yı fethetmesi için açık bir fırsat oluştu. Ancak Karl, Rus ordusuyla uğraşmaktan vazgeçerek Lehistan ve Litvanya Birliği ile savaşmayı seçti. Bu savaşlarda Lehistan kralı II August’u ve Sakson işbirlikçilerini 1702′deki Kliszow Savaşı ile yendi. Bu zaman aralığında Rusya’ya yeniden toparlanma ve güçlenme fırsatı verdi. Lehistan topraklarının işgal edilme başarısından sonra, Karl, Rusya’ya da bir saldırı girişiminde bulunmak istedi. 1709′da gerçekleşen Poltava Savaşı, buna karşılık Rusya’nın kesin zaferiyle sonuçlandı. Slavlarla yapılan tüm bu çekişmelerin sonunda Rus çarı I. Petro’nun savaş teknikleri ve soğuk Rus iklimi yüzünden İsveç ordusunun azalan sayısı bu yenilgide önemli bir etkendir. Üstelik buna Poltava’daki Rus askerlerinin sayıca oldukça fazla oluşu da yenilişin nedenleri arasındadır. Poltava’daki bu yenilgi, İsveç Krallığı için sonun başlangıcı oldu.
XII. Karl, 1716 yılında Norveç’i ele geçirme planları yapmaya başladı. Ancak 1718 yılında Fredriksten Kalesi’nde vurularak öldürüldü. İsveçliler askerî anlamda bu olayda yenilmiş sayılmasa da, tüm Norveç planlarının yapısı ve organizasyonu büyük bir sekteye uğradı. Bunun bir sonucu olarak 1721 yılında imzalanan Nystad Antlaşması, İsveç’in imparatorluk sıfatının yok olmasına ve Baltık kıyılarındaki hemen hemen bütün İsveç topraklarının da elden çıkmasına neden oldu. Her ne kadar bu antlaşmadan sonra Büyük Kuzey Savaşı resmen bitmiş olsa da, bu düşüş ve kötüye gidiş sürecinin sonunda Rusya kısa sürede bir imparatorluk halini aldı ve Avrupa’nın gelecek yüzyıllardaki söz sahibi ülkeleri arasında yer aldı.
18. yüzyılda İsveç’in, İskandinavya dışındaki topraklarını onarabileceği kaynağı da kalmamıştı. Bunun sonucu olarak 1809 yılında o zamanki İsveç’in doğusu tamamen Rusya tarafından ele geçirildi. Bu bölge zamanla Rus İmparatorluğu içinde özerk Finlandiya Dükalığı olarak anılmaya başlandı.
İsveç’in Baltık bölgesinde tekrar egemen olma arzusu nedeniyle ülke, Napolyon Savaşları sürecinde, tarihi olarak ülkenin dostu olan Fransa ile bir ittifak oluşturma yoluna gitti. İsveç, Leipzig Savaşı’ndaki rolü ile Danimarka-Norveç’i, Fransa ile ortak olma yolunda zorladı. Böylece Fransa, İsveç’in yanında Danimarka ve Norveç ile de ortak sayılabilecekti. Tüm bu çabaların sonucunda imzalanan Kiel Antlaşması ile Norveç, İsveç’e bağlanacak, ayrıca Pomeranya bölgesi de İsveç’e teslim edilecekti. Ancak bu antlaşma sonrasında Norveç, sürekli olarak bağımsızlık mücadelesi verdi. Ancak bu istekler XIII. Karl tarafından bastırıldı. Yine aynı kral tarafından Norveç’e 27 Temmuz 1814 tarihinde bir harekat düzenlendi. Bu karşılıklıklar Moss Sözleşmesi’ne kadar sürdü. Bu sözleşmede İsveç ve Norveç tek bir ülke altında, İsveç’in baskın olduğu bir birlik durumuna geldi. Bu birlik 1905 yılına kadar sürdüğü gibi 1814 yılında yaşanan harekat da İsveç’in şimdiye dek içinde bulunduğu son saldırı savaşı olmuştur.
18 ve 19. yüzyıllarda İsveç nüfus bakımında büyük bir artışa sahne oldu. 1833 yılında Esaias Tegnér adlı yazar bunu ” barış, aşı (çiçek) ve patates” şeklinde özetlemiştir.[13] 1750 ve 1850 yılları arasında İsveç nüfusu ikiye katlandı. Bazı uzmanlara göre Amerika Birleşik Devletleri’ne gerçekleşen İsveç göçünün, İsveç halkının kıtlık ve isyanlardan korunmasını sağlayan en önemli unsur olduğu öne sürülmektedir. Özellikle 1880′lerde nüfusun yüzde birinden fazlası aşamalı olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti.[14] Buna karşılık, İsveç yine de yoksul olarak kaldı. İsveç, başta Danimarka olmak üzere sanayiden dolayı gelişmeye başlayan Avrupa ülkelerine karşılık sanayisi büyük oranda tarıma dayalı olan bir ülkeydi.[15][14] Birçok insan bu dönemde Amerika’yı daha iyi bir yer olarak gördü ve bir milyondan fazla İsveçli, Amerika’ya göç ettti.[16] 20. yüzyılın başında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Chicago kentinde, İsveç’in ikinci büyük kenti Göteborg’dan daha fazla İsveçli yaşamaktaydı.[17] Ayrıca birçok İsveç vatandaşı da başta Minnesota ve Delaware olmak üzere Orta-Batı ABD’ye yerleşti. ABD’nin dışında da Kanada’ya ve Arjantin’e yerleşen İsveçlilerin olduğu bilinmektedir.
19. yüzyıldaki yavaş sanayileşme oranına rağmen, birçok önemli tarımsal değişiklik yaşandı. Özellikle bu alandaki yenilikçi atılımlar ve hızlı nüfus artışı nedeniyle tarım, ülkedeki en önemli ekonomik faaliyet oldu.[18] Tarımsal alandaki yenilikçi atılımların başında arsaların çiftçilere verilmesi, tarımsal alanların değerinin arttırılması ve patates gibi yeni ürünlerin halka tanıtılması yer almaktadır.[18] Bunun yanında İsveç’in Avrupa’nın diğer hiçbir tarafından görülmeyen bir şekilde halkını köylüleştirmeye başladı.[19] Bunun bir sonucu olarak İsveç’in siyasi ilerleyişinde tarım, bir simge oldu ve Tarım Partisi (günümüzde Merkez Partisi) gibi siyasi oluşumlara ön ayak oldu.[20] 1870 ve 1914 yılları arasında İsveç, sanayileşme alanında daha önemli çalışmalara başlayarak tarım dışındaki alanlarda da gelişme gösterdi.[21]
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren halkın taban sınıfı çeşitli girişimlerde bulundu. Çeşitli ticari örgütler, sendikalar ve bağımsız dinî örgütlerin sahne olduğu bu hareketler, İsveç’in günümüzdeki demokratikleşme sürecinde önemli bir katkıya sahip oldu. 1889 yılında İsveç Sosyal Demokrat Partisi kuruldu. Tüm bu çalışmaların bir sonucu olarak İsveç, dışa verdiği göçlere bir son vererek, I. Dünya Savaşı öncesinde göç alan bir demokratik ülke halini almaya başladı. İsveç’e geç gelen sanayi devrimi, 20. yüzyılda yoğun olarak kendini göserdi. İnsanlar köylerden kentlere, çeşitli fabrikalarda çalışmak için göç etti. Ayrıca halkın büyük bir kısmı da sosyalist sendikalara üye oldu. 1917 yılındaki sosyalizme geçiş isteği geri çevrildi ve halka parlamenter sistem tanıtıldı. Bunun sonucunda ülke demokratikleşti.
İsveç, hem I. Dünya Savaşı, hem de II. Dünya Savaşı’nda resmen tarafsız olduğunu bildirdi. Ancak özellikle II. Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlığı birçok kez tartışılmıştır.[22][23] Almanya’yı uzun bir süre örnek alan İsveç, bu dönemde dünyada beliren bloklara kayıtsız kalmayı tercih etti.[22] İsveç hükümeti, ülkenin II. Dünya Savaşı sırasında Almanya ile savaşmayacağını beyan ederek birtakım ayrıcalıklar elde etti.[24] Özellikle İsveç, savaş sırasında Almanya’ya çelik ve makine taşımacılığı yapmasıyla bilindi.[25] Ancak İsveç, savaş sırasında Norveç’in savunmasını da destekledi. Bu bağlamda 1943 yılında Danimarkalı Yahudilerin toplama kamplarından kurtulması için girişimde bulundu. Savaşın bitimine doğru ise birtakım barışçıl girişimlerde bulunan İsveç, birçok toplama kampında özellikle İskandinav ve Baltık Yahudilerini kurtarmak için bazı atılımlar yaptı.[24] Ancak savaşın sonrasında birçok İsveç ve Dünya otoritesi ülkenin bu yıllarda daha fazla insani yardım yapabileceğini ve Nazilerin savaştaki tahribatını daha fazla engelleyebileceğini söyleyerek, ülkenin savaştaki tutumunu eleştirdi.[24]
İsveç tüm 20. yüzyıl boyunca tarafsızlığıyla bilinse de, Soğuk Savaş döneminde ülkenin ve ülkede bulunan belli başlı otoritelerin Amerika Birleşik Devletleri ile daha ağırlıklı ilişkilerinin bulunduğu, geniş çevrelerce bilinmektedir. 1960′ların başında iki ülke, İsveç’in batı yakasında birkaç Amerikan nükleer denizaltının konuşlandırılması için anlaştı. Aynı yıl, İsveç, ABD ile bir savunma paktı imzaladı. Bu anlaşma bir devlet sırrı olarak kaldı ve 1994 yılında İsveç halkına açıklandı.
Savaşın ardından İsveç, bozulmamış bir sanayi temeline, toplumsal bir dengeye ve birtakım doğal kaynaklara sahipti. Bu sayede ülke, yeniden kurulmakta olan Avrupa’nın gereksinimlerini karşılamak için önemli bir rol üstlendi.[26] Marshall Planı’nın bir parçası olan İsveç, ayrıca Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’ne de (OECD) dahil oldu. Savaş sonrası dönemin çoğunluğunda ülke, İsveç Sosyal Demokrat Partisi (İsveççe: Socialdemokraterna) tarafından yönetildi. Bu partililer, korporatist bir siyaset izleyerek büyük kapitalist şirket ve büyük birlikleri kayırmaya başladı. Özellike İsveç Ticari Birlik Konfederasyonu bunların arasında yer alır.[27] Yine bürokrat sayıları altmışlarda normal düzeyin üstüne çıktı ve seksenlerde aşırı boyutlara erişti.[27] Bu dönemde İsveç, ticarete açık oldu ve uluslararası rekabet altında üretim sektörünü destekledi. Buna bağlı olarak gerçekleşen büyüme, yetmişlere kadar yolunda gitti.
İsveç, 1973–74 ve 1978–79 dönemlerindeki petrol ambargoları neticesinde dünyadaki diğer devletler gibi gerilemeler yaşadı.[28] Seksenlerde İsveç sanayisinin önemli bir kısmı yeniden yapılandırıldı. Gemi yapımı durdurulurken, odunculuk sektörü, çağdaşlaştırılmış kağıt sektörüyle kaynaştırıldı. Bunun yanında çelik sanayileri arttırılarak özelleştirildi. Son olarak mekanik işçilik robotlaştırıldı.[29]
1970 ve 1990 yılları arasında vergiler arttı ve zamlar baş gösterdi. Bunun yanında İsveç, tam tersine diğer Batı Avrupa ülkelerine oranla daha yavaş gelişti. Çalışanlar için gelir vergisi sınırı %80′e dayandı. En sonunda devlet, ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının yarısından fazlasını harcadı. İsveç, tüm bunlardan dolayı kişi başında düşen gayrı safi milli hasıla bakımından ilk beşteki yerini kaybetti. Yetmişlerin sonundan beri, ekonomik siyaset sürekli olarak Ekonomi Bakanlığı denetmenlerince denetlenmektedir.[27]
Yetersiz kontrol ve buna ek olarak uluslararası piyasalarda resesyon ve anti-işsizlik politikalarından anti-enflasyonist politikalara geçme, emlak sektörü balonunun patlamasına neden olmuş; tüm bunlar sonucunda 1990′ların başında bir mali kriz yaşanmıştır.[30] İsveç’in GSYİH yaklaşık %5 azaldı. 1992′de para birimi değerinde bir dizi değişim vardı, döviz kuru karşısında para biriminin değerini korumak için merkez bankası başarısız bir çaba göstererek kısa yoldan faiz oranlarını %500′e yükseltti.[kaynak belirtilmeli] Kriz süresince toplam istihdam yaklaşık %10 azaldı.[kaynak belirtilmeli] Azalan refah devleti ve kamu servis ve mallarının özelleştirilmesi karşısında, hükümetin yanıtı, harcamaları kesmek ve İsveç’in rekabet gücünü geliştirmek için bir sürü reform başlatmak oldu. Siyasi kurumların çoğu AB üyeliğini destekledi, ve İsveç referandumu 13 Kasım 1994′te, AB’ye katılımın lehine %52′ye 48 olarak sonuçlandı. İsveç, 1 Ocak 1995′te Avrupa Birliği’ne katıldı.
Soğuk Savaş döneminde, müttefiklerden olmayan İrlanda dışındaki Batı Avrupa ülkeleri, NATO ülkeleri ile güçlü ilişkiler içinde olan AB’nin öncüsü Avrupa Topluluğu’na üyeliğin akılsızca olduğunu düşünmekteydi. Soğuk Savaş’ın bitimini takiben, İsveç, Avusturya ve Finlandiya topluluğa katıldı, ancak İsveç yine de euro’yu kabul etmedi. İsveç, savunma teknolojileri ve savunma sanayii alanında diğer Avrupa ülkeleri ile geniş kapsamlı işbirliğinin yanında NATO ve bazı diğer ülkelerle birlikte bazı askeri tatbikatların parçası olsa da askeri olarak müttefik olmamaya devam etmiştir. Diğerleri arasında, İsveç şirketlerinin ihraç ettiği silahlar Irak’ta Amerikan ordusu tarafından kullanılmaktadır.[31] İsveç’in aynı zamanda, uluslararası askeri operasyonlara katılımının uzun bir geçmişi vardır, en güncel olanları, NATO komutası altında bulunan İsveç birliklerinin görev aldığı Afganistan ve Birleşmiş Milletler himayesindeki Kosova, Bosna Hersek ve Kıbrıs’ta AB’nin himayesindeki barışı koruma harekatlarıdır.
İsveç, Kuzey Avrupa’da, Baltık Denizi ile Botni Körfezi’nin batı kıyılarında yer alır. Bu nedenle İsveç oldukça uzun kıyılara sahiptir. Bu özellikleriyle İsveç, İskandinavya yarımadasının doğu yakasını oluşturur. Ülkenin batısında ülkeyi Norveç’ten ayıran İskandinavya dağ sırası (Skanderna) yer alır.
Ülkenin batısında Norveç, kuzeydoğusunda Finlandiya, güneybatısında Skagerrak, Kattegat ve Öresund boğazları, doğusunda Baltık Denizi yer alır. Ülkenin ayrıca Danimarka, Almanya, Polonya, Rusya, Litvanya, Letonya, ve Estonya ile deniz sınırları yer almaktadır. Bununla beraber Danimarka ile İsveç arasında yer alan Öresund Köprüsü, ülkeleri birbirine bağlar. Sahip olduğu 449.964 km2‘lik toprak ile İsveç, dünyanın elli beşinci, Avrupa’nın beşinci, Kuzey Avrupa’nın en büyük ülkesidir. Ülke ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinden biraz daha büyük, Özbekistan ile yaklaşık aynı yüz ölçümüne sahiptir. İsveç, 2008 itibariyle 9.2 milyonluk bir nüfusa sahiptir.
İsveç’te rakımı en düşük nokta, Kristianstad kenti yakınındaki Hammarsjön Gölü’nde bulunan körfezde olup -2.41 m kadardır. Aynı şekilde ülkenin en yüksek noktası 2.111 metre ile Kebnekaise’dir.
İsveç yirmi beş adet bölge (landskap) barındırır. Bunlar; Bohuslän, Blekinge, Dalarna, Dalsland, Gotland, Gästrikland, Halland, Hälsingland, Härjedalen, Jämtland, Lapland, Medelpad, Norrbotten, Närke, Skåne, Småland, Södermanland, Uppland, Värmland, Västmanland, Västerbotten, Västergötland, Ångermanland, Öland ve Östergötland şeklindedir. Bu bölgeler herhangi bir yönetimsel durum teşkil etmezken, halkın kendilerini tanımlamakta kullandıkları birer isimden ibarettir. Bu bölgeler, üç ana bölümü (land) oluşturur. Bunlar kuzeydeki Norrland, ortadaki Svealand ve güneydeki Götaland topraklarıdır. Norrland, oldukça seyrek bir nüfusa sahipken, ülkenin yüz ölçümü bakımından yüzde altmışını kapsar.
İsveç’in topraklarının yüzde on beşi, Kuzey Kutup Dairesi içinde yer alır. Yine güney İsveç tarımsal olarak ileriyken, kuzey bölgeler ise yoğun ormanları sayesinde ormancılığa el verişlidir. Ülkedeki en fazla nüfus yoğunluğu, günebatıdaki Öresund bölgesi ile başkent Stokholm yakınlarındaki Mälaren Gölü çevresinde yer alır. Gotland ve Öland adaları İsveç’in en büyük iki adası olup, her ikisi de güneydoğu kıyılarda bulunur. Aynı şekilde Vänern ve Vättern gölleri İsveç’in en büyük iki gölüdür. Vänern Gölü, Kuzey Avrupa’nın en büyük, Avrupa’nın ise Ladoga ve Onega göllerinden sonra üçüncü büyük gölü olmasıyla da bilinmektedir.
İsveç, Sibirya ile aynı enlemde yer almasına karşın ılıman bir iklime sahiptir. Ülkede yıl boyunca dört mevsim ve yumuşak hava olayları belirgin bir biçimde görülebilmektedir. Ülke üç farklı iklim kuşağına ayrılmaktadır. En güneydeki bölgede okyanus iklimi, orta bölgede nemli karasal iklim, kuzeydeki bölgede ise subarktik iklim görülmektedir.[32] İsveç, kendiyle aynı, hatta kendinden alçak enleme sahip birçok yerden daha ılık ve sıcaktır. Bunun nedeni Gulf Stream okyanus akıntılarıdır.[33][34] Örnekle; orta ve güney İsveç, Rusya’nın ve Kanada’nın birçok bölümünden daha sıcaktır.[35] Yine yüksek enlemlerde bulunması, ülkenin gündüz uzunluklarını oldukça çeşitli kılmaktadır. Ülkenin Kuzey Kutup Dairesi içinde yer alan bölgesinde yaz boyunca güneş batmazken, kışları da hiç güneş doğmaz. Yine güneydoğuda yer alan başkent Stokholm’de haziran ayında on sekiz saat gündüz görülür. Ancak yine bu kentte aralık ayında sadece altı saat gündüz yaşanır. Ülkenin büyük bölümü yıllık 1,600 ila 2,000 saat arasında gün ışığı alır.[36]
Ülkedeki sıcaklıklar kuzeyden güneye oldukça farklılık gösterir. Güney ve orta bölgeler ılık yazlara ve soğuk kışlara sahiptir. Bu bölgelerde yazın hava sıcaklığı ortalama 20 ila 25 °C’ye kara çıkar,[37] 12 ila 15 °C’ye kadar düşer.[38] Aynı şekilde bu bölgelerde kışın sıcaklıklar ortalama -4 ila 2 °C’ye kadar iner.[39] Daha serin yazlar ile uzun, sert kışların görüldüğü ülkenin kuzey bölgelerinde hava genelde eylülden mayısa kadar donma noktasının altındadır.[40][41] Tüm İsveç’te nadiren görülen sıcak hava dalgaları nedeniyle yıl içinde kuzey de dahil olmak üzere yazın hava sıcaklıkları 25 °C’nin üzerine çıkar. Ülkede görülmüş en yüksek sıcaklık 1947 yılında Målilla’da ölçülmüş olup 38 °C kadardır. Aynı şekilde en ölçülmüş en düşük sıcaklık ise 1966′da Vuoggatjålme’de ölçülmüş olup -52.6 °C kadardır.[42][43]
Ortalama olarak İsveç’in büyük kısmı yıllık 500 ila 800 mm kadar yağış alır. Bu da ülkeyi küresel ortalamanın altında bırakır. Ancak ülkenin güneyindeki bazı kesimlerde yıllık 1000 ila 1200 mm yağış düşer. Bunun dışında ülkenin kuzeyindeki dağlık alanlarda yağış yıllık 2000 mm’ye kadar yükselir. Kar yağışı görülen günler Güney İsveç’te aralık ve mart arasında, Orta İsveç’te kasım ve nisan arasında, Kuzey İsveç’te ekim ve mayıs arasında görülür. Ancak yine de ülkenin güney ve orta kesimlerinde kar yağışı görülen gün sayısı azdır.[44][45]
İsveç, parlamenter monarşi ile yönetilen bir ülkedir. Kral XVI. Karl Gustaf ülkenin başında olmasına rağmen, resmi olarak fazla yetkiye sahip değildir.[47] Araştırma kuruluşu olan the Economist Intelligence Unit, ülkenin monarşik yönetimi nedeniyle demokratik olarak sınıflandırmanın zor olmasını belirterek buna rağmen ülkeyi 167 ülke içinde en demokratik ülke olarak tanımladı.[48] Ülkenin yasama merkezi Riksdag (İsveç Meclisi) 349 üyeye sahip olup, başbakanı seçme yetkisine de sahiptir. Meclis seçimleri her dört yılda bir, eylül ayının üçüncü pazar günü yapılır.
İsveç, üniter bir devlet olup yirmi bir ile (län) ayrılmıştır. Her ilin yönetim sınırları veya länsstyrelse olup, her biri devlet tarafından çizilmektedir. Her bir ilde ayrıca birer il meclisi veya landsting bulunmakta olup üyeleri doğrudan seçimler ile belirlenmektedir.
Her bir ilin içinde birden fazla belediye veya kommuner bulunur. 2004 itibariyle bu belediyelerin sayısı 290′dır. İsveç’teki belediye yönetimi, kent komisyon hükümeti veya kabine tarzı meclise benzer bir şekilde yapılır. Belediyelerdeki yasama topluluğu (kommunfullmäktige) 31 ve 101 arasında üyeye sahip olup kesin bir sayı bulunmamaktadır. Bu üyeler, dört yılda bir ülke çapında düzenlenen ve bir belediye içinde oy verilen partilerin ağırlığı kadar üyeye dağılır.
İsveç’te, belediyelerin daha alt birimleri olan mahalleler bulunmaktadır. 2000 yılı itibariyle ülkede toplam 2,512 mahalle veya församlingar bulunmaktadır. Her ne kadar bu birimler eskiden İsveç Kilisesi tarafından ayrılmış olsa da, günümüzde nüfus sayımı ve seçimlerde halen bir öneme sahiptir.
Ülkede bu idari bölgelerin dışında yirmi beş bölge ve üç bölüm bulunmaktadır. İsveç hükümeti ayrıca ülkedeki yirmi bir ilin dokuz büyük il altında birleştirilmesini tartışmaktadır. Bunu başarmak için ülkede çeşitli komiteler ve araştırma heyetleri bulunmaktadır. İstatistiksel sonuçlara göre bu projenin 2015 yılı civarında bitmesi planlanmaktadır.[49]
İsveç’in krallık tarihinin yaşı kesin olarak belli değildir.[50] Başlangıç tarihi, İsveç’in eski Cermen kabilelerinden olan Svearların, Svealand’ı kurmasıyla da başlayabildiği gibi, kimi tarihçiler de bu kabilenin Gotlar ile birleşerek yeni bir devlet kurmasını İsveç’in siyasi tarihinin başlangıcı olarak kabul eder. İsveç ilk kez 98 yılında Tacitus tarafından tek bir hükümdara sahip olarak yönetilmiştir, fakat ne kadar süre bu şekilde devam ettiğini bilmek neredeyse imkansızdır. Bununla beraber, tarihçiler genellikle İsveç monarşisini Svealand ve Götaland’ın aynı tek bir kral altında yönetilmesiyle başlatır, bunlar 10. yüzyılda Galip Erik ve oğlu Olof Skötkonung adındaki krallardır. Her ne kadar önemli alanlar fethedilmiş ve bu daha sonra da devam etmişse de, bu olaylar sıklıkla İsveç’in konsolidasyonu (en:consolidation of Sweden) olarak tariflenir.
Önceki krallar için hiçbir güvenilir tarihi kaynak yoktur, onlar hakkındaki bilgiler İsveç’in mitsi kralları ve İsveç’in yarı-efsanevi krallarında bulunabilir. Bu kralların çoğundan, sadece çeşitli Norse destanlarında ve Norse mitolojisinin alakadar yerlerinde bahsedilir.
Sveriges och Götes Konung ünvanı en son I. Gustaf tarafından kullanılmıştır, sonraları resmi dökümanlarda bu ünvan “İsveç-en:Kings of Sweden, Goth-en:King of the Goths ve Wend kralı-en:King of the Wends” (Sveriges, Götes och Vendes Konung) olarak kullanılmıştır. 1920′lerin başlangıcına kadar, İsveç’teki tüm yasalar şu kelimelerle başlardı, “Biz, İsveç, Goth ve Wend kralı“. Bu kullanım 1973′e kadar devam etmiştir.[51] İsveç’in günümüzdeki kralı Carl XVI Gustaf, resmi olarak ünvanına ek halklar eklemeden “İsveç kralı” (Sveriges Konung) olarak anılan ilk hükümdardır.
Değişik sosyal grupların temsilcilerinin ülkeyi etkileyen kararları belirlemek ve tartışmak için ilk buluşmaları 1435 yılında Arboga şehrinde olmuş olmasına rağmen, Riksdag terimi ilk kez 1540′larda kullanılmıştır.[52]
Kral Gustav Vasa hükümü altında 1527 ile 1544 yılları boyunca meclise, tüm dört sınıfın da (ruhban sınıfı-en:clergy, soylular sınıfı-en:Swedish nobility, şehirliler-en:townsmen ve köylüler-en:peasants) temsilcileri de üye olmak üzere ilk kez çağrılmıştır.[52] Monarşi 1544 yılında soydan geçer hale gelmiştir.
Yürütme gücü, tarihsel olarak 1680 yılına kadar Kral ve soylu bir Danışma Meclisi (en:Privy Council) arasında paylaşılmıştır, kralın otokratik kurallarını takiben parlamento genel bir yapıya kavuşmuştur. Büyük Kuzey Savaşı’ndaki başarısızlığın bir sonucu olarak, 1719 yılında ülke parlamenter sisteme geçiş yapmış, bunu 1772, 1789 ve 1809 yıllarında üç farklı yapıda anayasal monarşinin takip etmesinin ardından, 1809 İsveç anayasası ile birçok sivil hak garanti altına alınmıştır. Krallık resmi olarak yerini korumuşsa da, sadece törensel görevleri ile devlet başkanlığı semboliktir.
Riksdag Meclisi iki farklı kısımdan oluşur. İsveç 1866 yılında iki meclisli (bikameral) parlemanto ile anayasal monarşiye geçmiştir, Birinci Meclis yerel hükümetler tarafından ve İkinci Meclis direkt olarak halk tarafından her dört senede bir seçilir. 1971′de Riksdag tek meclisli (unikameral) hale gelmiştir. Yasama gücü (sembolik olarak) kral ve parlamento arasında 1975 yılına kadar paylaşılmıştır. İsveç vergi sistemi-en:taxation Riksdag (parlamento) tarafından kontrol edilmiştir.
Yasal olarak 349 üyeli İsveç meclisi (riksdag) İsveç’in siyasi olarak oldukça önemli bir birimidir. Meclisin başbakanı seçme, bakanlar atama yetkileri bulunmaktadır. Ayrıca yasama görevi de meclis ile başbakanın ortak yetkisindedir. Ülkenin yürütme erki hükümet tarafından uygulanır. Ayrıca yargı görevi de bağımsız mahkemelerce yapılır. İsveç, zorunlu yargı kontrolü olmayan bir ülkedir. Ancak bu zorunlu olmayan kontrol lagrådet (yasa konseyi) tarafından yürütülür. Bu yargı kontrolü daha çok teknik konular hakkında olup, daha az tartışmalı siyasi olaylarla ilgilidir. Meclisin tutumu ve hükümetin kararları ne olursa olsun, özellikle durum yasalara aykırıysa, hükümetin yapmak istedikleri uygulanmamaktadır. Ancak yargı kontrolündeki ve zayıf yargı görevindeki çeşitli sınırlamalar yüzünden bu durum çok nadiren uygulanabilmektedir.
Legislation may be initiated by the cabinet or by members of Parliament. Members are elected on the basis of proportional representation for a four-year term. The Constitution of Sweden can be altered by the Riksdag, which requires a simple but absolute majority and two decisions with general elections in between. Sweden has three other constitutional laws: the Act of Royal Succession, the Freedom of Press Act and the Fundamental Law on Freedom of Expression.
The Swedish Social Democratic Party has played a leading political role since 1917, after Reformists had confirmed their strength and the revolutionaries left the party. After 1932, the cabinets have been dominated by the Social Democrats. Only four general elections (1976, 1979, 1991 and 2006) have given the centre-right bloc enough seats in Parliament to form a government. However, poor economic performance since the beginning of the 1970s, and especially the crisis at the beginning of the 1990s, have forced Sweden to reform its political system to become more like other European countries. In the 2006 general election the Moderate Party, allied with the Centre Party, Liberal People’s Party, and the Christian Democrats, with a common political platform, won a majority of the votes. Together they have formed a majority government under the leadership of the Moderate party’s leader Fredrik Reinfeldt. The next elections will be held in September 2010.[53]
Election turnout in Sweden has always been high by international comparison, although it has declined in recent decades, and is currently around 80% (80.11 in general election of 2002, 81.99 in general election of 2006). Swedish politicians enjoyed a high degree of confidence from the citizens in the 1960s but it has since declined steadily and has a markedly lower level of trust than its Scandinavian neighbours.[54]
Some Swedish political figures that have become known worldwide include Raoul Wallenberg, Folke Bernadotte, former Secretary General of the United Nations Dag Hammarskjöld, former Prime Minister Olof Palme, former Prime Minister and Foreign minister Carl Bildt, former President of the General Assembly of the United Nations Jan Eliasson, and former International Atomic Energy Agency Iraq inspector Hans Blix.
Sweden has a history of strong political involvement by ordinary people through its “popular movements” (Folkrörelser), the most notable being trade unions, the independent Christian movement, the temperance movement, the women’s movement and—more recently—the sports movement.
Sweden is currently leading the EU in statistics measuring equality in the political system and equality in the education system.[55] Gudrun Schyman founded the first Swedish feminist party, the Feminist Initiative party, commonly referred to simply as F!, in 2005. Ms. magazine quoted Schyman’s view of Sweden’s reputation for progressive initiatives: “In Sweden there’s a gap between words and reality…. Internationally a lot of people look upon Sweden as equality paradise, but that is not the truth – and now things are actually going backwards.”[56] In fact the pay gap between men and women in Sweden is 16%; a bit higher than the EU average of 15%. Sweden compares unfavourably with the EU average when it comes to providing full-time jobs for women, with a high fraction of employed women working part-time.[55]
İsveç Yüksek Mahkemesi (Supreme Court of Sweden), özel hukuk ve ceza hukukundan doğan davalara üçüncü ve son aşamada bakan makamdır. Bir davanın Yüksek Mahkemeye götürülebilmesi için öncelikle temyiz müsaadesi alınmış olmalıdır ve bir kaç istisna haricinde, temyiz müsaadesi ancak davanın konusu örnek oluşturacak nitelikte ise verilmektedir. Yüksek Mahkeme hükûmet tarafından atanan 16 üyeden (justitieråd) oluşur. Ancak mahkeme parlamentodan (Riksdag) bağımsız bir kurumdur ve hükûmet mahkemenin kararlarına müdahale etme hakkına sahip değildir.
İsveç’te hukuk, devletin çeşitli organları tarafından uygulanır. İsveç Polis Teşkilatı (Swedish Police Service), polisi ilgilendiren sorunlarla ilgilenen bir devlet kurumudur. National Task Force, National Criminal Investigation Department’ın içinde bulunan bir ulusal SWAT birimidir. Swedish Security Service’in sorumlulukları karşı casusluk ve anti-terörist etkinliklerle mücadele, anayasanın korunması ve hassas nesneler ile insanların korunmasıdır.
Suçlara ilişkin 2005′te 1201 kişiyle yapılan bir araştırmaya göre, İsveç’te suç oranı diğer AB ülkelerine kıyasla, ortalamanın üzerindedir. İsveç’te saldırı, cinsel saldırı, nefret suçu ve tüketicilere yönelik dolandırıcılık suçlarının oranı yüksek ya da ortalamanın üzerindedir. Öte yandan, soygun, araba hırsızlığı ve uyuşturucu sorunlarının oranı düşüktür. Rüşvet ise nadirdir.[57]
Throughout the twentieth century, Swedish foreign policy was based on the principle of non-alignment in peacetime and neutrality in wartime.[26] “Sweden’s government was left to pursue an independent course based on a foreign policy defined as nonalignment in times of peace so that neutrality would be possible in the event of war.”
Sweden’s doctrine of neutrality is often traced back to the 19th century as the country has not participated in any war since the end of the Swedish campaign against Norway in 1814. During World War II Sweden joined neither the allied nor axis powers. This has sometimes been disputed since in effect Sweden allowed in select cases the Nazi regime to use its railroad system to transport troops and goods,[22][24] especially iron ore from mines in northern Sweden, which was vital to the German war machine.[58][24]
During the early Cold War era, Sweden combined its policy of non-alignment with a low profile in international affairs, although it also pursued a security policy based on strong national defence to deter attack.[59] At the same time, the country maintained relatively close informal connections with the Western bloc, especially in the realm of intelligence exchange. In 1952, a Swedish DC-3 was shot down over the Baltic Sea by a Soviet MiG-15 jet fighter. Later investigations revealed that the plane was actually gathering information for NATO.[60] Another plane, a Catalina search and rescue plane, was sent out a few days later and shot down by the Soviets as well. Olof Palme, the former prime minister of Sweden, visited Cuba during the 1970s and showed his support for Cuba in his speech.
Beginning in the late 1960s, Sweden for a period attempted to play a more significant and independent role in international relations. This involved significant activity in international peace efforts, especially through the United Nations, and in support to the Third World. Since the assassination of Olof Palme in 1986 and the end of the Cold War, this has been significantly toned down, although Sweden remains comparatively active in peace keeping missions and maintains a generous foreign aid budget.
In 1981 a Soviet Whiskey class submarine ran aground close to the Swedish naval base at Karlskrona in the southern part of the country. It has never been clearly established whether the submarine ended up on the shoals through a navigational mistake or if it was a matter of espionage against Swedish military potential. The incident triggered a diplomatic crisis between Sweden and the Soviet Union.
Since 1995 Sweden has been a member of the European Union, and as a consequence of a new world security situation the country’s foreign policy doctrine has been partly modified, with Sweden playing a more active role in European security co-operation.
Försvarsmakten (Swedish Armed Forces) is a government agency reporting to the Swedish Ministry of Defence and responsible for the peacetime operation of the armed forces of Sweden. The primary task of the agency is to train and deploy peace support forces abroad, while maintaining the long-term ability to refocus on the defence of Sweden in the event of war. The armed forces are divided into Army, Air Force and Navy. The head of the armed forces is the Supreme Commander of the Swedish Armed Forces (Överbefälhavaren, ÖB), after the sovereign the most senior officer in the country.
Until the end of the Cold War, nearly all males reaching the age of military service were conscripted. In recent years, the number of conscripted males has shrunk dramatically, while the number of female volunteers has increased slightly. Recruitment has generally shifted towards finding the most motivated recruits, rather than solely those otherwise most fit for service. All soldiers serving abroad must by law be volunteers. In 1975 the total number of conscripts was 45,000. By 2003 it was down to 15,000. After the Defence Proposition of 2004, the number of troops in training will decrease even more to between 5,000 and 10,000 each year. The need to recruit only the soldiers later prepared to volunteer for international service will be emphasized. The total forces gathered would consist of about 60,000 men. This could be compared with the 80s before the fall of the Soviet Union, when Sweden could gather up to 1,000,000 men.
Swedish units have taken part in peacekeeping operations in the Democratic Republic of Congo, Cyprus, Bosnia and Herzegovina, Kosovo, Liberia, Lebanon, Afghanistan and Chad.
Currently, one of the most important tasks for the Swedish Armed Forces has been to form a Swedish-led EU Battle Group to which Norway, Finland, Ireland and Estonia will also contribute.[61] The Nordic Battle Group (NBG) had a 10-day deployment readiness during the first half of 2008 and, although Swedish led, had its Operational Headquarters (OHQ) in Northwood, outside London.
Sweden is an export-oriented market economy featuring a modern distribution system, excellent internal and external communications, and a skilled labour force. Timber, hydropower, and iron ore constitute the resource base of an economy heavily oriented toward foreign trade. Sweden’s engineering sector accounts for 50% of output and exports. Telecommunications, the automotive industry and the pharmaceutical industries are also of great importance. Agriculture accounts for 2 percent of GDP and employment.
The 20 largest (by turnover in 2007) companies registered in Sweden are Volvo, Ericsson, Vattenfall, Skanska, Sony Ericsson Mobile Communications AB, Svenska Cellulosa Aktiebolaget, Electrolux, Volvo Personvagnar, TeliaSonera, Sandvik, Scania, ICA, Hennes & Mauritz, Nordea, Preem, Atlas Copco, Securitas, Nordstjernan, and SKF.[62] Sweden’s industry is overwhelmingly in private control; unlike some other industrialized Western countries, such as Austria and Italy, publicly owned enterprises were always of minor importance.
Some 4.5 million residents are working, out of which around a third with tertiary education. GDP per hour worked is the world’s 9th highest at 31 USD in 2006, compared to 22 USD in Spain and 35 USD in United States.[63] According to OECD, deregulation, globalization, and technology sector growth have been key productivity drivers.[63] GDP per hour worked is growing 2½ per cent a year for the economy as a whole and trade-terms-balanced productivity growth 2%.[63] Sweden is a world leader in privatized pensions and pension funding problems are relatively small compared to many other Western European countries.[64] The Swedish labor market has become more flexible, but it still has some widely acknowledged problems.[63] The typical worker receives 40% of his income after the tax wedge. The slowly declining overall taxation, 51.1% of GDP in 2007, is still nearly double of that in the United States or Ireland. State and municipal bureaucrats amount to a third of Swedish workforce, multiple times the proportion in many other countries. Overall, GDP growth has been fast since reforms in the early 1990s, especially in manufacturing.[65]
The World Economic Forum 2008 competitiveness index ranks Sweden 4th most competitive, behind Denmark.[66] The Index of Economic Freedom 2008 ranks Sweden the 27th most free out of 162 countries, or 14th out of 41 European countries, Sweden ranked 9th in the IMD Competitiveness Yearbook 2008, scoring high in private sector efficiency.[67] According to the book, The Flight of the Creative Class, by the U.S. economist, Professor Richard Florida of the University of Toronto, Sweden is ranked as having the best creativity in Europe for business and is predicted to become a talent magnet for the world’s most purposeful workers. The book compiled an index to measure the kind of creativity it claims is most useful to business — talent, technology and tolerance.[68]
Swedes have rejected the euro in a popular vote and Sweden maintains its own currency, the Swedish krona (SEK). The Swedish Riksbank — founded in 1668 and thus making it the oldest central bank in the world — is currently focusing on price stability with its inflation target of 2%. According to the Economic Survey of Sweden 2007 by the OECD, the average inflation in Sweden has been one of the lowest among European countries since the mid-1990s, largely because of deregulation and quick utilization of globalization.[63]
The largest trade flows are with Germany, the United States, Norway, the United Kingdom, Denmark, and Finland.
A September 29, 2008 editorial in the Wall St. Journal quoted Jan Björklund, leader of Sweden’s Liberal Party, as saying, “The corporate tax is one of the taxes which large companies really study when they plan to set up business somewhere.” The editorial goes on to say, “The corporate tax reduction will bring the Swedish rate down to 26.3% from 28%, continuing its fall from a high of 57% in 1987… entrepreneurship had become such an alien concept that more than half of Sweden’s 50 largest companies were founded before World War I and only two after 1970—the period when taxes and social welfare programs proliferated… Three years ago Sweden eliminated its inheritance tax.”[69]
İsveç’in enerji marketi büyük oranda özelleştirilmiş durumdadır. İskandinav enerji marketi, Avrupa’da liberalleştirilen ilk enerji marketi olma özelliği taşımakta olup, Nord Pool içinde alım-satımı yapılmaktadır. 2006 yılında 139 TWh üretimin içinde 61 TWh (44%) kadarı hidroelektrik enerjisinden, 65 TWh (47%) kadarı da nükleer enerjiden elde edilmiştir. Aynı şekilde biyoyakıt, kömür gibi organik yakıtlardan, 13 TWh (9%) kadar, rüzgar enerjisinden 1TWh (1%) kadar enerji üretilmiştir. İsveç, her yıl ortalama 6 TWh enerjisini dışarıdan almaktadır.[70] Biyokütle, genel hatlarıyla bölgesel ısıtma, merkezi ısıtma ve sanayi işlemlerinde kullanılmaktadır.
Diğer taraftan İsveç, benzinli araç kullanımını 2025 yılında yasaklayacak bir yasaya imza atmıştır.[71]
1973 Petrol Krizi sonrasında İsveç, fosil yakıtların kullanım payını azaltma kararı aldı. O günden bugüne, elektrik enerjisinin en ağırlıklı üretim alanı nükleer ve hidroelektrik enerjiden sağlanmaktadır. Ancak yine de nükleer kaynakların kullanımı sınırlandırılmış durumdadır. Yine Amerika Birleşik Devletleri’nde 1979 yılında yaşanan Three Mile Adası kazası sonucunda İsveç hükümeti, yeni nükleer santrallarin açılmasına engel olmaya başladı. In March 2005, an opinion poll showed that 83% supported maintaining or increasing nuclear power.[72] Politicians have made announcements about oil phase-out in Sweden, decrease of nuclear power, and multi-billion dollar investments in renewable energy and energy efficiency.[73][74] The country has for many years pursued a strategy of indirect taxation as an instrument of environmental policy, including energy taxes in general and carbon dioxide taxes in particular.[73]
Sweden has 162,707 km paved road and 1,428 km of expressways. Motorways run through Sweden, Denmark and over the Öresund Bridge to Stockholm, Gothenburg, Uppsala and Uddevalla. The system of motorways is still under construction and a new motorway from Uppsala to Gävle was finished on October 17, 2007. Sweden had left-hand traffic (Vänstertrafik in Swedish) from approximately 1736 and continued to do so well into the 20th century. Voters rejected right-hand traffic in 1955, but after the Riksdag passed legislation in 1963 changeover took place in 1967, known in Swedish as Dagen H.
The rail transport market is privatized, but while there are many privately owned enterprises, many operators are still owned by state or municipalities. Operators include SJ, Veolia Transportation, Connex, Green Cargo, Tågkompaniet, Inlandsbanan, and a number of regional companies. Most of the railways are owned and operated by Banverket.
The largest airports include Stockholm-Arlanda Airport (17.91 million passengers in 2007) 40 km north of Stockholm, Gothenburg-Landvetter Airport (4.3 million passengers in 2006), and Stockholm-Skavsta Airport (2.0 million passengers). Sweden hosts the two largest port companies in Scandinavia, Port of Göteborg AB (Gothenburg) and the transnational company Copenhagen Malmö Port AB.
Sweden has always provided solid support for free trade (except agriculture), free immigration, and strong property rights. After World War II a succession of governments increased the welfare state and the tax burden, and Sweden’s GDP per capita ranking fell from the 4th to 14th place in a few decades.[75]
Sweden started to move away from this model in the 1980s, and according to the OECD and to McKinsey, Sweden has recently been relatively fast in liberalization compared to countries such as France. Deregulation-induced competition helped Sweden to halt the economic decline and restore strong growth rates in the 2000s.[76][63] The current Swedish government is continuing the trend to pursue moderate reforms.[77][63] Growth has been higher than in many other EU-15 countries.
Sweden even adopted market-oriented agricultural policies in 1990. Since the 1930s, the agricultural sector had been controlled by an “iron triangle” of special interest farming organizations, politicians, and bureaucrats. This coalition formed a top-down administration that controlled prices and restricted competition, consequently hurting consumers. In the 1980s, a group of economists managed to get agricultural policy on the public agenda. Two prominent publications, The Political Economy of the Food Sector: The Case of Sweden and War Preparedness or Protectionism?, fueled the debate. An alliance with the Ministry of Finance and public choice analysis exposed the “iron triangle”. In June 1990, the Parliament voted for a new agricultural policy marking a significant shift to a freer price system coordinated by competition. As a result, food prices fell somewhat. However, the liberalizations soon became moot because EU agricultural controls supervened.”[78]
Since the late 1960s, Sweden has had the highest tax quota (as percentage of GDP) in the industrialized world, although today the gap has narrowed and Denmark has surpassed Sweden as the most heavily taxed country among developed countries. Sweden has a two step progressive tax scale with a municipal income tax of about 30% and an additional high-income state tax of 20–25% when a salary exceeds roughly 320,000 SEK per year. The employing company pays an additional 32% of an “employer’s fee.” In addition, a national VAT of 25% is added to many things bought by private citizens, with the exception of food (12% VAT), transportation, and books (6% VAT). Certain items are subject to additional taxes, e.g. electricity, petrol/diesel and alcoholic beverages. As of 2007, total tax revenue was 47.8% of GDP, the second highest tax burden among developed countries, down from 49.1% 2006.[79] Inverted tax wedge – the amount going to the service worker’s wallet – is approximately 15% compared to 10% in Belgium, 30% in Ireland and 50% in United States.[75] Public sector spending amounts to 53% of the GDP. State and municipal employees total around a third of the workforce, much more than in most Western countries. Only Denmark has a larger bureaucracy (38% of Danish workforce). Spending on transfers is also high.
Eighty percent of the workforce is organized through the trade-unions which have the right to elect two representatives to the board in all Swedish companies with more than 25 employees.[80] Sweden have a relative high amount of sick leaves per worker in OECD: the average worker loses 24 days due to sickness.[65] In December 2008 the number employed in age group 16-64 was 75.0%. The employment tendency was very strong in 2007. The positive trend continued during the first half of 2008, but the rate of increase slackened. According to SCB the unemployment rate in December 2008 was at 6.4%.[81]
İsveç, dünyanın eğitim konusunda en gelişmiş ülkelerinden biridir. 1-5 yaş arası çocuklar bir halk anaokuluna giderler. (İsveççe: förskola veya dagis). 6 ila 16 yaş arası zorunlu eğitim vardır. Swedish 15-year-old pupils have the 22nd highest average score in PISA assessments, being neither significantly higher nor lower than the OECD average.[82] After completing the 9th grade, about 90% of the students continue with a three-year upper secondary school (gymnasium), which can lead to both a job qualification or the entrance exam to university. The school system is largely financed by taxes. The Swedish government treats public and independent schools equally[83] by introducing education vouchers in 1992 as one of the first countries in the world after The Netherlands. Anyone can establish a for-profit school and the municipality must pay new schools the same amount as municipal schools get. School lunch is free for all students in Sweden, which usually includes one or two different kinds of hot meals, a meal for vegetarians, salad bar, fruit, bread, and milk or water for drink. Some schools, especially kindergartens and middle schools, even serve breakfast for free to those who want to eat before school starts.
There are a number of different universities and colleges in Sweden, the oldest and largest of which are situated in Uppsala, Lund, Gothenburg and Stockholm. Only a few countries such as Canada, the United States and Japan have higher levels of tertiary education degree holders. Along with several other European countries, the government also subsidises tuition of international students pursuing a degree at Swedish institutions, although there has been talk of this being changed.[84]
2008 yılı itibariyle ülkenin nüfusu 9.234.209 kadardır.[85] Nüfus sayısı ilk defa 12 Ağustos 2004 tarihinden dokuz milyonun üzerine çıktı. Ülkedeki nüfus yoğunluğu kilometre kare başına sadece yirmi kişidir. Bu oran ülkenin güneyinde, kuzeyine göre daha fazladır. İsveç’te nüfusun yüzde seksen beşi kadarı kentsel alanlarda yaşar.[2] Başkent Stokholm yaklaşık 800.000′lik (kentsel alan ile beraber 1,3 milyon, tüm çevresiyle beraber yaklaşık 2 milyon) bir nüfusa sahiptir. Göteborg ve Malmö ise ülkenin sırasıyla ikinci ve üçüncü büyük yerleşimleridir.
2007′de, nüfusun %13,4′ü (1,23 milyon) yurtdışında doğan insanlardan ibarettir.[86] Bunun sebepleri arasında İskandinav ülkeleri arasında yaşanan göçler, işgücü göçleri ve mültecilerin ülkeye göçü yer almaktadır. İsveç, I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar göç veren bir ülkeyken, II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra göç alan bir ülke oldu. 2007 yılında ülkeye toplam 99.485 insan göç etti.[87]
2007 yılı itibariyle, İsveç’e en çok göç veren ülkelerin başında Finlandiya yer almaktadır. Bunu, Yugoslavya, Irak, Polonya, İran, Danimarka, Almanya, Norveç, Türkiye, Şili, Lübnan, Tayland, Somali, Birleşik Krallık, Suriye, Çin Halk Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri doğumlu insanlar izlemektedir. Son on yılda ise bu ülkelerin başında Irak, Polonya, Tayland, Somali ve Çin Halk Cumhuriyeti yer almaktadır.[88]
1967 yılında tanıtılan ve İskandinav ülkeleri dışından ülkeye gelen göçü zorlaştıran yasalar sonucunda, 1969–70 yılları dolaylarında ülkeye göç eden İskandinav göçmen nüfusu 40.000 ile tarihteki en yüksek noktasına erişti. Yine mülteci olarak ülkeye gelip yerleşen mülteciler ve onların ardından gelen mülteci yakınları sayesinde ülkedeki mülteci oranı 1980′lerin sonundan sonra hızla arttı. Özellikle İran ve Şili’den gelen mülteciler daha yüksek bir ivmeye sahipti. 1990′lar boyunca bu ülkelere Yugoslavya’dan kopan ülkeler ile Orta Doğu ülkeleri eklendi.[89] 15 Aralık 2008′de gelen yeni yasa sayesinde Avrupa Birliği dışından işçi alımları kolaylaştı. Böylece Hindistan, Çin Halk Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen işçi sayısı da artmaya başladı.[90]
İsveç’te en çok konuşulan dil, bir Kuzey Cermen dili olan ve Danca, Norveççe gibi dillerle yakın akraba olan İsveççedir. Ancak İsveççe, bu diğer Kuzey Cermen dillerinden biçimce ve okunuşça farklıdır. Norveççe bilen bir kişi zorlanarak da olsa İsveççe bir konuşmayı anlayabilir. Yine Danca bilen bir kişi, Norveççe bilenden biraz daha fazla zorlanarak konuşmaları anlayabilir.[91] İsveççe, İsveç’te en çok konuşulan dil olmasına karşın ülkede resmi dil konumunda değildir. İsveç Finleri de İsveç’te ikinci büyük dil grubunu oluşturur. Ülkedeki nüfusun yüzde üçü tarafından konuşulan Fince, azınlık dili olarak kabul edilmektedir. Ülkedeki diğer azınlık dilleri Meänkieli, Sami, Romanca ve Yidiş şeklindedir. İsveççenin devlet dili olması konusunda mecliste yapılan bir 2005 önerisi, sınırda bir oyla reddedildi.[92]
Halkın büyük bir kısmı, İngiliz kültürüyle olan yakınlıklarına bağlı olarak yabancı dil olarak İngilizce gibi kimi yabancı dilleri bilmektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında doğan İsveçliler, ticari bağlantılar, denizaşırı yolculukların popülerliği, Anglo-Amerikan etkiler ve filmlerde altyazı kültürünün baskın olması gibi nedenlerle İngilizceyi oldukça rahat öğrenebilmektedirler. İsveç’te İngilizce, liselerde öğretimi zorunlu olan yabancı dildir.[93] Bölgesel öğretim kurumlarının kararlarına bağlı olarak, İngilizce birinci sınıf ile dokuzuncu sınıf arasında zorunlu olarak işlenmektedir. Bunların dışında Fransızca, Almanca ve İspanyolca gibi diller de bir ikinci yabancı dil olarak öğretilmektedir.[91] Yine İsveççe kurslarında Danca ve Norveççeden örnekler işlenmektedir. Göç dolayısıyla ülkede 100.000′den fazla kişi, ayrıca Süryanice konuşmaktadır.
11. yüzyıldan önce İsveçliler, İskandinav putperestliğine inanıp, Æsir tanrılarına taparlardı. Uppsala, tapınakların merkeziydi. 11. yüzyılda yaşanan Hıristiyanlaşma ile, ülkenin yasaları değiştirildi. 19. yüzyıla kadar başka tanrılara tapmak yasaklandı. 1530′larda Protestanlık’ın gelişmesinden sonra, Martin Luther’in İsveç kurumu Olaus Petri tarafından ülkede önemli etkiler bırakıldı. Bu dönemde kilise ile devletin bağı kesildi ve Roma Katolik piskoposluğu ile olan bağ ortadan kaldırıldı. Bu sayede ülkede Luteranizm egemen olmaya başladı. This process was completed by the Uppsala Synod of 1593. During the era following the Reformation, usually known as the period of Lutheran Orthodoxy, small groups of non-Lutherans, especially Calvinist Dutchmen, the Moravian Church and Walloons or French Huguenots from Belgium, played a significant role in trade and industry, and were quietly tolerated as long as they kept a low religious profile. The Sami originally had their own shamanistic religion, but they were converted to Lutheranism by Swedish missionaries in the 17th and 18th centuries.
Not until liberalization in the late 18th century, however, were believers of other faiths, including Judaism and Roman Catholicism, allowed to openly live and work in Sweden, and it remained illegal until 1860 for Lutheran Swedes to convert to another religion. The 19th century saw the arrival of various evangelical free churches, and, towards the end of the century secularism, leading many to distance themselves from Church rituals. Leaving the Church of Sweden became legal with the so-called dissenter law of 1860, but only under the provision of entering another denomination. The right to stand outside any religious denomination was established in the Law on Freedom of Religion in 1951.
Today about 75% of Swedes belong to the Church of Sweden (Lutheran), but the number is decreasing by about 1% every year, and Church of Sweden services are sparsely attended (hovering in the single digit percentages of the population).[94] The reason for the large number of inactive members is partly that until 1996, children became members automatically at birth if at least one of the parents was a member. Since 1996, all children that are christened become members. Some 275,000 Swedes are today members of various free churches (where congregation attendance is much higher), and, in addition, immigration has meant that there are now some 92,000 Roman Catholics and 100,000 Eastern Orthodox Christians living in Sweden.[95] Because of immigration, Sweden also has a significant Muslim population. Almost half a million are Muslims by tradition, but approximately 5% (25,000) of these actively practise Islam (in the sense of attending Friday prayer and praying five times a day).[96] (See Islam in Sweden.)
İsveç’teki sağlık hizmetleri kalitesi, diğer gelişmiş ülkelerle benzerlik gösterir. İsveç, bebek ölüm oranı dünyadaki en düşük beş ülkeden biridir. Ülkedeki ortalama yaşam süresi ve güvenilir içme suyu oranı yüksektir. Tedavi arayan herhangi bir İsveç vatandaşı, kısa sürede özel doktorlara erişebilmektedir. Yine birçok farklı tedavi şekli de talep edilebilmektedir. Ülkede sağlık hizmetleri, 21 il meclisi tarafından üstlenildiği gibi, hükümet tarafından verilen bütçelerle karşılanmaktadır. Ülkede vatandaşlar çok düşük miktarlarda tüm sağlık hizmetlerinden sıra beklemeksizin yararlanabilmektedir.
Being an advanced industrial nation, research plays a key role for economic development as well as for society at large, Sweden’s high-quality scientific and technological development is renowned throughout the world.
Altogether, the public and the private sector in Sweden allocate nearly four per cent of GDP to research & development (R&D), which makes Sweden one of the countries that invest most in R&D in terms of percentage of GDP. The standard of Swedish research is high and Sweden is a world leader in a number of important fields. Sweden tops Europe in comparative statistics both in terms of research investments as a percentage of GDP and in the number of published scientific works per capita.[97]
Though a relatively small country, Sweden has long been at the forefront of research and development. For several decades, the Swedish government, committed to strengthening R&D, has set high priorities on scientific and R&D activities. This strong engagement has helped make Sweden a leading country in terms of innovation.
For many years, Sweden has been a leading player among OECD countries in terms of its investments in and use of advanced technology. In international comparison, Swedish high-technology manufacturing is relatively large in all high-technology segments, and particularly in telecommunications and pharmaceuticals.
Statistics show that during the entire period 1970–2003, the Swedish national innovation system was among the leading countries in the OECD in terms of generating technological inventions, measured as international patenting in relation to population size. The statistics evaluating countries in terms of triadic patenting, i.e. patents assigned in the three patenting areas USA, EU and Japan, were even more outstanding. Only Switzerland reported a higher rate of triadic patenting.
Furthermore, Sweden ranked either as the first or second country publishing the highest number of scientific publications in the fields of medical science, natural science and engineering in 2001. Sweden was world-leading in medical science and second only to Switzerland in natural science and engineering in terms of the number of publications in relation to its population size.
In terms of structure, the Swedish economy is characterized by a large knowledge-intensive and export-oriented manufacturing sector, an increasing, but comparatively small, business service sector, and by international standards, a large public service sector. Large organisations both in manufacturing and services dominate the Swedish economy.[98]
In the 18th century Sweden’s scientific revolution took off. Previously, technical progress had mainly come from professionals who had immigrated from mainland Europe. In 1739, the Royal Swedish Academy of Sciences was founded, with people such as Carolus Linnaeus and Anders Celsius as early members. From the 1870s, engineering companies were created at an unmatched rate and engineers became heroes of the age. Many of the companies founded by early pioneers are still internationally familiar. Gustaf Dalén founded AGA, and received the Nobel Prize for his sun valve. Alfred Nobel invented dynamite and instituted the Nobel Prizes. Lars Magnus Ericsson started the company bearing his name, Ericsson, still one of the largest telecom companies in the world. Jonas Wenström was an early pioneer in alternating current and is along with Croatian inventor Tesla credited as one of the inventors of the three-phase electrical system.[99]
The traditional engineering industry is still a major source of Swedish inventions, but pharmaceuticals, electronics and other high-tech industries are gaining ground. Tetra Pak is an invention for storing liquid foods, invented by Erik Wallenberg. Håkan Lans invented the Automatic Identification System, a worldwide standard for shipping and civil aviation navigation. Losec, an ulcer medicine, was the world’s best-selling drug in the 1990s and was developed by AstraZeneca. A large portion of the Swedish economy is to this day based on the export of technical inventions, and many large multinational corporations from Sweden have their origins in the ingenuity of Swedish inventors.[99]
Sweden has a total of 33,523 patents as of 2007, according to the United States Patent and Trademark Office, and only ten other countries have more patents than Sweden.[100]
İsveç’in dünya çapında üne sahip sanatçısı bulunmaktadır. Bunlar arasında August Strindberg, Astrid Lindgren ve Nobel Ödülü sahipleri Selma Lagerlöf ve Harry Martinson yer almaktadır. Ülkenin toplamda yedi Nobel Edebiyat Ödülü bulunmaktadır. Yine ülkede doğmuş dünya çapında tanınan ressamlar arasında Carl Larsson ve Anders Zorn yer almaktadır. Ayrıca Tobias Sergel ve Carl Milles adlı heykeltıraşlar da heykel sanatında tanınırlığa sahiptir.
Ülkenin 20. yüzyıl kültür tarihinde, ilk verilen sinema eserleri arasında yer alan filmler önemli bir yer tutmaktadır. Bu ilk sinema örnekleri arasında Mauritz Stiller ve Victor Sjöström gibi ünlü İsveçli oyuncuların eserleri yer almaktadır. 1920′lerden 1980′lere kadarki dönemde film yapımcısı Ingmar Bergman; oyuncu Greta Garbo ve Ingrid Bergman uluslararası olarak geniş tanınırlık elde etti. Son yıllarda Lukas Moodysson ve Lasse Hallström gibi isimlerin filmleri de geniş bir izleyici kitlesine sahiptir.
1960′lar ve 1970′ler boyunca İsveç, “cinsel devrim” olarak anılan ve kadın-erkek eşitliğini savunan kültürel akımda da öncü bir görev üstlendi.[101] Günümüzde İsveç’teki bekarların sayısı dünya standartlarına göre oldukça yüksektir. Eski bir İsveç filmi olan I Am Curious (Yellow) (1967), içerdiği sevişme sahnelerinin yanında cinselliğin liberal açısına değinmektedir. Bu tarz, o dönemden sonra “İsveç günahı” (Swedish sin) olarak anılmaya başladı. İsveç ayrıca eşcinsellik konusunda da özgürlükçü bir tutuma sahiptir. Bu konu hakkında verilen Fucking Åmål gibi filmler bulunmaktadır. Bu filmde küçük bir İsveç kenti olan Åmål’daki iki genç lezbiyenin hayatı aktarılmaktadır. İsveç’te eşcinsel evlilik hakkında yasaların olmayışı, hem yerli ortaklıklara hem de kayıtlı birlikteliklere izin vermektedir. Her yaştan ve cinsiyetten birlikte yaşama (sammanboende) durumu ülke çapında yaygındır. İsveç ayrıca son yıllarda doğum oranlarının yükseldiği bir ülkedir.
İsveç’in zengin bir müzik kültürü vardır, folk baladlarından hip hop’a kadar. The music of the pre-Christian Norse has been lost to history, although historical re-creations have been attempted based on instruments found in Viking sites. The instruments used were the lur (a sort of trumpet), simple string instruments, wooden flutes and drums. It is possible that the Viking musical legacy lives on in some of the old Swedish folk music.
Sweden has a significant folk-music scene, both in the traditional style as well as more modern interpretations which often mix in elements of rock and jazz. Väsen is more of a traditionalist group, using a unique, traditional Swedish instrument called the nyckelharpa while Garmarna, Nordman, and Hedningarna have more modern elements. There is also Saami music, called the joik, which is actually a type of chant which is part of the traditional Saami animistic spirituality but has gained recognition in the international world of folk music. Sweden has a major market for new age and ecologically or environmentally aware music, as well a large portion of pop and rock music having liberal and left-wing political messages.
Sweden also has a prominent choral music tradition, deriving in part from the cultural importance of Swedish folk songs. In fact, out of a population of 9.2 million, it is estimated that five to six hundred thousand people sing in choirs.[102]
Sweden is the third largest music exporter in the world, with over 800 million dollars in 2007 years revenue, surpassed only by the US and the UK.[103] ABBA was one of the first internationally well-known popular music bands from Sweden, and still ranks among the most prominent bands in the world, with about 370 million records sold. With ABBA, Sweden entered into a new era, in which Swedish pop music gained international prominence. There have been many other internationally successful bands since, such as Roxette, Ace of Base, Europe, and the Cardigans to name some of the biggest, and recently there has been a surge of Swedish Indie pop bands such as Mando Diao and Sahara Hotnights.
Sweden has also become known for a large number of heavy metal (mostly death metal and melodic death metal ) as well as progressive- and power metal bands. Some examples are HammerFall, Opeth and Meshuggah. The neoclassical power metal guitarist Yngwie Malmsteen is from Sweden. Sweden has a rather lively jazz scene. During the last sixty years or so it has attained a remarkably high artistic standard, stimulated by domestic as well as external influences and experiences. The Centre for Swedish Folk Music and Jazz Research has published an overview of jazz in Sweden by Lars Westin.[104]
Swedes are among the greatest consumers of newspapers in the world, and nearly every town is served by a local paper. The country’s main quality morning papers are Dagens Nyheter (liberal), Göteborgs-Posten (liberal), Svenska Dagbladet (liberal conservative) and Sydsvenska Dagbladet (liberal).. The two largest evening tabloids are Aftonbladet (social democratic) and Expressen (liberal). The ad-financed, free international morning paper, Metro International, was originally founded in Stockholm, Sweden. The country’s news is reported in English by, among others, The Local (liberal).
The public broadcasting companies held a monopoly on radio and television for a long time in Sweden. Licence funded radio broadcasts started in 1925. A second radio network was started in 1954 and a third opened 1962 in response to pirate radio stations. Non-profit community radio was allowed in 1979 and in 1993 commercial local radio started.
The licence funded television service was officially launched in 1956. A second channel, TV2, was launched in 1969. These two channels (operated by Sveriges Television since the late ’70s) held a monopoly until the 1980s when cable and satellite television became available. The first Swedish language satellite service was TV3 which started broadcasting from London in 1987. It was followed by Kanal 5 in 1989 (then known as Nordic Channel) and TV4 in 1990.
In 1991 the government announced it would begin taking applications from private television companies wishing to broadcast on the terrestrial network. TV4, which had previously been broadcasting via satellite, was granted a permit and began its terrestrial broadcasts in 1992, becoming the first private channel to broadcast television content from within the country.
Around half the population are connected to cable television. Digital terrestrial television in Sweden started in 1999 and the last analogue terrestrial broadcasts were terminated in 2007.
The first literary text from Sweden is the Rök Runestone, carved during the Viking Age circa 800 AD. With the conversion of the land to Christianity around 1100 AD, Sweden entered the Middle Ages, during which monastic writers preferred to use Latin. Therefore there are only a few texts in the Old Swedish from that period. Swedish literature only flourished when the Swedish language was standardized in the 16th century, a standardization largely due to the full translation of the Bible into Swedish in 1541. This translation is the so-called Gustav Vasa Bible.
With improved education and the freedom brought by secularisation, the 17th century saw several notable authors develop the Swedish language further. Some key figures include Georg Stiernhielm (17th century), who was the first to write classical poetry in Swedish; Johan Henric Kellgren (18th century), the first to write fluent Swedish prose; Carl Michael Bellman (late 18th century), the first writer of burlesque ballads; and August Strindberg (late 19th century), a socio-realistic writer and playwright who won worldwide fame. The early 20th century continued to produce notable authors, such as Selma Lagerlöf, (Nobel laureate 1909), Verner von Heidenstam (Nobel laureate 1916) and Pär Lagerkvist (Nobel laureate 1951).
In recent decades, a handful of Swedish writers have established themselves internationally, including the detective novelist Henning Mankell and the writer of spy fiction Jan Guillou. But the only Swedish writer to have made a significant mark on world literature is the children’s book writer Astrid Lindgren, and her books about Pippi Longstocking, Emil of Maple Hills, and others.
Apart from traditional Protestant Christian holidays, Sweden also celebrates some unique holidays, some of a pre-Christian tradition. They include Midsummer celebrating the summer solstice; Walpurgis Night (Valborgsmässoafton) on 30 April lighting bonfires; and Labour Day or Mayday on 1 May is dedicated to socialist demonstrations. The day of giver-of-light Saint Lucia, 13 December, is widely acknowledged in elaborate celebrations which betoken its Italian origin and commence the month-long Christmas season. 6 June is the National Day of Sweden and, as of 2005, a public holiday. Furthermore, there are official flag day observances and a Namesdays in Sweden calendar. In August many Swedes have kräftskivor (crayfish dinner parties). Martin of Tours Eve is celebrated in Scania in November with Mårten Gås parties, where roast goose and svartsoppa (‘black soup’, made of goose stock, fruit, spices, spirits and goose blood) are served. The Sami, one of Sweden’s indigenous minorities, have their holiday on February 6 and Scania celebrate their Scanian Flag day on the third Sunday in July.
İsveç mutfağı, diğer İskandinav mutfaklarına benzerlik gösterir. Balık (özellikle ringa), et ve patates İsveç mutfağında önemli bir yere sahiptir. Baharatlar çoğu ülkenin mutfağına göre daha seyrektir.
Geleneksel olarak et suyu ve haşlanmış patates ile servis edilen İsveç köfteleri en ünlü yemeklerindendir. Akvavit, popüler bir distile içecektir ve kültürel bir önem taşır.
Yöresel çıtır ekmek Knäckebröd, günümüzde birkaç alternatife de sahiptir. Bunun yanı sıra İsveççe’de Lingon olarak adlandırılan dağ kızılcığı reçeli de kahvaltı kültüründe önemli bir yere sahiptir.
Yöresel yemeklerden örnekler sunacak olursak Surströmming (Kuzey İsveç’e ait bir tür balık yemeği) ve Güney İsveç’te de yılanbalığı örnek olarak verilebilir.
Her nasılsa İsveç mutfağı yabancı mutfakların etkisi altında kalmıştır. Günümüzde çoğu restorantta farklı kültürlere ait yemek seçeneği vardır.
İsveç yıllar boyunca film alanında oldukça başarılı olmuştur, birçok başarılı İsveçli Hollywood aktöründen söz edilebilir: Ingrid Bergman, Greta Garbo, Max von Sydow, Dolph Lundgren, Lena Olin, Stellan Skarsgård, Peter Stormare, Izabella Scorupco, Pernilla August, Ann-Margret, Anita Ekberg, Alexander Skarsgård, Harriet Andersson, Bibi Andersson, Ingrid Thulin, Malin Akerman ve Gunnar Björnstrand. Birçok yönetmen arasında uluslararası başarılı filmler yapan yönetmenlerden bahsedilebilir: Ingmar Bergman, Lukas Moodysson, ve Lasse Hallström.
İsveç’te modaya ilgi büyüktür ve ülke sınırları içinde Hennes & Mauritz (işletme ismi H&M), J. Lindeberg (işletme ismi JL), Acne, Gina Tricot, Tiger of Sweden, Odd Molly, Dagmar, Cheap Monday, Gant, Lexington, Svea, Resteröds, Nudie Jeans, WESC ve Filippa K gibi ünlü markaların genel merkezleri bulunmaktadır. Bu şirketler, Avrupa ve Amerika boyunca moda mallarını ithal ettikleri büyük bir alıcı kitlesine sahiptir, böylece komşularının birçoğu gibi çokuluslu ekonomik bağımlılığa karşın İsveçli firmalarının trendi devam etmektedir.
Sport activities are a national movement with half of the population actively participating, much thanks to the heavy government subsidies of sport associations (föreningsstöd). The two main spectator sports are football and ice hockey (several famous Swede ice hockey players include Mats Sundin, Peter Forsberg, Henrik Lundqvist, Markus Näslund, Daniel Sedin, Henrik Sedin, Daniel Alfredsson, Henrik Zetterberg and Nicklas Lidström). Second to football, horse sports have the highest number of practitioners, mostly women. Thereafter follow golf, athletics, and the team sports of handball, floorball, basketball and bandy.
Sweden has been a very successful sport nation throughout the years, and has a row of sportsmen that are considered to be the best in history in their type of sport. Björn Borg is considered not only to be the most successful player in his genre of sport, tennis, but also to be one of the most successful players in the history of sports. Jan-Ove Waldner the table tennis player known as ‘the Mozart of table tennis’ is a legend in both his native Sweden as well as in China. Gunnar Nordahl (football player) is still the best goalscorer of all time with 225 goals in 291 matches, and remains record holder for the most goals in a season in Italy, with 35 goals 1949–1950. Skier Ingemar Stenmark is considered to be one of the greatest alpine skiers of all time with 86 World Cup Victories. The greatest female Golf player of all time, Annika Sörenstam, have 90 international tournament wins as a professional make her the female golf player with the most wins to her name. She also tops the LPGA’s career money list.
The Swedish ice hockey team Tre Kronor is regarded as one of the very best in the world and has won the World Championships eight times, which makes them third in the medal count. They won Olympic gold medals in 1994 and 2006. In 2006, as the first nation in history, they won both the Olympic and world championships in the same year. The Swedish national football team has seen some success at the World Cup in the past, finishing second when they hosted the tournament in 1958, and third twice, in 1950 and 1994.
Athletics has enjoyed a surge in popularity due to several successful athletes in recent years, such as: Carolina Klüft, Stefan Holm, Christian Olsson, Patrik Sjöberg, Johan Wissman, Kajsa Bergqvist.
Sweden is also the eighth most successful country in the Olympic games in history.
In schools, on meadows and in parks, the game brännboll, a sport similar to baseball, is commonly played for fun. Other leisure sports are the historical game of kubb, and boules among the older generation.
Sweden hosted the 1912 Summer Olympics and the FIFA World Cup in 1958. Other big sports events held here include 1992 UEFA European Football Championship, FIFA Women’s World Cup 1995,The Jon Olsson Invitational, and several championships of ice hockey, curling, athletics, skiing, bandy, figure skating and swimming.
In Encyclopædia Britannica. Encyclopædia Britannica Online.
Konuyla ilgili diğer Wikimedia sayfaları :
Commons‘da İsveç ile ilgili çoklu ortam dosyaları bulunmaktadır.
VikiHaber‘de İsveç ile ilgili haberler bulunmaktadır.
Alingsås · Arboga · Arvika · Askersund · Avesta · Boden · Bollnäs · Borgholm · Borlänge · Borås · Djursholm · Eksjö · Enköping · Eskilstuna · Eslöv · Fagersta · Falkenberg · Falköping · Falsterbo · Falun · Filipstad ·Flen · Gränna · Gävle · Göteborg · Hagfors · Halmstad · Haparanda · Hedemora · Helsingborg · Hjo · Huskvarna · Hudiksvall · Härnösand · Hässleholm · Höganäs · Jönköping · Kalmar · Karlshamn · Karlskoga · Karlskrona · Karlstad · Katrineholm · Kiruna · Kramfors · Kristinehamn · Kristianstad ·Kumla · Kungsbacka · Kungälv · Köping · Laholm · Landskrona · Lidingö · Lidköping · Lindesberg · Linköping · Ljungby · Ludvika · Luleå · Lund · Lycksele · Lysekil · Malmö · Mariefred · Mariestad · Marstrand · Mjölby · Motala · Mölndal · Nacka · Nora · Norrköping · Norrtälje · Nybro · Nyköping · Nynäshamn · Nässjö · Oskarshamn · Oxelösund · Piteå · Ronneby · Sandviken · Sala ·Sigtuna · Simrishamn · Skanör · Skara · Skellefteå · Skänninge · Skövde · Sollefteå · Stokholm · Strängnäs · Strömstad · Sundbyberg · Sundsvall · Säffle · Säter · Sävsjö · Söderhamn · Söderköping · Södertälje · Sölvesborg · Tidaholm · Torshälla · Tranås · Trelleborg · Trollhättan · Trosa · Uddevalla · Ulricehamn · Umeå · Uppsala · Vadstena · Varberg · Vaxholm · Vetlanda · Vimmerby · Visby · Vänersborg · Värnamo · Västervik · Västerås · Växjö · Ystad · Åmål · Ängelholm · Örebro · Öregrund · Örnsköldsvik · Östersund · Östhammar
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0sve%C3%A7
Tags: 1995, akım, araba, ataş, ATOM, balon, banka, bebek, buluş, bus, çelik, çevre, çiçek, denizaltı, diğerler, duy, edildi, ekmek, elektrik, emar, en büyük, fare, film, Frans, gaz, güneş, icat, intel, ışık, ısıtma, jeans, jet, kağıt, kamera, kek, lanba, makine, masa, metal, metre, motor, mr, Mucitler, ne zaman, ocak, örgü, oyun, para, pil, rad, RADİO, robot, rüzgar enerjisi, saat, Sağlık, sat, satellite, ses, silah, sinema, sıra, son yüzyıl, stone, tabak, tartı, tef, tele, television, tesla, tiren, tren, Türk, üretim, yazı, yelkenliJeoloji veya yerbilim (Türk Dil Kurumu’nun yeni bir tanımına göre: yer bilimi) dünyanın katı maddesinin, içeriğinin, yapısının, fiziksel özelliklerinin, tarihinin ve onu şekillendiren süreçlerin incelenmesini içeren bilim dalıdır. Yer bilimleri bünyesinde ele alınır.Jeoloji geniş anlamı ile, yerküresinin güneş sistemi içerisindeki durumundan onun fiziksel ve kimyasal özelliklerine, oluşumundan bu yana geçirdiği değişikliklere, üzerinde yaşayan canlıların evrimine kadar geniş bir kapsama sahiptir. Yeryuvarlağın tarihinden, yaşam, yerkabuğunun bileşimi ile yapısal koşullardan ve yer üzerinde gelişen evrimlere hakim kuvvetlerden bahseden bilimdir.Jeoloji, dar anlamı ile ya da çoğunlukla algılandığı biçimiyle, bütün yeryuvarlağının değil, özellikle ortalama kalınlığı 35 km olan katı yerkabuğunun bilimidir. Bu şekliyle jeoloji, yeryüzünü ve yeryüzü ile insan toplulukları ilişkisini inceleyen coğrafyadan (jeomorfoloji) ve yerküresini tüm olarak fiziksel yöntemlerle inceleyen jeofizikten ve jeokimya ve de jeodeziden ayrılmaktadır.Astrojeoloji (bazen gezegensel jeoloji olarak çevrilebilecek planetary geology olarak da anılır) ise güneş sistemindeki diğer cisimlere jeolojik prensiplerin uygulanmasını içerir. Bununla birlikte, selenoloji (Ay bilimi – Ay’ın incelenmesi) gibi, özelleşmiş terimler de kullanılmaktadır.Jeologlar (yerbilimciler) Dünya’nın yaşının yaklaşık olarak 4.6 milyar (4.6×109) yıl olarak tanımlanmasına yardımcı olmuşlar, Dünya’nın litosferinin hareketli tektonik plakalara ayrıldığını tespit etmişlerdir. Teorik boyutun yanı sıra, jeoloji çok geniş bir pratik alana sahiptir; jeologlar örneğin dünyanın doğal kaynaklarının ve metallerin yerlerinin tespit edilmesine ve idare edilmesine yardımcı olurlar. Ayrıca değerli taşlar ve birçok mineral ile de ilgilenirler.Jeoloji sözcük olarak ilk kez Jean-André Deluc tarafından 1778 yılında kullanılmış ve Horace-Bénédict de Saussure tarafından 1779 yılında sabit bir terim olarak ortaya atılmıştır. Bu bilim dalı Encyclopædia Britannicanın 1797′de tamamlanan üçüncü baskısında yer almasa da 1809′da tamamlanan dördüncü baskıda uzun bir açıklama ile yer almıştır[1]. Sözcüğün daha eski bir anlam taşıyan ilk kullanımı ise Richard de Bury tarafındandır ve dünyevi ile teolojik hukukun ayrıştırılması anlamını taşır.Jeoloji sözcüğü Yunanca γη- (ge) “arz, dünya” ve λογος (logos) yani “kelam”dan köken almaktadır. Türkçe’de kullanılan sözcük, Türkçe’ye Fransızca géologie sözcüğünden gelmiştir. Fransızca sözcük ise Latince geologiadan türemiştir.Çin’de bilgin Shen Kua (1031-1095) okyanustan yüzlerce mil uzaktaki bir dağdaki jeolojik tabakada (stratum) gözlemlediği hayvan kabukları fosillerinden yola çıkarak karaların oluşumuna dair bir hipotez formüle etmiştir. Çıkardığı sonuç karaların dağların erozyonu ve silt tortularıyla oluştuğu idi.Aristo’nun öğrencisi Theophrastus’un (372 – 287 BC) Peri lithon (“Taşlar üstüne”) isimli eseri binlerce yıl boyunca alanında otorite olmuştur. Bu eserdeki fosil yorumlamaları Bilim Devrimi’nin sonrasına kadar etkin kalmıştır. Eser Latince ve diğer Avrupa dillerine, örneğin Fransızca’ya çevrilmiştir.Georg Agricola (1494-1555)), bir hekim, madencilik ve madeni arıtım ile ilgili ilk sistematik bilimsel incelemeyi yazmıştır; De re metallica libri XII. Ayrıca rüzgâr enerjisi, hidrodinamik güç, (maden) filizlerin taşınması, yönetimsel hususlar ve benzeri konular da eserde yer almaktaydı. Kitap 1556 yılında yayımlanmıştır.Nicolas Steno (1638-1686) süperpozisyon ilkesi gibi stratigrafinin (tabakabilimin) tanımlayıcı ilkeleriyle tanınmıştır.1700′lere gelindiğinde Jean-Étienne Guettard ve Nicolas Desmarest orta Fransa’yı gezmiş ve gözlemlerini jeolojik haritalara kaydetmişlerdir. Guettard Fransa’nın bu bölgesinin volkanik kökenine dair ilk gözlemleri kaydetmiştir.Genellikle James Hutton ilk modern jeolog olarak görülmektedir. 1785′de Theory of the Earth (“Yer Teorisi”) isimli bir çalışmayı Royal Society of Edinburgh’a sunmuştur. Çalışmasında, Dünya’nın tahmin edilenden daha yaşlı olduğuna ilişkin teorisini açıklamıştır. Hutton fikirlerini iki cilt halinde 1795′de yayımlamıştır (1. Cilt, 2. Cilt).Hutton’un takipçilerine Plütonistler denmekteydi; zira bunlar kayaların volkanizm ile oluştuğu kanısındaydılar. Buna karşıt olan ve kayaların zamanla seviyesi düşmüş olan büyük bir okyanus sonucu çıktığını düşünenlere Neptünistler denmekteydi.1811′de Georges Cuvier ve Alexandre Brongniart Dünya’nın antikitesine dair kendi açıklamalarını yayımladılar. İlham kaynakları Cuveri’in Paris’te fil kemiği fosilleri keşfiydi. Bağımsız bir şekilde bu çalışmalardan önce jeolog William Smith’in İngiltere ve İskoçya’da stratigrafik çalışmaları olmuştu.1827′ye gelindiğinde Charles Lyell’in Principles of Geology yani “Jeolojinin İlkeleri” isimli eseriyle Hutton’un tek biçimciliğini (tekdüzelikçilik – uniformitarianism) yinelemektedir ki aynı düşünce Charles Darwin’in düşüncesini de büyük oranda etkilemiştir.Sir Charles Lyell ünlü eseri Principles of Geology ilk kez 1830′da yayımlanmıştır ve 1875′deki ölümüne kadar Lyell yeni, gözden geçirilmiş sürümlerini (revizyonlarını) yayımlamaya devam etmiştir. Tek biçimcilik doktrinini başarılı bir şekilde desteklemiştir. Bu teoriye göre Dünya tarihi boyunca yavaş jeolojik süreçler devam etmiştir ve bugün de devam etmektedir. Bunun karşıtı şekilde katastrofizm Dünya’nın özelliklerinin tek bir felaket veya felaketler dizisi sonucu oluştuğunu ve bundan sonra herhangi bir değişikliğe uğramadan kaldığını öne sürer. Hutton tek biçimciliğe inanmış olmasına rağmen, onun zamanda teori yaygınlık kazanmamıştır.19. yüzyl boyunca jeoloji Dünya’nın yaşı sorusu etrafında odaklanmıştır. Tahminler birkaç 100.000 yıldan milyarlarca yıla kadar büyük bir yelpazedeydi. 20. yüzyıl jeolojisindeki en belirgin gelişim 1960′larda plaka tektoniği kuramının geliştirilmesidir. Bu kuram Yer bilimleri açısından çok önemlidir.Kıtasal sürüklenme (veya kıtasal kayma – continental drift) kuramı 1912′de Alfred Wegener tarafından ortaya atılmış olsa da, 1960′larda plaka tektoniğinin geliştirilmesine kadar yaygın bir şekilde kabul görmemiştir. Aslında aynı fikri Wegener’den önce dile getirenler de olmuştur; fakat yeterli kanıtları sunmaya çalışarak, bütün bir şekilde kabul edilebilir bir hipotezi ilk ortaya atan Wegener olmuştu[2].Jeoloji tarihi boyunca, birbiriyle ilişkili olan ana tartışma konuları, meseleler, Neptünistler ile Plütonistler arasındaki tartışma, tek biçimcilik-katastrofizm meselesi, Dünya’nın yaşı ve kıtasal sürüklenme olarak özetlenebilir[3]. Her ne kadar bu meseleler büyük ün kazanmaları sebebiyle ilk akla gelenler olsa da, jeoloji alanında kuruluşundan şu ana kadar, ve bugün hâlâ, birçok farklı mesele ve anlaşmazlık, diğer bilim dallarında olduğu gibi, mevcuttur.Her ne kadar the Royal Society of London ve Académie des Sciences gibi köklü bilimsel topluluklarda jeoloji tartışmaları yaşansa ve incelenen bilimler içine jeoloji de dahil edilmiş olsa da ilk jeoloji topluluğu (veya cemiyeti) 1807′de kurulan the Geological Society of London yani “Londra Jeoloji Topluluğu”dur. Bu ilk derneğin kurucularının bir kısmı British Mineralogical Society yani “İngiliz Mineraloji Topluluğu”nun kurucu üyelerindendi. Aynı dönemde gerek Büyük Britanya gerekse diğer bölgelerde jeoloji toplulukları oluşmaya başlamıştır: 1814′de kurulan the Royal Geological Society of Cornwall, 1830 tarihli Fransız Société Géologique de France, 1848 tarihli Alman Deutsche Geologische Gesellschaft, ve 1817′de St. Petersburg’da, Rusya’da kurulan ve büyük oranda jeoloji ile de ilgilenen Mineraloji Topluluğu verilebilecek örnekler arasındadır. 1888′de ise the Geological Society of America (“Amerika Jeoloji Topluluğu”) kurulmuştur. İlerleyen yıllarda jeolojinin alt dalı sayılan dallara ve ilgili alanlara dair birçok topluluk da kurulmuştur.Bugün bazı ülkelerde jeoloji toplulukları profesyönel standartlara ve ilgili çoğunluğu idari konulara yardımcı olmak gibi bir görev de üstlenmiştir. Bunun bir örneği Birleşik Krallık’tır. Millî açıdan jeoloji topluluklarının öneminin ve sayısının artmasının yanı sıra, ülkesel sınırların ötesinde uluslararası örgütlenmeler de kurulmaktadır. Bunlara örnek olarak bugün 70.000′den fazla jeoloğu temsil eden Avrupa Jeologlar Federasyonu verilebilir[4]. g • t • d
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Jeoloji
Leonardo di ser Piero da Vinci (telaffuz (Yardım·bilgi)) (d. 15 Nisan 1452 – ö. 2 Mayıs 1519) Rönesans dönemi İtalyan mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı ve ressamıdır. En tanınmış yapıtları Mona Lisa (1503 – 1507) ve Son Akşam Yemeği’dir (1495 – 1497). Rönesans sanatını doruğuna ulaştırmış, yalnız sanat yapısına değil, çeşitli alanlardaki araştırmaları ve buluşlarıyla da tanınan, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarından ve dehalarından biridir. 2. milenyumun adamı seçilmiştir.
Leonardo, genç bir noter olan Ser Piero da Vinci’nin ve muhtemelen bir çiftçi kızı olan Caterina’nın evlilik dışı çocuğu olarak Vinci kasabası yakınlarındaki Anchiano’da dünyaya geldi. Avrupa’daki modern isimlendirme kurallarının yerleşmesinden önce dünyaya tam ismi, “Vincili Piero’nun oğlu Leonardo” manasına gelen “Leonardo di Ser Piero da Vinci”dir. Eserlerini “Leonardo” ya da “Io, Leonardo (Ben, Leonardo)” olarak imzalamıştır.
Somut kanıtlar bulunmasa da, Leonardo’nun annesi Caterina’nın, babası Piero’ya ait Ortadoğulu bir köle olduğu tahmin ediliyor. Babası, Leonardo’nun doğduğu yıl, Albiera adındaki ilk eşi ile evlendi
Leonardo’ya bebekliğinde annesi baktı, annesi başka biriyle evlendirilerek komşu kasabaya yerleşince, babasının nadiren uğradığı büyükbabasının evinde yaşamaya başladı; arada sırada Floransa’ya babasının evine giderdi. Babasının ilk eşinden çocuğu olmadığı için aileye kabul edilmişti ama hiçbir zaman meşru bir çocuk olarak görülmedi ve amcası Francesco dışında ailedeki kimseden sevgi görmedi.
14 yaşına kadar Vinci’de yaşayan Leonardo, büyükanne ve büyükbabasının ardı ardına ölmesi üzerine 1466’da babası ile birlikte Floransa’ya gitti. Evlilik dışı çocukların üniversiteye gitmesi yasak olduğundan üniversite öğrenimi görme şansı yoktu. Küçük yaştan itibaren çok güzel çizimler yapan Leonardo’nun resimlerini babası, dönemin ünlü ressam ve heykeltıraşı Andrea del Verrocchio’ya gösterince, Verrochio onu çırak olarak yanına aldı. Leonardo Verrocchio’nun yanında Lorenzo di Credi ve Pietro Perugino gibi ünlü sanatçılarla çalışma fırsatı buldu. Atölyede sadece resim yapmayı değil, lir çalmayı da öğrendi. Gerçekten de iyi çalıyordu.
Floransa’yı 1482’de terkederek Milano Dükü Sforza’nın hizmetine girdi. Dükün hizmetine girebilmek için köprüler, silahlar, gemiler, bronz, mermer ve kilden heykeller yapabileceğini anlattığı ancak göndermediği mektubu bütün zamanların en olağanüstü iş başvurusu olarak kabul edilmiştir.
Leonardo, 1499’da şehir Fransızlar tarafından alınıncaya kadar 17 yıl boyunca Milano Dükü için çalıştı. Dük için sadece resim ve heykeller yapmak, festivaller organize etmekle uğraşmadı, aynı zamanda bina, makine ve silah tasarımları yaptı. 1485 – 1490 yıllarında doğa, mekanik, geometri, uçan makinelerin yanısıra, kilise, kale ve kanal yapımı gibi mimari yapılar ile ilgilendi, anatomi çalışmaları yaptı, öğrenciler yetiştirdi. İlgi alanı o kadar genişti ki, başladığı çoğu işi bitiremiyordu. 1490 – 1495 yıllarında çalışmalarını ve çizimlerini deftere kaydetme alışkanlığı geliştirdi. Bu çizimler ve defter sayfaları, müzeler ve kişisel koleksiyonlarda toplanmıştır. Bu koleksiyonculardan birisi de Leonardo’nun hidrolik alanındaki çalışmalarının el yazmalarını toplayan Bill Gates’dir.
1499’da Milano’yu terkeden ve yeni bir koruyucu (hami) aramaya başlayan Leonardo, 16 yıl boyunca İtalya’da seyahat etti. Pek çok kişi için çalıştı, çoğu eserini yarım bıraktı.
İnsanlık tarihinin en iyi resimlerinden birisi kabul edilen Mona Lisa için 1503’te çalışmaya başladığı söylenir. Bu resmi tamamladıktan sonra hiç yanından ayırmamış, tüm seyahatlerinde yanında taşımıştı. 1504’te babasının ölüm haberi üzerine Floransa’ya döndü. Miras hakkı için kardeşleri ile mücadele etti ancak çabası sonuçsuz kaldı. Ancak çok sevdiği amcası tüm varlığını ona bıraktı.
1506 yılında Leonardo, bir Lombardiya aristokratının 15 yaşındaki oğlu olan Kont Francesco Melzi’yle tanıştı. Melzi, hayatının geri kalanında onun en iyi öğrencisi ve en yakını oldu. 1490’da 10 yaşında iken korumasına aldığı ve Salai adını verdiği genç de 30 yıl boyunca onunla beraber olmuş, ancak öğrencisi olarak bilinen bu genç hiçbir sanatsal ürün üretmemişti.
1513 – 1516 arasında Roma’da yaşadı ve Papa için geliştirilen çeşitli projelerde yer aldı. Anatomi ve fizyoloji alanında çalışmaya devam etti ancak Papa, kadavralar üzerinde çalışmasını yasakladı.
1516’da koruyucusu Giuliano de’ Medici’nin ölümü üzerine Kral 1. Francis’ten Fransa’nın baş ressam, mühendis ve mimarı olmak üzere davet aldı. Paris’in güneybatısında, Amboise yakınlarındaki Kraliyet Sarayı’nın hemen yanında kendisi için hazırlanan konağa yerleşti. Leonardo’ya büyük hayranlık duyan kral, sık sık ziyarete gelir ve sohbet ederdi.
Sağ koluna felç inen Leonardo da Vinci, resimden çok bilimsel çalışmalara ağırlık verdi. Kendisine dostu Melzi yardımcı olmaktaydı. Salai ise Fransa’ya geldikten sonra onu terk etmişti.
Leonardo 2 Mayıs 1519’da Amboise’daki evinde 67 yaşında öldü. Kralın kollarında can verdiği rivayet edilir, ancak, 1 Mayıs günü kralın bir başka şehirde olduğu ve bir gün içinde oraya gelemeyeceği bilinmektedir. Vasiyetinde mirasının esas bölümünü Melzi’ye bıraktı. Amboise’daki Saint Florentin Kilisesi’nde toprağa verildi.
Fiziksel temastan yani hoşlandığı iddia edilir: “Üreme faaliyeti ve bununla bağlantılı olan her şey o kadar iğrençtir ki insanlar hoş yüzler ve duygusal eğilimler de olmasa kısa sürede yok olacaktır” sözü daha sonra Sigmund Freud tarafından analiz edilmiş ve Freud, Leonardo’nun frijit olduğuna hükmetmiştir. [1]
1476 yılında, sevgilisi Verrocchio ile birlikte yaşarken 17 yaşındaki model Jacopo Saltarelli ile sodomist ilişki kurduğu gerekçesiyle adı bilinmeyen bir kişi tarafından suçlanmıştır. İki ay süren soruşturma sonucu, Leonardo’nun babasının saygın konumuna da bağlı olarak hiç şahit bulunamaması nedeniyle dava düşmüştür. [2] Bu olayın ardından Leonardo ve arkadaşları Floransa’daki “Gecenin Bekçileri” isimli örgüt tarafından bir süre takip edilmiştir. (Gecenin Bekçileri’nin İtalya’da Rönesans döneminde kurulan ve sodomizmin bastırılmasına yönelik faaliyet gösteren bir örgüt olduğu Podesta’nın yasal kayıtlarında da yer almaktadır)
“Salai” veya “il Salaino” takma adlarıyla da bilinen Gian Giacomo Caprotti da Oreno [3] Giorgio Vasari tarafından “Leonardo’nun büyük keyif aldığı harika kıvırcık saçları olan ışıltılı ve güzel genç” olarak tanımlanmıştır. Il Salaino, 1490 yılında henüz 10 yaşındayken Leonardo’nun evinde hizmetçiliğe başlamıştır. Leonardo ve il Saliano arasındaki ilişki “kolay” olarak değerlendirilmez. 1491 yılında Leonardo il Salaino’yu “hırsız, yalancı, inatçı ve pisboğaz” olarak nitelendirmiş ve onun için “Küçük Şeytan” benzetmesini yapmıştır. Yine de, il Salaino 30 yıl boyunca yoldaşı, hizmetçisi ve asistanı olarak Leonardo’nun hizmetinde kalmıştır. Leonardo, il Salaino’yu “Küçük Şeytan” olarak çağırmaya devam etmiştir. Leonardo’nun sanatçı defterlerinde çıplak olarak çizilen il Salaino yakışıklı ve kıvırcık saçlı bir ergen olarak tasvir edilir. [4] Bazı araitırmacılar, il Salaino’nun Vitruvius Adamı olduğunu ileri sürer.
1506 yılında Leonardo, 15 yaşındaki Kont Francesco Melzi ile tanışmıştır. Melzi, Leonardo’nun kendisine karşı hislerini bir mektubunda “a sviscerato et ardentissimo amore” (çok ihtiraslı ve fazlasıyla yakıcı aşk) olarak nitelendirmiştir. [5] il Salaino bu yıllarda Melzi’nin sürekli olarak Leonardo’nun yanında olmasını kabullenmek zorunda kalmıştır. Melzi, Leonardo’nun önce öğrencisi sonra da hayat arkadaşı olmuştur. Ayrıca, Leonardo Da Vinci’nin; Fransa’nın, kuruluşu çok eskilere dayanan (1099 M.S.) Sion Tarikatı’na 1510-1519 yılları arasında üstatlık (Başkanlık) yaptığı bilinmektedir.
Her iki ilişki de Leonardo’nun zamanında Floransa’da yaygın olan erotik usta-çırak ilişkisine bir örnektir. Bu iki ilişkisinin yanısıra Leonardo’nun Cesare Borgia ve Niccolò Machiavelli ile de “dostluktan öte” bir ilişki yaşadığı iddia edilmektedir. [6]
Leonardo’nun genç erkeklere olan ilgisi 16. yüzyılda da tartışma konusu olmuştur. 1563’te Gian Paolo Lomazzo tarafından yazılan “Il Libro dei Sogni”de (Düşler Kitabı) yer alan “l’amore masculino”daki (erkek aşkı) kurmaca bir diyalogda, Leonardo başkahramanlardan biri olarak yer almış ve “Biliniz ki erkekler arasındaki aşk çeşitli arkadaşlık duygularıyla erkekleri biraraya getiren bir erdemdir. Bu durum onları daha erkeksi ve yürekli hâle getirir” sözü Leonardo’nun ağzından verilmiştir. [7]
Leonardo’nun çalışmalarından ve biyografisini yazan erken dönem yazarlardan anlaşıldığı üzere Leonardo dürüst ve ahlaki konularda duyarlı bir kişiydi. Hayata duyduğu saygı onun en azından yaşamının bir evresinde vejeteryan olduğunu göstermektedir.[8]
Leonardo Da Vinci,ilk öğrenim yıllarında aritmetik ve geometride öğretmenlerini sorduğu sorularla şaşırtacak kadar çabuk ilerledi.Keskin zekası ve yetenekleriyle küçük yaşlarda bile dikkat çekiyordu.Müzikle de ilgileniyor ve oldukça iyi bir şekilde Lut çalıyordu.Fakat çocukluk yıllarında en gözde uğraşı resimdi.Babası da bunu fark edince,onu Floransa’nın en önemli atölyelerinden birine verdi.
Leonardo’nun insan vücuduna ilgisinin temelini, figür eskizleri için incelemeler oluşturur. İnsanı olabildiğince canlı ve tüm hareketleri gerçeğe en yakın şekilde çizmek için dış gözlemleri yeterli görmemiş, vücudun içini de görmek, kemiklerin, kasların ve eklemlerin birbirleriyle ilişkilerini kavramak istemiştir. Anatomi araştırmaları, giderek daha, çok zaman ayırdığı başlı başına bir ilgi alanı haline gelmiştir. İnsan organizmasına, çalışma prensiplerini merak ettiği mükemmel bir makine olarak yaklaşmıştır. O dönemin tıp bilimine temel oluşturan antik çağ hekimi Galen’in metinleri, merakını ancak kısmen giderebilmişti. Aklına gelen her soruyu sormaya başlamıştı.
Leonardo, gördüklerini çizerek açıklığa kavuşturuyordu. Kesitlerle, ayrıntılı görünüşlerle ve farklı açılardan yaptığı çizimlerle anatominin detaylarını ortaya çıkarıyordu. Çizimleri, bazı detaylardaki yanlışlıklara karşın son derece nettir. Anne karnındaki bebek çizimi için bir insan kadavrasına disseksiyon yapmamış, inekleri inceleyip, oradan elde ettiği sonuçları insan anatomisine uyarlamıştı. Papa, Leonardo’nun insan kadavraları üzerinde disseksiyon yapmasını yasakladığında, dolaşım sistemi üzerine yaptığı araştırmayı devam ettirebilmek için sığır kalpleri kullanmıştı.
Mona Lisa
Mona Lisa yakından
The Virgin and Child with St. Anne
Vaftizci Yahya
Beşaret
Adoration of the Magi(Büyücüye Tapınma)
The Lady with an Ermine
Bacchus
Son Akşam Yemeği
Son Akşam Yemeği‘ndeki İsa’nın başı çalışması
Vitruvius Adamı
Embriyo çalışması
Kafatası çalışması
Kadın anatomisi
Helikopter tasarısı
Uçan makine tasarısı
Tank tasarısı
Tatar yayı tasarısı
[1]The Fellows in the book
Konuyla ilgili diğer Wikimedia sayfaları :
Commons‘da Leonardo da Vinci ile ilgili çoklu ortam dosyaları bulunmaktadır.
VikiSöz‘de Leonardo da Vinci ile ilgili özlü sözler bulunmaktadır.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Leonardo_da_Vinci
Tags: arama, aristo, ataş, ATOM, bebek, bilim, bilinmeyen, bill gates, buluş, buluşlar, duy, en büyük, fizik, Frans, helikopter, ışık, jet, kek, Leonardo Da Vinci, makine, masa, matematik, Mucitler, örgü, oyun, rad, resimleri, sat, ses, silah, sıra, tartı, tele, tiren, uçan, UYDU, yazı(Satın alma gücü paritesi)
2 2002 öncesi: İtalyan Lireti.
İtalya, yüzyıllar boyunca çok çeşitli Avrupa uygarlıklarına ev sahipliği yapmıştır. Etrüskler ve Antik Romalıların İtalya topraklarını kendilerine yurt edinmelerinin yanı sıra, Rönesans hareketi de İtalya’nın Toskana kentinde doğmuş ve tüm Avrupa’ya buradan yayılmıştır. İtalya’nın başkenti Roma, yüzyıllar boyunca Batı uygarlığının merkezi olmuş, mimaride barok üslûbunun doğuşuna tanıklık etmiş ve eskiden beri Katolik Kilisesi’nin merkezi olmuştur.
Günümüzde İtalya demokrasiyle yönetilmekte olan bir cumhuriyettir ve ülkelerin kişibaşına nominal gayrisafi yurtiçi hasıla sıralamsında yirminci,[1] insanî gelişme endeksi sıralamasında yirminci, yaşam kalitesi endeksinde sekizinci sırada yer alan gelişmiş bir ülkedir. İtalya, 1957yılında başkent Roma ‘da imzalanan Roma Antlaşması’yla kurulan Avrupa Birliği adlı siyasi ve ekonomik örgütlenmenin kurucu üyelerindendir. Yedinci en büyük gayri safi yurtiçi hasılasıyla G8 Zirveleri’nin, NATO’nun, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün, Avrupa Konseyi’nin, Batı Avrupa Birliği’nin ve Schengen Antlaşması’nın da katılımcılarındandır. 1 Ocak 2007 tarihinde sürekli üye sıfatı olmaksızın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde iki yıllık sürecek üyelik dönemine başlamıştır.
İtalya sözcüğünün kökeni (İtalyanca: Italia) Latince Italia sözcüğüne dayanmaktadır.[2] Ancak başlı başına bu sözcüğün ne anlama geldiği belirsizdir. Yaygın biçimde inanılan savlardan biri, İtalya sözcüğünün antik dönemlerde Campania bölgesinin kuzeyinde yaşayan toplumların dili aracılığıyla Antik Yunancadaki Víteliú (anlam olarak genç sığır, Latince: Vitulus – buzağı) sözcüğünden geldiğini öne sürmektedir. Víteliú sözcüğü ise hayvanlar tanrısı Mars adına verilmiştir.[3] Büyük olasılıkla bununla ilgili olarak boğa figürü uzun yıllar güneydeki İtalyan boylarının simgesi olmuş ve çoğunlukla Roma’nın kurt figürünü boynuzlarken betimlenmiştir. Bu betimlemeler bağımsız İtalya’nın simgesi olarak Samnit Savaşları’nda sık sık kullanılmıştır.
İtalya adı ilk önceleri yalnızca, bugünkü İtalya’nın güneyindeki bir bölgeyi anlatmak için kullanılıyordu. Sirakuzalı Antiochus’a göre bu ad Calabria yarımadasının (o dönemki adıyla Bruttium) güney kesimleri için kullanılıyordu. Zamanla İtalya adı çevre bölgeleri de kapsayacak biçimde geniş bir kullanım alanı edindi. Antik Yunanistanlılar da bu bu adı daha geniş bir bölge için kullandılarsa da bu adın tüm yarımadayı anlatacak biçimde kullanılması ancak Romalıların bölgeyi ele geçirmesiyle oldu.[4]
İtalya Yarımadasındaki insan varlığının izleri bu İtalik kavimlerin yarımadaya ulaşmalarından çok öncelerine, 200 binyıl öncesi Yeni Taş Çağı’na kadar dayanır.[5] Lombardiya’daki Val Camonica vadisinde M.Ö. 8000 yılında kayalara oyulmuş resimler bulunmuştur. M.Ö. 1500-1100 yılları civarında kuzey İtalya’da izlerine rastlanan Terramare kültürü ise Tunç Çağına ait balta, kılıç ve hançer gibi cisimlerle günümüze kadar ulaşmıştır. Demir Çağının örnekleri ise M.Ö. 11.-7. yüzyıllar arasında Toskana civarında yerleşmiş Villinova kültürüne aittir.
M.Ö. 800 yılından sonra ortaya çıkan Etrüskler İtalya yarımadasında Antik Roma kültüründen önce ortaya çıkmış en önemli kültürdür. Etrüsklerin kökeni hakkında birçok değişik hipotez mevcuttur. Konuştukları dilin bir Hint-Avrupa dili olmadığı bilinmektedir. Roma kentinin kendisi Etrüsk topraklarına dâhildi. M. Ö. 396 yılında Etrüsklerin en büyük kenti olan Veio kentinin Romalılar tarafından istila edilmesiyle sona eren bu uygarlık Roma kültürüne damgasını vurmuş, Roma kültürü, mimarisi ve sanatına çok büyük bir etki yapmıştır.
Daha yakın dönemlerde, 8. ve 7. yüzyıllarda İtalya Yarımadası’nın güney kıyılarında ve Sicilya Adası’nda Yunan sömürge şehirleri kurulmuş ve bu bölgelere yoğun olarak Yunanlar yerleşmiştir. Daha sonraları bu nedenle Romalılar bu bu bölgeye Magna Graecia (Türkçe: Büyük Yunanistan) adını vermişlerdir.[6][7][8] Antik Roma, başlangıçta İ.Ö. 8. yüzyılda küçük bir tarım köyü olarak kurulmuş ancak yüzyıllar geçtikçe büyüyerek bütün Akdeniz’i çeveleyen muazzam bir uygarlık hâlini almıştır. Ele geçirdiği bölgelerde hâkim olan Yunan kültürüyle Roma kültürü birleşerek ortak bir uygarlık oluşturmuş; hukuk, devlet yönetimi, sanat ve felsefede bugün çağdaş Avrupa uygarlığının temelini oluşturan bir zemin yaratmıştır. Yaklaşık 12 yüzyıl boyunca varlığını sürdürmüş olan Roma uygarlığı bir monarşiden oligarşi ve cumhuriyetin bileşimi bir demokrasiye ve daha sonra da otokratik bir imparatorluğa dönüşmüştür. Roma İmparatorluğu zaman içinde düşüşe geçmiş ve çökmüştür. Hispanya, Galya ve İtalya’yı içine alan batı imparatorluğu 5. yüzyılda bağımsız krallıklara bölündü. Batı imparatorluğunun 476 yılında sona ermesi Roma’nın yıkılışı ve Orta Çağ’ın başlangıç tarihi kabul edilir.
İtalya Yarımadası’nın İ.S. 6. yüzyılda Bizans İmparatoru Jüstinyen tarafından Ostragotlardan kısa süreli geri alınmasından sonra İtalya içlerine yeni bir Germen boyları dalgası başladı. Bu süreçte Lombardlar İtalya’nın kuzeyine gelerek buraya yerleşti. Yüzyıllar boyunca Bizans orduları, Arapların, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun ve Papalık Devleti’nin birleşik bir İtalyan Krallığı kurmasını engelleyecek güçteydi. Ancak Bizans aynı zamanda Roma İmparatorluğu’nun eski topraklarını yeniden ele geçirecek güçten de yoksundu. Yine de Orta Çağ boyunca İtalya üzerindeki güç dengeleri çeşitli devlet ya da hanedanlar arasında değişkenlik gösterdi.
İtalya’nın bölgeleri 19. yüzyıla kadar ya bağımsız yönetimler olarak kaldı ya da komşu devletlerin yönetimleri altında bulundu. Bu otorite boşluğu sırasında İtalyan şehirlerinde anarşik koşullar hüküm sürüyordu ve şehirler derebeylik düzenine göre birbirlerinden ayrılmış biçimde yönetiliyordu. İtalya bu dönemde ticaret cumhuriyetleriyle ünlenmişti. Bu şehir devletleri oligarşiye göre yönetilen tüccarların ayrıcalık sahibi olduğu yönetimlerdi. Venedik, Cenova, Pisa ve Amalfi bu dönemin deniz ticaret konusunda öne çıkan şehirleridir.
Özellikle Venedik ve Cenova ticarette Avrupa’nın Doğu’ya açılan kapısıydı. Venedik, yöreye özgü bir tür camın üretilmesi ile ünlüydü. Floransa, ipek, yün, bankacılık ve mücevheratın önde gelen merkezlerindendi. Denizcilikte ileri bu şehir devletleri ayrıca Doğu’ya düzenlenen Haçlı seferlerinde de başı çeken güçlerdi.
Kara ölüm olarak da anılan 1348 tarihli veba salgını, İtalya nüfusun neredeyse üçte birini öldürerek İtalya’nın tarihine damgasını vurmuştur.[9] Bu salgının yaralarının sarılmasının ardından İtalyan şehirleri gerek ticaret gerekse ekonomi alanında büyümüştür. Bu iyileşme durumu daha sonra gerçekleşen hümanizm ve Rönesans hareketine ortam hazırlamıştır.
Orta Çağın sonlarında İtalya daha da küçük şehir devletlerine ve bölgelere bölündü: Napoli Krallığı İtalya’nın güneyinde etkili olan bir güçtü, Floransa Cumhuriyeti ve Papalık Devleti orta İtalya’yı yönetmekteydi, Cenova ve Milan kuzey ile batıda söz sahibi olan güçtü, Venedik ise doğu İtalya’da etkiliydi. 15. yüzyıl İtalyası Avrupa’nın en yoğun nüfuslanmış bölgelerinden biriydi ve sanatta Rönesans hareketinin de doğumyeridir. Dante Alighieri (1265–1321), Francesco Petrarch (1304–1374) ve Giovanni Boccaccio (y. 1313–1375)’nun yazıları ve Giotto di Bondone (1267–1337)’nin resimleriyle özellikle de Floransa bu kültür-sanat hareketinin merkezi olarak görülmektedir. Bu dönemde Niccolò de’ Niccoli ve Poggio Bracciolini gibi düşünürler kütüphanelerde Plato, Aristo, Öklid, Ptolemy, Cicero ve Vitruvius gibi ünlü Antik Yunan filozoflarının yapıtlarını incelemişlerdir.
1494 yılında Fransa Kralı VIII. Charles, İspanya’yı ele geçirebilmek amacıyla 16. yüzyıla dek sürecek olan saldırılar dizisinin ilk ayağını başlattı. Bu saldırılar ve rekabet sonunda İspanya Cateau-Cambrésis Antlaşması’yla galip taraf oldu. Böylece İspanya, Milan Düklüğü ve Napoli Krallığı üzerinde egemen güç durumuna geldi. Daha sonra İtalya üzerindeki etkili güç olma durumu, Utrech Antlaşması’yla Avusturya’ya geçti. Avusturya etkisi altında İtalya’nın kuzeyinde güçlü bir ekonomik dinamizm ve entelektüel canlılık oluştu. Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları (1796-1815) İtalyanlar arasında eşitlik, demokrasi, hukuk ve ulus olma bilinci gibi düşünceler uyandırdı.
19. yüzyılın ilk yıllarında İtalya I. Napolyon tarafından işgal edilerek Fransız etkisi altına girdi. Viyana Kongresi İtalya’nın Fransız işgalinden önce yöneten hanedanlara geri verilmesini öngörüyordu. Böylece Papalık Devleti, Sardinya-Piemonte Krallığı, Toskana Grandüklüğü, Modena Düklüğü ve Lombardiya-Venedik Krallığı tekrar kuruldu. Ancak Carbonari adı verilen gizli dernekler İtalya’nın birleşmesi için çalışmaya başladılar. Giuseppe Mazzini ve Giuseppe Garibaldi birleşme hareketinin öncüleri arasında yer alıyorlardı. Ayrıca Sardinya kralı II. Victor Emmanuel de bu birleşme hareketini destekleyenler arasındaydı.
1848 yılında Lombardiya Avusturya’nın elinde bulunuyordu. İtalya’yı birleştirmek konusunda Fransa’nın desteğini almayı başaran İtalya, 1859′da Fransa ile birlikte Avusturya’yı mağlup etti ve 11 Kasım 1859′da Avusturya ile Piyemonte arasında Zürih’te barış antlaşması yapıldı. Buna göre; Avusturya, Lombardiya’yı Piyemonte’ye verdi. Venedik dâhil olmak üzere diğer İtalyan Devletleri arasında bir konfederasyon oluşturulması ve konfederasyonun fahri başkanının papa, fiilî başkanının Piyemonte olması kabul edildi. Bir süre sonra Kuzey İtalya’daki küçük devletler de Piyemonte’ye katılma kararı aldılar. Böylece bütün Kuzey ve Orta İtalya Piyemonte’ye katılmış oldu. 1870′de Roma ve 1886′da Venedik, İtalya birliğine dâhil oldular. Bunların da katılımı sonucu İtalyan Millî Birliği tamamlanmış oldu. İtalya Krallığı kuruldu.
İtalya, Roma devrinden sonra ilk kez tek bir ülke hâline gelebilmişti. Yeni İtalyan Krallığı’nda 20. yüzyılda kuzey İtalya hızlı sanayileşerek gelişirken, güney İtalya’da nüfus hızla yükseliyor ve milyonlarca insan daha iyi bir yaşam için yurdışına göç etme yolları arıyordu. 1861 yılında ülkede çıkarılan anayasa insanlara pek çok temel hak ve özgürlüğü sağlıyordu. Ancak seçme ve seçilme hakları bunun dışındaydı ve varlıklı olmayan kişilerle eğitimsiz sınıfın oy kullanma hakkı yoktu. Daha sonra, 1913′te ülkedeki tüm erkeklere oy kullanma hakkı tanındı. Böylece sosyalist parti liberalleri ve muhafazakârları alt ederek ana politik parti hâline geldi. 19. yüzyılın son yirmi yılından başlayarak İtalya da diğer Avrupa ülkeleri gibi sömürgeleşme yoluna gitti. Osmanlı Devleti’na karşı yaptığı Trablusgarp Savaşı’nı kazandı. Batı Türkiye’de Oniki Ada; Afrika’da Libya, Etyopya ve Somali gibi bazı ülkeleri de işgal ederek sömürgeleştirdi.[10] I. Dünya Savaşı başladığında önce tarafsızlığını ilan eden İtalya, sonuç olarak 1915′te Londra Paktı ile İtilaf Devletleri arasına katıldı. İtalya’ya savaşa girmesi koşuluyla Trento, Trieste, Istria, Dalmaçya ve Osmanlı Devleti’nin bazı bölgeleri vadedildi. Savaş süresince 600.000 İtalyan askeri yaşamını yitirdi ve İtalya ekonomisi çöktü. Savaşın sonucunda İtalya’ya verilen sözlerden çoğu tutulmadı. St. Germain Antlaşması ile İtalya galip tarafta olmasına karşın yalnızca Trento, Trieste ve Bolzano’yu alabildi. Bu sonuç İtalyan toplumu arasında büyük hoşnutsuzluklara yol açtı.
I. Dünya Savaşı’nın neden olduğı yıkımdan sonra oluşan karışılık ortamında, 1917 Ekim Devrimi’nin ateşlediği hareketlilik bir anarşi ve kargaşa ortamı yarattı. Sosyalist bir devrimden kaygı duyan liberal görüşler Benito Mussolini önderliğinde küçük bir Ulusal Faşist Parti kurdular. Ekim 1922′de faşistler krala karşı bir darbe girişiminde bulundular. Kral, ordularına darbeci güçlere karşı koymamaları yönünde buyruk verdi ve Mussolini ile iş birliği yapma yoluna gitti. Bunu izleyen birkaç yıl içinde Mussolini tüm siyasi partileri kapattı ve birtakım kişisel özgürlükleri kısıtlayarak kendi diktatörlük rejimini ilân etti. 1935′te İtalya Habeşistan’ı görece uzun süren bir direniş sürecinin ardından işgâl edince Milletler Cemiyeti olaya müdâhil oldu. Buna karşılık faşist İtalya, Nazist Almanya ile anlaşma ve iş birliği yoluna gitti. Nazi Almanya ile ilk antlaşma 1936 yılında yapıldı. Ardından 1938′de Çelik Paktı geldi. İspanya İç Savaşı’nda İtalya, Franco’yu sonuna kadar destekledi. Avusturya’nın ve Çekoslovakya’nın Almanya’ya bağlanması girişimlerinde de Hitler’e destek verdi.
İtalya, Güney Avrupa’da anakaradan Akdeniz’e çıkıntı yapan uzun, çizme biçimindeki İtalya Yarımadası ile bu yarımada ve Alpler arasındaki topraklar üstüne kuruludur. Ülke, en büyükleri Sicilya ve Sardinya olmak üzere Akdeniz’de irili ufaklı pek çok adanın da sahibidir. Toplam yüz ölçümü 301.230 kilometrekaredir. Bunun 294.020′sini kara, 7.210′unu ise sular oluşturmaktadır.
Adalar da işin içine katıldığında İtalya Adriyatik, İyon ve Tiren denizleri aracılığıyla toplamda 7.600 kilometre uzunluğunda deniz kıyısına; İsviçre ile 740, Fransa ile 488, Avusturya ile 430, Slovenya ile 232, San Marino ile 39 ve Vatikan ile 3.2 kilometre kara sınırına sahiptir. Mikrodevletler olarak anılan Vatikan ve San Marino tümüyle İtalya içinde yer alır ve tek komşusu İtalya’dır. Benzer olarak İtalya’nın da İsviçre içinde kalan Campione d’Italia adında, yaklaşık 1.5 kilometrekare büyüklüğünde ve 2.500 nüfuslu bir eksklav beldesi vardır.
Apenin Dağları yarımadayı boydan boya aşar ve Alplerin bir koludur. Alpler ise ülkenin kuzey sınırında, İsviçre ile İtalya arasında yer alır. Ülkenin en büyük gölleri, kuzeyde yer alan 143 kilometrekarelik Garda Gölü ve ülkenin orta kesimlerinde bulunan Trasimeno Gölü’dür. Ülkenin en büyük akarsuyu Po Nehri, Alplerden başlayarak Padan Ovası’nı geçer ve batı sınırında Adriyatik Denizi’ne sularını boşaltır. İtalya’da ayrıca pek çok aktif volkan bulunur. Bunlardan Etna Avrupa kıtasındaki en büyük yanardağdır. İtalya’nın diğer önemli yanardağları, Vezüv, Stromboli ve Vulcano’dur.
İtalya’da iklim özellikleri son derece çeşitlidir ve bölgenin coğrafi özelliğine göre ülkenin büyük bölümünde egemen olan tipik Akdeniz ikliminden büyük farklılıklar gösterebilir. Örneğin Turin, Milano ve Bologna gibi şehirlerin bulunduğu İtalya’nın iç kuzey bölgeleri Köppen iklim sınıflandırmasında Cfa kategorisinde yani karasal iklim bölgesi olarak gösterilir. Ligurya Bölgesi’nin kıyı kesimleri ve Floransa’nun güneyinde kalan bölgeler genel olarak Akdeniz iklimine uysa da, yarımadanın kıyı kesimleriyle yüksek rakımlı iç bölgeler ve vadiler arasındaki büyük iklim farklılıkları göze çarpar. Özellikle kış ayları boyunca yüksek yerler soğuk, yağışlı ve çoğu zaman da karlı olur. Bunun yanında kıyı kesimlerinde ise ılıman kışlar ile ılık ve yağışız yazlar geçirilir.
İtalya’nın yönetim biçimi çok partili ve parlementer demokrasi ile işleyen cumhuriyettir. İtalya’nın politikaları bu bağlamda oluşturulur. Yürütme erki, bakanlar kurulunun elindedir ve bu kurula ülkenin cumhurbaşkanı başkanlık eder. Yasama organı, ulusal meclis ve bakanlar kurulu tarafından ortaklaşa yürütülür. Yargı, yasama ve yürütme erklerinden bağımsızdır. İtalya 2 Ocak 1946′dan bu yana demokratik cumhuriyet olarak yönetilmektedir. Bunun öncesinde ülkede bulunan kraliyet sistemi halkoylaması sonucu kaldırılmıştır. İtalyan Anayasası ise 1 Ocak 1948 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
İtalya Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı (İtalyanca: Presidente della Repubblica) her yedi yılda bir ulusal meclis ve az sayıda bölgesel temsilci tarafından seçilir. İtalya’da cumhurbaşkanları tarafsız bir biçimde ülkenin birlik ve bütünlüğü simgelemekle yükümlüdürler. Daha önceleri İtalya krallarına verilen hakların büyük bölümünü elinde bulundurur. Cumhurbaşkanı, yasama, yürütme ve yargı erklerinin ortasında tüm bunların işlerliğini sağlamakla görevlidir. Yöneticileri atamak, yargıya başkanlık etmek ve ülke ordusunun başkomutanı olmak gibi görevleri de yürütmektedir. Seçim ile işbaşına gelmiş partiler içinden çıkacak başbakanı da cumhurbaşkanı atar ve başbakana kabineyi kurma görevi verir. Kabinenin onaylanması ulusal mecliste yürütülen güven oylamasına bağlıdır.
İtalya’da iki meclisli sistem uygulanmaktadır ve bu meclisler halk tarafından oylama yöntimiyle seçilir. Halk meclisinde 630 sandalye varken, sentadodaki sandalye sayısı 315′tir. Senatoda bunun yanısıra az sayıda ömürboyu katılım hakkına sahip olan temsilci de yer alır. İtalya’da halk meclisine katılacak temsilcileri seçmek için yapılan oylamalara 18 yaşını doldurmuş olan her İtalyan vatandaşı katılabilir. Ancak senato üyelerini seçerken oy kullanma yaşı alt sınırı 25 olarak belirlenmiştir. Her iki meclis de 5 yıllık süreler için seçilir. Ancak cumhurbaşkanının bazı olağanüstü hâllerde meclisi feshetme hakkı vardır. Bu durumun örnekleri 1972, 1976, 1979, 1983, 1994, 1996 ve 2008 yıllarında yaşanmıştır.
İtalyan Parlamentosu’nun kendine özgü (sui generis) özelliklerinden biri de İtalya’nın kalıcı olarak yurtdışında yaşayan İtalyan vatandaşlarına da temsil hakkı vermesidir. Günümüzde çoğunluğu eski sömürge ülkelerinde olan 2.5 milyon yurtdışında yaşayan İtalyan vatandaşı vardır. 630 ulusal meclis temsilcisi içinde 12, 315 senato temsilcisi içindeyse 6 kişi yurtdışındaki İtalyan vatandaşları arasından seçilmiştir. Bu olay ilk kez Nisan 2006′ta yaşanmıştır ve bu milletvekillerine İtalya’dan seçilenler ile eşit haklar verilmektedir. İtalyan hukuk sistemi büyük ölçüde Roma hukuku üstüne kuruludur. İtalya Anayasa Mahkemesi yasaların anayasaya uygunluğunu ve anayasanın korunmasını denetler. İtalya’da anayasa mahkemesi İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yeniliklerdendir.
İtalya, günümüzdeki anlamıyla Avrupa Birliği’ne dönüşmeden önce oluşturulam Avrupa Topluluğu’nun kurucu üyelerindendir. Ülke, 1955 yılında Birleşmiş Milletler’e kabul edilmiştir ve NATO’nun da en büyük destekçilerinden ve üyelerindendir. Ayrıca Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması/Dünya Ticaret Örgütü ve Avrupa Konseyi gibi örgütler de İtalya’nın üyesi olduğu bazı diğer kuruluşlardır. 1994 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın, 2001 ve 2003 yıllarında Avrupa Birliği’nin, ve G8 topluluğunun dönüşümlü başkanlık görevlerini de yürütmüştür.
İtalya Birleşmiş Milletler ve uluslararası güvenlik konusundaki politikalarını desteklemektedir. İtalyan ordusu çeşitli zamanlarda Somali, Mozambik ve Doğu Timor’da barışgücü askeri olarak görev yapmış; Bosna, Kosova ve Arnavutluk’ta NATO ile Birleşmiş Milletler operasyonlarına katılmıştır. Şubat 2003′te Afganistan’a 2.000 asker yollamıştır. İtalya Irak’ta istikrar ve güvenliğin sağlanabilmesi amacıyla yürütülen uluslararası çalışmalara da destek vermektedir. Irak’a göndermiş olduğu askerlerden 3.200 kadarını Kasım 2006′da geri çekmişse de günümüzde yalnızca insanî yardım ve sivil güvenlik ekipleri ile hizmet vermeyi sürdürmektedir.
İtalya’nın asker gönderdiği bir başka ülke de 2006 yılında Lübnan olmuş ve Birleşmiş Milletler aracılığıyla 2.450 İtalyan askeri bölgede konuşlandırılmıştır.[11]
İtalyan silahlı kuvvetleri, İtalya Cumhuriyeti cumhurbaşkanı tarafından başkanlık edilen Yüksek Savunma Konseyi’nin komutasındadır. 2008 yılında ordu 186.798 kişilik personelden oluşmaktadır. Bunun yanısıra 114.778 kişilik bir jandarma ekibi de görev yapmaktadır.[12]
İtalya’da askerlik görevi 2003 yılından bu yana zorunlu olmaktan çıkarılmıştır. 18 yaş ve üstü kişiler istedikleri taktirde orduya katılabilirler. İtalya’nın 2007 yılı askerî harcaması 33.1 milyar dolar olmuştur. (ulusal gelirin %1.8′i) [13]
İtalyan ordusu (İtalyanca: Esercito Italiano) İtalya Cumhuriyeti’nin savunma birimleri içinde en temel olanıdır. Ülkede, 2003 yılından bu yana katılımın isteğe bağlı olduğu profesyonel ordu görev yapmaktadır. 2008 yılında İtalyan ordusunun asker sayısı 109.703 olarak bildirilmiştir. İtalya’nın elinde bulundurduğu önemli savunma araçları içinde Dardo piyade savaş aracı, Centuaro tank imha edici, Ariete tanklar; hava savunma araçları içindeyse A-129 taktik taarruz saldırı helikopteri bulunmaktadır. İtalyan ordusu pek çok kez Birleşmiş Milletler kararları uyarınca dünyanın çeşitli yerlerinde görev yapmıştır.
İtalyan Donanması (İtalyanca: Marina Militare) 2008 yılı itibarıyla 43.882 gemi ve uçak gemisi, muhrip, fırkateyn, denizaltı ve daha küçük boyutlu araştırma gemisine sahiptir. [14] Marina Militare olarak anılan donanma son dönemlerde daha yüksek kapasiteli uçak gemileri, muhripler, denizaltılar ve çok amaçlı fırkateynler ile donatmaktadır. (Cavour gibi). İtalyan donanması NATO’nun bir üyesi olan İtalya adına dünyanın çeşitli bölgelerinde görevler yürütmüştür.
İtalyan Hava Kuvvetleri (İtalyanca: Aeronautica Militare) İtalyan ordusunun en önemli ve gelişmiş birimlerinden biridir. İtalyan havacılık tarihi 1884 yılına kadar uzanmaktadır ve İtalya, 1911 yılında Osmanlı Devleti ile İtalya arasında yapılan Trablusgarp Savaşı’nda uçağı dünya üzerinde ilk kez savaş aleti olarak kullanarak tarihe geçmiştir. Çağdaş İtalyan havacılık kuvvetleri ise 28 Mart 1923 tarihinde kurulmuş ve bugün 45 bin personel ve 763 hava aracıyla hizmet vermektedir. İtalya 29 adet havaüssüne ve kendi ürettiği çok sayıda patentli hava savaş aracına sahiptir.
İtalyan jandarma askerlerine Carabinieri adı verilir. Bunlar asker donanımına sahip polis ekipleridir. Ülkede sivil güvenliğin sağlanmasından sorumlulardır. İtalyan jandarmasının geçmişi Savoy dükü I. Victor Emmanuel’e dayanmaktadır. Mussolini iktidarı dönemi faşist İtalya’da jandarma askerleri her türlü karşı eylem ve gösteriyi bastırmak için kullanılmıştır. Jandarma askerlerinin üniformaları lacivert renkli bir takım, yaka ve manşetlerde gümüşî şeritler ile gümüş rengi apoletlerden oluşmaktadır. Bu birimin kullandığı araçlar bölgeye göre değişen gereksinimler doğrultusunda otomobil, motorsiklet, zodyak bot ya da unimoglar olabilir.
İtalya, 20 adet bölgeye ayrılmıştır (çoğul: regioni, tekil regione). Bunların beş tanesi, yerel sorunları çözmek için yasalar uygulayabilmelerine izin veren özerk statüye sahiptir; bu bölgeler, aşağıdaki tabloda bir yıldız (*) işareti ile etiketlenmiş. Ek olarak ülke toplam 109 il (province) ve 8.101 kömün’e (comuni) bölünmüştür.
![]()
2008 yılının sonunda, İtalya’nın toplam nüfusu 60 milyonu aştı.[15] Bu sayılar ışığında, İtalya günümüzde Avrupa Birliği içinde Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’tan sonra dördüncü, dünya genelindeyse yirmi üçüncü en kalabalık ülkedir. İtalya’da kilometrekareye düşen kişi sayısı 199.2′dir ve bu yoğunluk da İtalya’yı Avrupa Birliği içinde en yoğun nüfuslu beşinci ülke yapar. Ülkenin en yoğun nüfuslu bölgesi Kuzey İtalya’dır ve ülkenin yüzölçümünün yaklaşık üçte birini oluşturan bu bölge, ülkenin toplam nüfusunun ise neredeyse yarısını barındırmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında İtalya, uzun süreli bir ekonomik yükseliş sürecine girmiş ve bu dönemde ülkenin kırsal kesimlerinden büyük kentlere göç patlaması yaşanmıştır. Bunun yanısıra ülke göç ile nüfus yitiren bir ülke olmaktan çıkmış, göçmen kabul eder hâle gelmiştir. Bu ekonomik canlılık ve atılım süreci 1970′lere dek sürmüştür.[16] Buna karşın, son yirmi yılda İtalya’nın aldığı yoğun dış göç sayesinde İtalya 2000′li yıllarda yeni doğum oranlarında gözle görülür bir artış yaşamaktadır. Bu artış özellikle uzun süredir düşük oranlarda seyreden kuzey bölgelerinin nüfuslarında görülmektedir.[17]
Kadın başına düşen çocuk sayısı da gerek göçmen annelerin, gerekse İtalyan kadınlarının dünya getirdikleri çocuklarla geçen yıllara oranla artış göstermiştir. 2005 yılında kadın başına düşen çocuk sayısı 1.32 iken, 2008 yılında bu sayı 1.41′e kadar çıkmıştır.[18]
OECD raporlarına göre İtalya’daki metropoller şunlardır:,[19]
İtalyan hükûmetinin yaptığı açıklamaya göre İtalya’da Ocak 2009 tarihinde toplam 3.891.295 göçmen yaşamaktadır. Bu rakam İtalya’nın toplam nüfusunun %6.5′ine denk gelmektedir. [20] Avrupa Birliği’nin son yıllarda gerçekleştirdiği genişleme girişimleri sonucu İtalya’ya yapılan en yeni göç dalgası komşu Avrupa Birliği üyesi ülkeler ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelmiştir. Önceden en yoğun göçün alındığı Kuzey Afrika’nın yerine günümüzde öne çıkan gruplar Asyalı göçmenlerdir. İtalya’da en büyük göçmen grup resmî olarak kayıtlı yaklaşık 800 bin kişiyle Romenlerdir. Romenler son yıllarda Arnavutları ve Faslıları sayıca geçerek İtalya’daki en büyük azınlık durumuna gelmişlerdir. Bazı gayrıresmî varsayımlar ve savlar, İtalya’da yaşayan Romenlerin sayısının belirtilen rakamdan iki katı kadar hatta daha fazla olduğunu öne sürmektedir.[21] 2009 Yılı itibarıyla İtalya nüfusu içinde yurtdışında doğmuş olanların sınıflandırılması şöyledir: Avrupa (53.5%), Afrika (22.3%), Asya (15.8%), Amerika (8.1%) ve Okyanusya (0.06%). İtalya’da yaşayan göçmenlerin ülke içindeki dağılımı ise olduka dengesizdir. Ülkedeki göçmenlerin %87.3′ü ülkenin ekonomik olarak en gelişmiş yerleri olan kuzey ve orta kesimlerinde yaşarken, yalnızca %12.8′i yarımadanın güney kesimlerinde yaşar.
1800′lerin sonunda İtalya topraklarında ulusal birliğin sağlanmasının ardından İtalya’da yurtdışına verilen kitlesel göçler başladı. 1898 ve 1914 yılları arasında tüm dünya ülkelerinde İtalyan diasporası kayde değer ölçüde büyüdü. Bu süreçte her yıl yaklaşık 750 bin İtalyan yurtdışına göç etti.[22] İtalyan toplulukları, önceleri İtalya’nın eski Afrika sömürgelerinde büyüme gösterdi. Bu dönemde Eritre’de (İkinci dünya savaşı başladığındaki sayıları 100 bin)[23], Somali’de ve Libya’da (150 bin nüfusla toplam ülke nüfusunun %18′ini oluşturuyorlardı) pek çok sayıda İtalyan bulunuyordu. Ancak Libya’da yaşayan İtalyanlar 1970 yılında tümüyle ülkeden uzaklaştırıldılar. [24] İkinci Dünya Savaşı sonrasında geçen on yıllık dönemde yaklaşık 350 bin İtalyan kökenli kişi Yugoslavya’yı terk etti.[25] Geçmişte İtalyanların göç ettikleri bölgelerde bugün onların soyundan gelen milyonlarca insan bulunmaktadır: Brezilya (25 milyon),[26] Arjantin (20 milyon),[27] Amerika Birleşik Devletleri (17.8 milyon),[28] Uruguay (1.5 milyon),[29] Kanada (1.4 milyon),[30] Venezuela (900,000)[31] ve Avustralya (800,000).[32]
İtalya’da pek çok etnik grup hükûmet tarafından resmî olarak tanınmakta ve bu gruplara azınlık hakları çerçevesinde bazı ayrıcalıklar verilmektedir. Bu haklar uyarınca kimi azınlıkların dilleri, yaşadıkları bölgelerde ikinci bir resmî dil olarak kabul edilebilmektedir.
Sözkonusu bu bölgelerde hazırlanan resmî belge ve tabelalar ve trafik levhaları ikidillidir. Ladincenin konuşulduğu bölgelerde ise üçdilli olarak da hazırlanabilmektedir. azınlık okullarının bulunduğu yerlerde azınlık dillerinde eğitim göre olanağı bulunabilmektedir.
Ülkedeki en eski dinî azınlık grubu ise Yahudilerdir. Geçmişte İtalya’nın en büyük Hıristiyan olmayan azınlığı olarak anılan Yahudilerin bugün İtalya’daki sayısı ortalama 45.000 kadardır. Son yıllarda Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan aldığı yoğun göçler sayesinde ülkede 825 bin kişiden oluşan bir Müslüman azınlık oluşmuştur.[35] Müslümanlar İtalya nüfusunun %1.4′ünü oluşturmaktadır ama bunların içinden yalnızca 45.000′inin İtalyan vatandaşlığı vardır. Ülkede ayrıca 50 bin kadar budist [36][37] 70 bin kadar Sih[38] ve 70 bin kadar da Hindu yaşamaktadır.
Uluslararası Para Fonu’nun verilerine göre İtalya, 2008 yılında dünyanın en büyük yedinci, Avrupa’nın ve Avrupa Birliği’nin ise dördüncü ekonomisidir. Ülkenin kuzeyinde gelişmiş bir sanayi ile köklü ve zengin özel şirketler öne çıkarken, ülkenin güney kesimleri devlet destekli tarım ve ufak çaplı sanayi alanları ile ayakta durmaktadır.
Geride bırakılan son 10 yıl içinde ülke ekonomisinin yıllık ortalama büyümesi %1.23 olmuştur. Bu sayı Avrupa Birliği ortalaması için %2.28′dir.[39] Son yıllarda yaşadığı ekonomik durgunluk, siyasi çalkantılar ve reform programlarını uygulamadaki aksaklıklar nedeniyle basın tarafından Avrupa’nın hasta adamı biçiminde anılmaktadır.[40][41] Ancak yapılan son istatistiksel araştırmalar ışığında İtalyanların satın alım gücünün Avrupa Birliği ortalaması değerlerine yakın olduğu gözlenmektedir. [42]
İtalya’da genel olarak ülkenin coğrafi yapısından kaynaklanan nedenlerden ileri gelen yapısal sorunlar vardır. Hammadde eksikliği ve enerji kaynaklarının azlığı da öne çıkan baika sorunlardır. Ülkenin coğrafi yapısı genel olarak dağlıktır. Bu nedenle yoğun tarım yapılabilecek topraklar oldukça kısıtlıdır. Enerji sektöründe büyük ölçüde dışa bağımlılık sözkonusudur. 2006 yılı verilerine göre ülkede tüketilen toplam enerji miktarının %86′sı dış kaynaklardan sağlanmıştır.(katı yakıtların %99.7′si, petrolün %92.5′i, doğalgazın %91.2′si ve elektriğin %15′i.)[43][44]
İtalya ekonomisi ayrıca altyapı yatırımlarının gelişmemesi, pazara yönelik reformların uygulanamaması ya da yapılmaması ve araştırma konusunda yatırımlar yapılmaması nedeniyle güç yitirmektedir. Dünya Ekonomik Özgürlük Endeksi, 2008 yılında yayınladığı çalışmada ülkenin sırasını dünyada 64. Avrupa’da ise 29. olarak belirlemiştir. Böylece İtalya, avro alanı içinde en son sıraye yerleşmiştir. Dünya Bankası’na göre İtalya iş kurma, yatırım yapma ve ticaret konularında oldukça uygun ülkeler arasında gösterilmektedir. Buna karşın, ülkede bürokrasi alanında, mülkiyet haklarının korunması ve yüksek vergilendirmeler konusunda sorunlar göze çarpmaktadır.[45] Bununla birlikte son yapılan araştırmalarda İtalya’nın 2006 yılında araştırma ve geliştirme konularına ayırdığı bütçe gayrisafi millî hasılanın %1.14′üyle sınırlı kalmış ve böylece, %1.84′lük Avrupa Birliği ortalamasının ve %3′lük Lizbon Stratejisi hedeflerinin oldukça altında kalınmıştır.[46]
İtalya ekonomisinin büyüklüğündeki diğer ülkelerde karşılaştırıldığında İtalya’da oldukça az sayıda dünya çapında çokuluslu şirket vardır. Buna karşın İtalya’daki küçük ve orta ölçekteki şirket sayısı oldukça fazladır. Bu durum İtalya’da üretim sektöründe tek bir ürünün öne çıkmasına neden olmuştur. İtalya’nın dışsatımını yaparak ekonomisini canlı tuttuğu lüks tüketim malları son dönemlerde Çin gibi yükselmekte olan ve işgücünün ucuz olduğu ülkelerle rekabet içine girmektedir.[47] İtalya’nın dışarıya sattığı ürünler içinde en önde gelenler motorlu araçlar (Fiat Group, Aprilia, Ducati, Piaggio); kimyasal ve petrokimyasal ürünler (Eni); enerji ve elektrik mühendisliği sistemleri (Enel, Edison); elektrikli ev gereçleri (Candy, Indesit); uzay ve savunma teknolojileri (Alenia, Agusta, Finmeccanica); ateşli silahlar (Baretta); moda ve tekstil ürünleri (Armani, Valentino, Versace, Dolce & Gabbana, Robert Cavalli, Benetton, Prada, Luxottica); gıda ürünleri (Ferrero, Barilla, Martini & Rossi, Campari, Parmalat) ve lüks arabalar ((Ferrari, Maserati, Lamborghini, Pagani) ile yatlardır (Ferretti, Azimut)
İtalya’da turizm ise ülkede en hızlı gelişen ve en çok kâr getiren sektörlerdendir. Her yıl 43.7 milyon turist ülkeyi ziyaret etmekte ve ülkeye 4.7 milyar dolar bırakmaktadır. İtalya dünya sıralamasında en çok ziyaret edilen beşinci ülke, turizmden en çok kazanan dördüncü ülkedir.[48]
2004 yılında İtalya’da ulaşım sektörü, yaklaşık 119.4 milyon avroluk iş hacmine ulaştı ve ulaşım alanında hizmet veren 153.700 şirkette 935.700 kişiye istihdam sağlandı. Ulusal yol ağında bakıldığında, 2002 yılında İtalya’da iş görür durumda toplam 668.721 kilometre uzunluğunda karayolu vardır. Bunun 6.487 kilometresi bir özel şirket tarafından işletilen devlet yollarıdır.
2005 yılında İtalya’da 34.667.000 otomobil (Her bin kişiye 590 otomobil) ve 4.015.000 yük taşıtı olduğu kayda geçmiştir. Devlete ait olan ancak yine bir özel şirket tarafından yönetilmekte olan demiryolları da 2003 yılında toplam 16.287 kilometre olarak ölçülmüştür. Ülkedeki demiryolu ağının %69′u elektrikli olup demiryollarında toplam 4937 lokomotif ve vagon çalışmaktadır. Fréjus Demiryolu Tüneli, Alpleri aşarak ülkeyi Fransa ile bağlayarak demiryolu ulaşımında önemli bir yer tutmaktadır. Yapımı sürmekte olan Brenner Tüneli ise Avusturya ile İtalya’yı demiryolu ile birbirine bağlayacaktır.
Ulusal sınırlar içinde kalan akarsu ağı genelinde toplam uzunluğu 1.477 kilometreyi bulan ırmak ve kanallarda ulaşım ve taşımacılık yapılabilmektedir. Ülkede ayrıca 2004 yılı itibarıyla büyük çapta havalimanlarının sayısı 30, büyük limanların sayısı ise 43 olarak saptanmıştır. Cenova limanı İtalya’nın en büyük, Akdeniz’in ise ikinci büyük limanıdır. 2005 yılında İtalya’da 389 bin birimlik sivil havacılık filosu ve 581 gemilik bir ticaret filosu bulunmaktadır.[49]
İtalya, 1861 yılında ulusal birliğini sağlayana dek tek bir ülke değildi. İtalya topraklarındaki küçük devlet ve krallıklar birbirleri arasında farklılık gösterebilen kendi kültürlerini geliştiriyorlardı. Bu nedenle günümüzde İtalyan geleneği ya da İtalyan kökenli olarak adlandırılan şeyler bölge ve kökenlerine göre ayrılabilir. İtalya’nın Avrupa’nın kültürel ve tarihî mirasına katkısı çok büyüktür. Roma İmparatorluğu gibi dünyanın köklü devletlerine ev sahiplliği yapmış olması ve Hıristiyanlığın en önemli merkezi Vatikan’ı içinde bulundurması nedeniyle kültürel miras ögeleri bakımından son derece zengindir. İtalya, günümüzde UNESCO’nun 44 Dünya Kültür Mirası alanına ev sahipliği yaparak birinciliği elinde bulundurmaktadır.
İtalya’da resim sanatı tarihin hemen her döneminde gelişim göstermiştir. Tiziano Vecellio ve Caravaggio İtalyan resminin en seçkin erken örneklerini vermişlerdir. İtalyan ressamların işlerinde çoğunlukla dinî figürler öne çıkmıştır. Bunda ülkenin Vatikan ile olan yoğun ilişkisi etkili olmuştur. İtalya’da resim sanatında verilen yapıtlar çoğu zaman Avrupa’nın en önde gelen sanat eserleri olmuştur. Romanesk ve Gotik sanattan, Rönesans ve Barok üslubuna kadar her sanat akımında İtalyan ressamlar kaydadeğer ürünler vermişlerdir. Bu dönemlerde yapıtlar veren ressamlar arasında Michelangelo, Leonardo da Vinci, Donatello, Botticelli, Fra Angelico, Tintoretto, Caravaggio, Bernini, Titian ve Raphael sayılabilir. Bu dönemlerden sonra İtalya dış güçler tarafından sürekli baskılarla maruz kalmış ve bu da ülkede ilginin sanattan, daha çok politik sorunlara kaymasına neden olmuştur. Tüm bunlar sonucunda İtalya Avrupa’da sanat alanında elde ettiği otoriteyi yitirmiştir. Daha sonraları İtalyan resminde ilk canlanma 20. yüzyılda Fütürizm akımıyla olmuş ve bunu metafizik resim akımı izlemiştir. Bu akımda en önemli katkıları Giorgio de Chirico vermiş ve kendinden sonra gelecek olan kuşak ve gerçeküstücülük akımı temsilcileri üzerinde büyük etkiye sahip olmuştur.
İtalyan dilinin temelleri, 1300′lü yıllarda Floransalı şair Dante Alighieri tarafından atılmıştır. İtalyan yazınının en erken ve önemli temsilcileri arasında sayılan Dante’nin İlahî Komedya adlı yapıtı Orta Çağlarda Avrupa’da üretilen en önemli yazınsal eserlerden biridir. Bunu dışında Giovanni Boccaccio, Giacomo Leopardi, Alessandro Manzoni, Torquato Tasso, Ludovico Ariosto ve Petrarch gibi ünlü İtalyan edebiyatçıları yüzyıllar boyu Avrupa yazınına katkıda bulunmuşlardır. Felsefe alanında öne çıkan düşünürler arasında Giordano Bruno, Marsilio Ficino, Niccolò Machiavelli ve Giambattista Vico sayılabilir.
Çağdaş İtalyan yazınını temsilcileri arasında ise pek çok Nobel ödüllü yazar bulunur. Nobel ödülü almış İtalyan edebiyatçılar şunlardır: ulusalcı şair Giosuè Carducci (1906)’da, realist yazar Grazia Deledda (1926)’da, çağdaş tiyatro yazarı Luigi Pirandello (1936)’da, şair Salvatore Quasimodo (1959)’da, Eugenio Montale (1975′te), satirist tiyatro yazarı Dario Fo (1997′de)[50]
İtalyan tiyatro sanatı incelenecek olursa, kökenleri Yunan tiyatrosu etkisinde kalmış Roma tiyatrosuna kadar indirilebilir. Roma dönemi drama yazarları genelde Yunanca oyunları çevirmişlerdir. 16. yüzyılda ve 18. yüzyıla kadar Commedia dell’arte akımı doğaçlama tiyartonun bir dalı olarak kalmıştır ve bugün bile İtalya sahnelerinde görülebilmektedir. İtalya’da yaygın olan bir başka tiyatro geleneği de canovaccio adı verilen gezici tiyatro truplarıdır. Bu truplardaki sanatçılar gittikleri yerlerde açıkhava sahneleri kurarlar ve kabataslak bir senaryo çerçevesinde hokkabazlık ve akrobasi ile karışık eğlence şovları düzenleyerek tiyatro yaparlar.
Yüzyıllar boyunca, İtalya’dan pek çok bilim insanı yetişti. Bu bilim insanlarının çeşitli alanlarda insanlığa kazandırdıkları buluşlar ile kendilerinin ve ülkelerinin adını duyurdular. Bunlar içinde en bilinen isimlerden biri de Leonardo da Vinci’dir. Da Vinci, biyolojiden teknolojiye pek çok alanda çağdaş bilime rehberlik eden buluşlara imza attı. Aynı şekilde Galileo Galilei fizik, matematik ve astronomi alanlarında çalışan ve pek çok buluşa imza atan bir başka İtalyan bilim insanıdır. Galilei teleskobun geliştirilmesine önemli katkılarda bulunmuş ve bir bölümünü kendi gerçekleştirdiği sayısız astronmik buluşa olanak sağlamıştır. Nobel ödülü de kazanan fizikçi Enrico Fermi dünyanın ilk nükleer reaktörünü oluşturan gruba önderlik etmiş, kuantum teorisinin oluşturulmasına verdiği destek ve fizik alanındaki diğer önemli çalışmalarıyla adını duyurmuştur.
İtalya’da bilim alanında önemli katkılar veren araştırmacılar arasında Güneş Sistemi ile ilgili pek çok buluşa imza atan gökbilimci Giovanni Domenico Cassini, pili bulan fizikçi Alessandro Volta, matematikçiler Lagrange, Fibonacci ve Gerolamo Cardano, mikroskopik anatominin kurucusu doktor Marcello Malpighi, hücre teorileri, hayvan üremesi ve insan bedeninin işlevleri konusunda yeni bilgiler ortaya çıkarak biyoloji araştırmacısı Lazzaro Spallanzani, kendisiyle aynı adla anılan golgi aygıtını bularak Nobel ödülü kazanan bir diğer İtalyan bilim insanı Camillo Golgi ve radyoyu icat ederek, yine Nobel kazanan bir başka İtalyan olan Guglielmo Marconi sayılabilir.
İtalyan folk müziğinden, Avrupa klasik müziğine kadar, müzik her zaman İtalya kültüründe önemli bir rol oynamıştır. Opera’ya hayat veren İtalya, klasik müziğin temellerinin atıldığı yerdir. Aynı zamanda piano ve violin gibi klasik müzikle ilgili çalgılarında ortaya çıkış yeri İtalya’dır. Senfoni, konçertove sonata da köklerini İtalya’da 16. ve 17. yüzyıllarda gelişen akımlardan alan müzik türleridir. İtalya’nın en önde gelen bestecileri arasında, Rönesans dönemi bestecisi Palestrina ve Monteverdi, Barok besteciler Alessandro Scarlatti, Corelli ve Vivaldi, klasik dönem besteciler Paganini ve Rossini ile romantik besteciler Verdi ve Puccini sayılabilir.
Çağdaş İtalyan besteciler Berio ve Nono elektronik müzik konusunda önemli eserler vermişlerdir. Ülkede çok sayıda işler hâlde operaevinin bulunmasından dolayı ülkede klasik müziğin hâlâ tutunmakta olduğu görülmektedir. Milano’daki La Scala ve Napoli’deki San Carlo operaevleri ve Maurizio Pollini ile Luciano Pavarotti dünyaca ünlü tenörler İtalya’nın klasik müzik alanındaki başarı ve egemenliğinin birer göstergesidir.
Ülkede ilk olarak 1920′lerde ortaya çıkan caz müziği hızla tutuldu ve İtalya’da geniş kitlelere yayıldı. Faşist dönemin Amerikan karşıtı politikalarına karşın caz müziği ülkede hep popüler kaldı. 70′li yıllarda Progressive rock hareketinin başını çeken ülkelerden oldu ve rock müzik alanında dünyaya PFM ve Goblin gibi gruplar kazandırdı. Pop müzik sanatçısı Mina Anna Mazzini, Andrea Bocelli, Laura Pausini ve Eros Ramazzotti İtalya’nın son dönemlerde uluslararası düzeyde sükse yapmış sanatçılarıdır.
İtalyan sinema tarihi, Lumière Kardeşlerin hareketli resimler ile sinema tekniğini bulmasının kısa süre sonra başladı. İlk İtalyan filmi, dönemin papası XIII. Leo’nun kameraya karşı kutsama yapan görüntüsünden oluşan birkaç saniyelik, oldukça kısa bir kayıttı. Gerçek anlamda İtalyan sinema endüstrisi 1903 ve 1908 yılları arasında kurulan Società Italiana Cines, Ambrosio Film ve Itala Film adlarında üç film şirketiyle doğdu. Daha sonra Milano ve Napoli’de de film şirketler boy göstermeye başladı. Kısa süre içinde bu şirketler büyüyerek nitelikli işler çıkartmaya başladılar ve İtalyan filmleri dışarıya da gönderilmeye başlandı. İtalya’da sinema Benito Mussolini iktidarı döneminde bir tür siyasi propaganda aracı olarak da kullanıldı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtalyan filmlerinin yıldızı parladı ve 1980′lerde televizyonun yaygınlaşmaya başlamasıyla İtalyan sineması bir gerileme sürecine girdi. Dünyaca tanınmış İtalyan film yönetmenleri arasında Vittorio De Sica, Federico Fellini, Sergio Leone, Pier Paolo Pasolini, Michelangelo Antonioni ve Dario Argento sayılabilir. Tatlı Hayat, İyi, Kötü ve Çirkin, Bisiklet Hırsızları gibi eski dönem İtalyan filmleri dünya sinemasında yer etmiş yapımlardır. Daha yakın geçmişte çekilen ve uluslararası düzeyde sükse yapan İtalyan filmleri arasında Roberto Benigni tarafından yönetilen Hayat Güzeldir ve Massimo Troisi’nin başrolünde oynadığı Postacı vardır.
İtalya’da yapılan popüler sporlar futbol, basketbol, voleybol, sutopu, eskrim, ragbi, bisiklet ve motor yarışları ile buz hokeyidir. (Çoğunlukla Milano, Trentino-Alto Adige ve Veneto bölgelerinde yapılır) Coğrafi koşulların elverişli olmasından dolayı kuzey bölgelerde en yaygın sporlar kış sporlarıdır. İtalyanlar kış sporları kategorilerinde yapılan yarışma ve karşılaşmalarda öne çıkmaktadırlar. İtalyan şehirlerinden Torino 2006 Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmıştır. İtalya’da spor türleri, çoğu zaman festivallerle birleştirilir. Bir tür at yarışı olan palio Palio di Siena festivalinde, gondol yarışları da her eylül ayının ilk pazar günü Venedik’te gerçekleşir. İtalya sporu Antik Roma’da gladyatör dövüşlerinin yapıldığı Kolezyum’dan, çağdaş Roma’da futbol kulüplerinin yarıştığı çağdaş Stadio Olimpico’ya varan uzun bir yol katetmiştir.
İtalya’da en çok oynanan spor türü futboldur. İtalyan futbolunun en üst ligi olan Serie A, yalnızca ülke içinde değil tüm dünyada ilgiyle izlenmektedir. İtalya Millî Takımı, bugüne dek kazanmış olduğu 4 FIFA Dünya Kupası ile dünyanın en başarılı ikinci takımıdır. İtalya Millî Takımı’nın kazandığı ilk dünya kupası 1934 yılındadır. Kriket de İtalya’da yeniden önem kazanmaya başlamış olan ve hızla popülerlik kazanan bir spor dalıdır. İtalya’da kriket sporu İtalya Kriket Federasyonu (İtalyanca: Federazione Cricket Italiana) tarafından düzenlenmektedir ve İtalyan Millî Kiriket Takımı dünya sıralamasında 27. sırada yer almaktadır.
İtalyan mutfağı dünyanın en zengin mutfaklarından biridir ve karakteristik özellikleriyle öne çıkmaktadır. İtalyan mutfağının geçmişi M.Ö. 4. yüzyıla kadar uzanmakla birlikte 18. yüzyılda Yeni Dünya keşifleriyle mutfaklara giren birtakım sebze ve meyveler sayesinde büyük bir değişime uğramıştır. İtalyan mutfağı bölgelere göre büyük farklılıklar gösterir. Sebze ve hamur işleri ağırlıktadır. Peynir ve şarap İtalyan mutfağının önemli ögeleri arasındadır. Geniş bir Kahve çeşitliğine sahip olan İtalyan mutfağında özellikle espresso önemli bir yer tutar. İtalyan mutfağının dünyaya mâl olmuş yemekleri arasında pizza, spagetti ve bazı makarnalar ile bunların kendilerine özgü sosları, risotto, parmesan peyniri, lazanya ve tiramisu sayılabilir.
Üyeler:
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0talyan
Tags: 2009, akım, alessandro volta, araba, arabalar, aristo, ataş, ateş, ATOM, aygıt, banka, bilim, bilim insanları, bisiklet, buluş, buluşlar, çalgılar, catlar, çevre, charles, denizaltı, düşünce, duy, edildi, edison, elektrik, elektronik, en büyük, enrico fermi, film, fizik, Frans, fransız, galile, galileo, galileo galilei, gaz, gıda, güneş, hayvanlar, helikopter, icat, icatlar, ışık, kamera, kapı, kek, keşif, Keşifler, ketıl, kimya, Leonardo Da Vinci, lokomotif, marconi, matematik, metre, mikroskop, motor, motorsiklet, mr, Mucitler, nobel ödüllü, ocak, okey, örgü, osmanlı, OTOMOBİL, oyun, para, pil, rad, radyo, resimleri, sandalye, sat, ses, silah, sinema, sıra, son 10 yıl, tele, televizyon, tiren, tren, Türk, uçak, üretim, yazı, yunancaİzolasyonlu kablolar arasındaki alternatif akım etkisini pratikte ilk dizayn eden William Stanley’ dir. İndüksiyon bobini adını verdiği ve transformatör’ün atası olan sistemle alternatif akımla ilgili çalışmalarına başlamıştır. Bugün kullanılan haliyle alternatif akım ilk olarak Nikola Tesla tarafından 1886 yılında laboratuar ortamında üretilmeye başlanmıştır. Tesla daha sonra patentini George Westinghouse’ a satmıştır. O yıllarda Lucien Gaulard, John Dixon Gibbs, Carl Wilhelm Siemens ve diğer bazı bilim adamlarıda, bu alanda çalışmalar yapmışlardır.
Endüstriyel amaçlı üç faz İngilizce: Three-phase AC elektrik akımı üreten ilk santral ise, 1893 yılında Almirian Decker tarafından Kaliforniya’ daki Mill Creek hidroelektrik santralinde kurulmuştur. Decker’ in tasarladığı sistem 10.000 volt ve 3 fazlı bir sistemdir. Bu gerilimi kullanan sistemler günümüzde hala motorlarda ve bazı nakil hatlarında bulunmaktadır.
Alternatif akım 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında geliştirilerek kullanılmaya başlanılmıştır.
via Alternatif akım – Vikipedi.
Tags: akım, alternatif akım, ataş, bilim, bilim adamları, elektrik, icat, icat et, motor, nikola tesl, sat, teslaLagari Hasan Çelebi (17. yüzyıl), efsaneye göre roketle dikey uçuşu başarıyla gerçekleştirmiş ilk insan olduğu kabul edilen bilgin.
Füzeciliğin atası olan ünlü Türk bilim adamı Lagari Hasan Çelebi[not 1], 17. yy’ın başlarında barut dolu haznesi bulunan bir basit hava roketi ile ilk kez havalanmayı başarmıştır. Uçuş 1633 yılında dönemin Osmanlı padişahı IV. Murat’ın kızının doğum günü kutlamalarında sergilenmiştir. Lagari Hasan Çelebi’nin yaklaşık 300 metre kadar havalandığı ve 20 saniye boyunca havada kaldığı ölçülmüştür. Kendisine bağlı bulunan kanatlar sayesinde boğaza oldukça yumuşak bir iniş yapmıştır. İlk önceleri sultan tarafından da desteklenen Hasan Çelebi, daha sonra ulemânın baskısı ile yargılanmış ve Kırım’a sürgüne[not 2] gönderilmiştir. İlginçtir ki modern anlamda ilk roket çalışmaları da bugün Kırım’ın içinde bulunduğu Ukrayna’da başlamıştır.
Kaynak: wikipedia.org
Tags: ataş, barut, bilim, Hasan Çelebi, metre, Mucitler, osmanlı, oyun, roket, Türk, türk mucit